Monday, 24 March 2008

Reklam Giyilir mi?

“ReklamGiy, öğrencilerin öğrencilik hayatlarını etkilemeksizin para kazanabilmelerinin en iyi yoludur...”

İşte herşey böyle başladı... =)

2003’ün sonları. 2003-2004 okul sezonu başlamış. Yani benim okuldaki son senem. 2 sene Rumeli Hisarı Konserleri’nde çalıştıktan sonra yapacak bişiler aranıyorum. O zamanlar, ortada olmayan bir işi yapabilecek, yaratabilecek bir gücümüz olduğunu bilmiyorum. Ama aranıyorum. Resmen ortalıkta aranıyorum. Ve belam beni buluyor!..

Bu arayışımın bilincinde olan kuzenim ICQ’da “bizim okulda bi çocuk var, değişik bi fikri var, istersen bi konuş" diyo. Bana ICQ numarasını veriyo. O zamanlar ICQ kullanılıyo...

Alıyorum numarayı, ekliyorum. Ve işte böylece M.Deniz OKTAR hayatıma giriyor! Fikri kuzenimden ilk duyduğumda “aa ne salak şey o öyle?” diyorum. Gülüyorum da! Sırf merakımdan ekliyorum Deniz’i. “Öğrencilerin tişörtlerine reklam mı alınırmış yav?”

Deniz’in yüksek ikna kabiliyetiyle ilk konuşmamızda tanışıyorum. Saçma bulduğum fikrinin esaslarını ve dayanaklarını duyunca çok hoşuma gidiyor. Sonunda aradığımı bulmuştum!

Deniz bana öğrencileri organize edebileceğimizi, zaten öğrencilerin her zaman üzerlerinde, giydikleri markanın reklamını taşıdıklarını, bunu yaparak okuldan hiç ayrılmadan para kazanabileceklerini anlatıyor. Firmaların, tanıtım yapmak için okula tonla para vereceklerine, öğrencilere destek olan ve öğrenciden-öğrenciye tanıtım yapan bir organizasyona neden sıcak bakabileceklerini açıklıyor.

“Tamam” diyorum. “Bunu bizim okula taşırım ben!” Cesarete gel!..

Ama bu cesaret doğal. O sıralar aslanlar gibi iki dayanağım var okulda. Biri en yakın arkadaşım Serçin YAZICI, diğeri de o sene bizim okulda 1. sınıfa başlayan ve benim gibi yeni birşeyler aramakta olan Burcu YONGACI. (ki zamanla en yakınlarımdan olacaktı kendisi...) Hep söylemişimdir: “Burcu’nun tüm o pozitif enerjisiyle bizim okula gelişi çok şeyi değiştirdi benim için ve ileride yapacaklarımız için...”

Bu arada ilk ICQ konuşmamızda Deniz beni kuzenimin erkek arkadaşı sanıyor, o yüzden ters ters cevaplar veriyor, "bizim okula taşırız bunu" dediğimde “yok biz büyümicez daha” falan diyor, çünkü aslında kendisi o sıralar kuzenime sarkıyor. =D

Böylece bir araya geldi ReklamGiy’in efsanevi dörtlüsü! (Tamamen objektif olmaya çalışıyorum. =P) Daha önce de bir çok kez dile getirdiğim üzere, işin sırrı bu dörtlüdeydi bana göre. Farklı yeteneklerde 4 kişi bir bütünü oluşturuyorlardı bir şekilde. Fikir babası ve daima radikal fikirlerin kaynağı Deniz canlısı, sosyalist tavırlarıyla öğrencilerin ve sosyal amacın koruyucusu ve organizasyon sorumlusu Fatih kişisi, müthiş insan kaynakları becerisi ve onu “devlet gibi hatun” diye tanımlamamıza sebep olan şaşırtıcı bağlantılarıyla Burcu hatun ve hiç kimsenin bulaşmak istemediği para konularında büyük patron olmayı başarabilen, “tüccar kafası var sende” dediğimiz Serçin insanı...

He bugün Deniz’e sorsanız “nasıl başladı bu hikaye?” diye, size benim milyonlarca kez duyduğum “Ben birgün tuvalette otururken...” diye başlayan bir hikaye anlatmaya başlayacaktır. =) Ondan da bahsedeyim:

Bu Deniz canlısı bir gün tuvalatte gazete okumaktadır ve "her Türk gibi" aklına müthiş bir fikir gelir! Bir fuarda tişörtünün meme kısmına denk gelen bir intel logosuyla tanıtım yapmakta olan mankeni görünce okulda tişörtüne reklam alabileceğini düşünür. O hışımla gerekli temizlikleri yaparak tuvaletten çıkar, tertemiz yıkadığı elleriyle aklına gelen tüm kondom, pet ve bira markalarına “Bana reklam vermek ister misiniz? Okulda çok tanınan karizmatik bir kişiyim.” tadında mailler atar. Elbette cevap alamaz. Sadece O.K. markası “Böyle bir atraksiyon düşünmüyoruz.” diyerek geri döner Deniz’e. Bunun üzerine Deniz hafif tonda küfürler mırıldanarak bir web sitesi yapar. 2-3 arkadaşıyla birlikte sanki bu işi ciddi ciddi yapan büyük bir gruplarmış izlenimi yaratmaktan da çekinmez. Bunun ardından Ankara Jazz Festivali ve Kap Ambalaj için, Koç Üniversitesi’nde 2 pilot çalışma gerçekleştirilir. Sonra devreye Fatih kişisi girer, olayın rengi değişir...

İlk iş çok gecikmeden gelir: Ruffles (Fritolay) toplantısından “bir toplantıda yapmamanız gereken 101 şey” başlıklı küçük bir kitap bile çıkabileceği için bu kısımları hızlı geçeceğim. Ancak karlı havada The Plaza Otel'in önünde buluşmamız, bizimle orada bekleyen bir kızı çekiştirmemiz ve kızın bizimle toplantıya gelecek olan Bilgi Üniversitesi organizatörü çıkması, Deniz’in gecikmesi, hep birlikte gecikmemiz, taksiye bindikten sonra Deniz’in adresi ve görüşeceğimiz kişilerin adlarını unuttuğunu “hatırlaması”, toplantıda bütçe olarak yaptığımız parmak hesabı ve Deniz’in konuşmanın ortasında kalkıp saçlarını açıp savurarak toplantıya devam etmesi atlanamaz detaylar arasında yer alabilir...

Fritolay için yapılan Ruffles Idealoji tanıtımı esnasında ReklamGiy’in kapsamı sadece 3 üniversitedir: Koç, İstanbul, Bilgi Üniversiteleri... Bu çabuk başarının ardından ekip dallanarak büyür. Basit hiyerarşik bir yapıda, adeta bir titan zinciri gibi genişler ReklamGiy. Böylece temel insan ağını kuran ReklamGiy, İstanbul’un bütün büyük üniversitelerinde vardır artık. Her kampüste bir Organizatör, altında ekibi ReklamGiyen’ler, üstünde ReklamGiy’in çekirdek kadrosu vardır. İşin temel taşı olan organizatörler özenle seçilir ve 8 aşamalı bir sınava tabi tutulurlar. Son aşamada 10 saniyede 200 broşür dağıtma, 3 ayrı reklamlı tişörtü 20 saniyede giyme, çıkarma ve katlama ve aletsiz 90 derecelik afiş asımı sınavlarını da veren adaylar ReklamGiy Organizatörü manasına gelen RGO adını alırlar. Biz de bunu karizmatik olsun diye “ar ci o” diye okuruz. =P

İlk işin ardından öğrenciler de ReklamGiy’in namını duyarak siteye akın eder. Sitedeki “Bizimle çalışmak ister misiniz?” kısmındaki başvuru formu 2 hafta içerisinde tarafımızdan kapatılmak zorunda kalır. Aynı zamanda gazete ve televizyonlar da ilgilerini eksik etmeyerek ReklamGiy’in PR gücünü gösterirler. NTV Ana Haber Bülteni’ni ciddi ciddi sunan iki spiker son haberde cıvıyarak “Sen hiç reklam giydin mi? Ben giymedim. Ama bak bu çocuklar reklam giyerek para kazanıyor.” şeklinde ReklamGiy’i sunarlar. Milliyet’e verilen bir röportajda Deniz’e yöneltilen “Herşeyin reklamını yapar mısınız?” sorusuna Deniz’in pat diye “Siz lafı prezervatife getirceksiniz, biliyorum.” deyişi, Fatih’in “Prezervatif reklamı yapmanın gofret reklamı yapmaktan ne farkı var? Hem prezervatif daha faydalı...” sözleri, Burcu’nun “Bu hayatta herşey var. Kimden neyi saklıyoruz?” demeci damgasını vurur...

ReklamGiy o günden sonra bir çok işe imza atar. Uygulamadaki farklılığının yanında sürekliliğini de kanıtlyarak Türkiye ve Dünya’da bir ilk olur! Efes One Love Festivali, Ruffles Idealoji, ETİ Popkek, BenQ, Alfa romeo, Business Week, Akare ve Educaturk Eğitim Fuarları tanıtımları en önemli referansları arasında sayılabilir.

Kurulduğu günden bu güne, yüzlerce farklı öğrenciye gelir sağlayan, 3 büyük şehirde 27 kampüse ulaşmayı başarmış, yaptığı işler küçük olsa da düşüncelerinin her zaman büyük olduğunu kanıtlamış bir organizasyon olan ReklamGiy halen aktivitelerini sürdürmekte ve öğrencilere para kazandırmaya devam etmektedir. İlk tanıtımından beri sürdürdüğü “gelen paranın %70’i öğrenciye gider arkadaşım” politikasından da ısrarla taviz vermemektedir. Ve tüm bunların yanı sıra, öğrencilerin bir işin altından, amatör ruh ve profesyönel anlayış ile kalkabileceğini de kanıtlamıştır.

Elbette tüm bu zaman içerisinde yüzlerce komik, garip, saçma, adil olmayan şey geldi başımıza. Ajansların sizi kullanma çabaları, bazen alınamayan işler, “fiyatınız çok düşük, bunu yükseltip gelin” diyerek geri çeviren şirketler, bunun üstüne bazılarının da “fiyatlar yüksek sanki bize” demesi, dillere destan ajans ve şirket toplantıları, ajansların anlamsız gaz verme çabaları, ilk defa NTV Ana Haber’le televizyona çıkmamız ve “televizyon gerçekten kilolu gösteriyo olum” yorumlarımız, ReklamGiy Mayadrom ofis zamanları, meşhur RGO toplaşkıları ve beyin fırtınaları, Deniz’in aşkları, gelir endeksine bağlı büyüyen göbeği, Fatih’in saçları, Burcu’nun kariyer adımları, Serçin’in mutluluğu uzak diyarlarda arayışı... Hepsi ayrı birer hikaye kendi çapında, belki de zaman içerisinde tarafımdan kaleme alınacak...

Eklemek istediğim birşey de, yarattığımız bu işle, özellikle Deniz ve benim, fikrin ne denli önemli ama bir o kadar da uçucu, kaçıcı, gidici birşey olduğunu anlamamız. Yalnız karşı taraftakilerin anlamadığı hep şu oldu: Biz gurur duyduk kendimizle. “Esinlenilen” her fikrimizle gurur duyduk ve dedik ki “Ulan birileri araklıyorsa bizde iş var demek ki?..” Ve bastık kahkahayı!. Biz bir kaç çocuktuk fikirleri olan. Varsa yararlanmak isteyen, yeterliydi sadece sormaları... Ama biz de büyüdük ve olgunlaştık sanırım bu sayede.

Tüm bu çabalarımız içerisinde en önemlisi, bizimle çalışan öğrencilerimiz için zıplama tahtası olduk hep. Gurur duyduk bu bağlantımızla. Elbette buraya isimlerini sığdıramayacağım yüzlerce isim var bizimle birlikte beyinlerini aynı masaya koyan. Kısaca onları ve şu an ne yaptıklarını yazacağım. Unuttuğum isimler varsa aşağıya yorum bırakabilir ve ben de böylece isimlerini ekledikten sonra kendilerinden özür dileyebilirim.

İşte emektarlar:

M. Deniz OKTAR. Koç Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü 3. sınıf Öğrencisi. Halen ReklamGiy'in başında. Değişik projelerle de ilgileniyor... (http://www.denizoktar.net/)

Fatih MISTAÇOĞLU. Nam-ı diğer sRGO. Mola verdi, ben gidiyorum dedi ve gitti. Şu an İngiltere’de... Blog falan tutuyo galiba?..

Burcu YONGACI. İstanbul Üniversitesi’nden mezun oldu. ReklamGiy’le ortak bir tanıtım yürütürken Youth Republic’le tanıştı. Şu an Youth Republic manevi ortağı. 24 yaşında direktör oldu bıdık...

Serçin YAZICI. ReklamGiy’le tanıtımlarını yaparken birden Akare Fuarları’nda tam zamanlı olarak çalışmaya başladı. Ardından yaptığı fuarlardan birinde iyi bir bağlantı buldu ve Canada’ya gitti. 2,5 senedir Vancouver’da. Homesense isimli büyük bir konsept mağazasında Görsel İletişim Koordinatoru olarak çalışıyor...

Burcu ÖZTÜRKLER. Youth Republic’te Marka Yöneticisi, global markalardan sorumlu. Aynı şirkette tanıştığı Cumhur’la evlilik hazırlıkları içerisindeler. =)

Bengü SELİN ve Okan KUZER. Bu örnek çift de kurcalayacak olursak ReklamGiy sayesinde tanıştı. =) ReklamGiy ve YouthRep’e uzun süre hizmet verdikten sonra Gordium adında bir organizasyon firması kurdular. Selim BAYINDIR önderliğinde güzel ve sanatsal işlere imza atmaktalar. Halen ReklamGiy’in organizasyon işlerini yürütmekteler... (http://www.gordium.org/)

Ercan ERSÖZ. İstanbul Üniversitesi mezunu. Emektar ReklamGiyici. Şu an Gordium’da Organizasyon Direktörü ve Kurucu Ortak...

Nilüfer GÜRTEKİN. Emektar RGO. Bahçeşehir Üniversitesi’ni bitirdikten sonra AKT (Akıllı Kart Teknolojileri) adlı bir firmaya girdi. Proje Satış Uzmanı olarak çalışıyor. (Burcu’larla aynı ofiste. )

Emine METE. Bahçeşehir Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği Bölümü son sınıf öğrencisi. 2006 döneminde (Fatih askerdeyken) organizasyon sorumlusu ve yönetici. Şu anda Erasmus’la ülke ülke geziyor...

Cihan ERGÜR. Doğuş Üniversitesi. Fikir RGO’su. Önce YouthRep’te Fikir Adamı olarak çalıştı, şu an ADR (Altıncı Duyu Reklamevi) de Proje Geliştirmeci olarak çalışıyor. United Plankton üyesi. Blog yazarı... (http://tech4men.blogspot.com/)

Alev ERTEM. Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Şu an The Hall Kültür ve Etkinlik Merkezi'nde PR ve Proje Asistanlığı yapmakta... (http://www.thehallistanbul.com/) (http://magnetistanbul.com/)

Burçin ŞUŞUT. Yavru RGO. Avusturya Lisesi'nden mezun oldu. Zamanında lise takımlarını oluşturmak üzere aramıza katıldı. Lise festivali 12-12 projemiz sponsor sorunları nedeniyle hayata geçememişse de bu konuda üstün bir çaba gösterdi ve toplantılarımızda varlığını hiç eksik etmedi. Şu an Yeditepe Üniversitesi'nde Endüstri Ürünleri Tasarımı okuyup, bi yandan da tasararak çalışıp para kazanmaktadır. Ayrıca böyle bi yazıda yer aldığına da çok sevindi...

Ve bugüne kadar bize ve fikirlerimize destek vermiş olan herkese teşekkürler. Saygı, sevgi ve patlıcan...

Biz bir kaç çocuktuk fikirleri olan. Varsa yararlanmak isteyen, yeterliydi sadece sormaları... Ama biz de büyüdük ve olgunlaştık sanırım bu sayede.

Dedik ki hep: “Ulan birileri araklıyorsa bizde iş var demek ki?..”

24.03.2008 / pazartesi / 11:42 / bilgisayar / çalışma odası / ev / mayfield

Monday, 17 March 2008

Askerliğe Dair: Sinekler Işığa Doğru Uçar

Başlarken: Bulutsuzluk Özlemi – Sözlerimi Geri Alamam
Alt kat, Kozaklı İlçe Jandarma Karakolu, Uzman Jandarma Çavuş Odası / Nevşehir
82. gün – 3 Mart 2006 – Cuma – Şafak: 75 – Saat 23:00 civarı

82. gün... İlk 80 iyiydi ama son 2 gündür biraz can çekişiyorum gibi. İçim sıkıntılı, asabiyet hat safhada. İş yapasım yok! Mıntıka temizliği yaptırmak, içtima hazırlamak, nöbetçi değiştirmek istemiyorum artık!.. Asabiyetim işime de yansıyor. Çavuş rütbesi ağır basıyor. Yanlış yapana basıyorum kalayı! Hiç bana göre değil...

Hergün aynı şeyi yapıyor olmanın verdiği mide bulantısı olmalı bunlar. Bugün 82, kaldı 75. 2,5 ay... Geçer mi? Geçmesine geçer de bu boşa giden vakit?..

MSN’de Çiğdem’le konuşuyordum dün. “Nasıl gidiyor?” dedi. “Vakit geçiyor mu?” Çok garipti verdiğim örnek:

“Hani” dedim, “arkası açık kamyonetler vardır eski model. Arkada kasa kasa meyve vardır. Zaman zaman ezik, çürük meyveler... Araba tüm hızıyla giderken o meyvelerin üzerinde uçuşan küçük sinekler olur...”

“Heh bildim ben onu!” diye lafımı kesti. Devam ettim:

İşte o sinekleriz biz. O meyvelerin etrafında dönenip duruyoruz. Araç hızla giderken üzerlerinde kalmaya çalışıyoruz, helak olup yoruluyoruz. Bunu neden yaptığımızı da tam olarak bilmiyoruz. Şartlanmışız sadece, pek bilinçli değiliz. O meyve kasaları askerlik, o eski kamyonet de zaman!

Zaman geçiyor mu kolay? Geçiyor! Sen istesen de istemesen de geçiyor. Sabah 6’da kalktıktan sonra 8’deki içtimaya nasıl yetiştiğini bilemiyorsun. Kamyonet hızla yola devam ediyor. O sinek şoföre daha hızlı gitmesini söylese birşey değişir mi sizce?

Kamyonet aynı hızla gidiyor. Einstein’a göre görecelidir zaman. Evet öyle. Eğitimde, karlar üstünde ayakta dikilirken çok çok yavaşlayabiliyor zaman ve uyuşan ayaklarınızdaki her bir karıncalanmayı tek tek hissedebileceğinizi sanabilirsiniz ama normal bir meşguliyetiniz varsa elinizde, zaman geçiyor. Kamyonet aynı hızla gidiyor ve o sırada sizin yaptıklarınız, kamyonetin gidişini ne derece hissedeceğinizi belirliyor.

Ne yapabilirsiniz? Kamyonet, meyveler ve sinekler. Yolun gerisine bakabilirsiniz. Ne kadar uzun bir yol aldığınız gerçeği genelde iyi geliyor.

Genelde bunun tam tersi yapılıyor. Kamyonetin ilerisine, varılacak noktaya bakılıyor. Askerde insanlar şafak sayıyor. Ben daha depresif birşey görmedim! Gaziantep’ten İstanbul’a yolculuk ediyorsunuz ve yola çıkar çıkmaz İstanbul’u görmeye çalışıyorsunuz ilerde. Boş çaba! Bir çokları varacakları noktayı görmekten çok uzak. Özellikle uzun dönem askerler... İleriye bakmak boş ve sinir bozucu bir çaba. Varış noktası yavaş yavaş görünmeye başladığında da tüm hızınızla gitmenize rağmen hiç yaklaşmıyor gibi gelmesi sizi boş ufuklara bakmaktan da beter ediyor.

Askerlikte birçok şey tam tersi. Hayatınızda hep ileriye bakın ama burada sadece sizi depresif kılıyor...

Çünkü burada birşey değişmiyor. Öyle bir sistem var ki, çarkları ayarlananın dışında hareket ettirmek imkansız. Kamyonetin üstündeki küçük sinekleriz; bir saat kulesinin içinde ne yapabilirsin ki?..

İleriye bakmak “daha çok var!” dedirtmekten başka bir işe yaramıyor. En iyisi bir meyvenin üzerine kon, arkaya dön, biraz ye, biraz izle. Zamanı geçtikçe görmek, geçmesini beklemekten daha iyi. (Hoş başka seçeneğin de yok ya...) Askerlik bu sebeple sivil hayatın tersi. Orada günü uzatmaya, yavaş geçmesini sağlamaya çalışırken, burada hızlandırmaya çalışıyorsun. O sebeple sivil hayatta ileriye bakıyoruz bence. Zaman öyle daha yavaş işliyor. Bir paketin gelmesi için pencerenin önünde beklediğinizi düşünün. Hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir bekleyiş...

Bu sinir bozukluğuyla oturup biraz yazayım ve bir yandan da kahvemi yudumlayayım dedim, olmadı. Yalnız kalamıyorsun burada. Her taraf sinek!

Sonunda oturabildiğimde kahvem yoktu ama hiç olmazsa müzik var biraz, Tarkan, Sezen, Bulutsuzluk Özlemi... Ahh MP3 çalarım olsa yanımda!..

Bu sinir bozukluğu ne kadar sürer bilmiyorum. Gerçi spor için çıktığımızda inanılmaz bir işaret gördüm bugün. Hafiften inanırım gökyüzünden gelen işaretlere. Ve bu gördüğüm en güzel gökkuşağıydı. Başı ve sonu olan tam bir yarım daire! Tüm renkleri seçilebiliyordu! Sabahtan beri yavaş yavaş bozan, ufak ufak yağmur atıştıran, geldim geleli ilk defa uçururcasına esen bir hava ve finalde gökkuşağı! Gerçekten anlamlı bir işaret benim için...

Bu karamsar yazı nereden çıktı? Çücnkü 80. günümde, geldiğimden beri kafamdan uzak tuttuğum soruların içeri girmesine izin verdim. En baba soru: “Benim burada ne işim var?”

Evimi, cafeyi, sokaklarımı özledim. Ailemi, arkadaşlarımı, köpeğimi özledim! Ve gerekli telkinleri veremeyince sistem çöktü. Gardım düştü...

Geldiğimden beri kendimi kandırdığımı bilsem de kandırmaya devam ediyordum; işe yarıyordu çünkü. Ama bir kere gerçeği görünce, aynı şey değil. Bu bir kandırmaca. Harcanan benim hayatım. Ben bir tutukluyum. Özgürlük uzak bir kavram...

Gene de bu kapıdan çıkıp gideceğim o güneşli mayıs sabahı, ayakta durmama yetecek kadar ışık saçıyor yolun ötesinde; zaman zaman görebiliyorum ileriye baktığımda. Geriye bakın dedim durdum yazı boyunca, kendimle çeliştim biliyorum ama napalım, doğamızda var: Sinekler ışığa doğru uçar!..

(2 yıl sonra yazıya ek: Bu yazı yazıldıktan kısa bir süre sonra dizimdeki rahatsızlık için yapılan tetkikler sonucu ameliyat olmak üzere hastaneye sevkedildim. Sanırım 95. günümde hastaneye yattım. 5 gün sonra ameliyat oldum ve ameliyattan 1 hafta sonra 60 günlük raporla evime gönderildim. Evime giderken birliğime uğrayarak personel astsubayı tarafından terhis edildim. Daha sonra karşıma 5 gün borç çıkaracaklarsa da askerliğim bitmişti. Gökkuşağı haklı çıkmıştı... O güneşli mayıs sabahına evimde uyanmıştım...)

ilk yazım: 03.mart.2006 / Nevşehir
düzenleme: 16.mart.2008 / 23:42 / pazar / çalışma odası / bilgisayar / Mayfield

resim 1: serkan altuniğne
resim 2: ?
resim 3: rainbow - skize@deviantart
resim 4: home - shanepeters@deviantart

Sunday, 9 March 2008

İngiltere Günlükleri - Mayfield: Başlangıç...

İlk izlenim: Nerede olursan ol, insan aynı insan!

Kelimenin tam anlamıyla aynı değil belki ama malzeme kesinlinkle aynı...

İlk haftamda “İngilizler soğuk olur” şeklinde bir saptamada bulunamadım açıkçası. Aslında çokça duyduğum bir söylemdi. 8-10 insanla tanıştım şimdiye kadar ve hepsi de gayet sıcakkanlı insanlar. Buradaki 2. günümde tanıştığım yan komşum Simon beni masa tenisi oynamaya evine bile davet etti ve 4. günümde güzel bi maç yaptık. Biraz paslanmışım ve yenildim...

Burada sokakta gördüğünüz insanlar size gülümseyerek günaydın diyorlar mesela. Tabii ki burası kendi kendine yetebilen ama gene de küçük bir kasaba. Londra’nın Liecester Meydanı’nda bu böyle değil ama birkahve dükkanına girdiğinizde gene de sıcaklar. Şimdilik bir haftadır Mayfield’dayım ve karar verdim, “İNSANLAR MUTLU!” “İşte” dedim, Gayri Safi Milli Hasıla yüksek olunca böyle oluyor!” İnsanların keyfı yerinde!

Ben hala alışmaya çalışıyorum ancak öyle dağlar kadar da bir fark yok ortada. Alışmaya çalıştığım şey ailemin, arkadaşlarımın ve sanırım Taksim’in burada olmayışı. Şuraya gelsin Taksim, gene evimin yarım saat uzağına, bütün arkadaşlarımı ikişer üçer şu harika, İngiliz mimarisine sahip, bayıldığım, dubleks, bahçe içindeki evlere yerleştireyim East Road boyunca... He bi de Boğaz’ı da buralara bi yere çekmek lazım; Bebek, Emirgan, “Arnavutköy”... Sora vapurlar... Yok olmıcak galiba? Hiç bi yer İstanbul gibi değil... =) Ama orayı İstanbul yapan benim arkadaşlarım, benim ailem, ilişkilerim, hatıralarım. Eğer onlar burada olursa çok harika bi yaşam sürebiliriz zannımca burada bir süre. Bunu daha rahat görebiliyorum şimdi. İstanbul'u İstanbul yapan biziz...

İstanbul yazıyı kendine çekmeye çalışıyo ama gene insan konusuna dönüyorum. =)

Bazı farklılıklarına rağmen insan aynı insan. Yok onların örf ve adetleriymiş de, farklıymışız da, anlaşamazmışız da, bizi hiç sevmezlermişde falan da filan! Geç arkadaşım! Elbette anlaşamadığımız zamanlar olmuştur, savaşmışızdır, dövüşmüşüzdür ama bence bunlar aşırı milliyetçi zırvalar sadece. Ha bence birileri o şekilde düşünmemiz için ayrıca çaba sarfediyo, o da ayrı bi mevzu...

İlk defa yurt dışında bulunuyorum ve burası ilk yer tanıdığım ve fikirlerim daha fazla yer gördükçe değişebilir ama Mayfield için konuşacak olursak, ekonomik durumun çok çok daha iyi olması dışında bizim Marmaris’in Hisarönü Köyü’nden çok bir farkı yok benim gözümde...

Ama doğa farklı! Evet gene ağaçlar, çimenler, çalılar falan ama bir şekilde farklı. Hissedebiliyorsunuz bunu. Yeşil geniş düzlükler, çok dallı, kısa ağaçlar... Tabii bir de insanların eklediği yapılar katkıda bulunuyor buna; o harika evler!..

Şöyle anlatmaya çalışayım: J.R.R. Tolkien (John Ronald Reuel Tolkien)’in yazdıklarının, Yüzüklerin Efendisi Serisi, Hobbit gibi hikayelerin buralardan köken aldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. (Eğer bu isimleri hiç bilmiyor ve bu kitapları hiç duymadıysanız bkz. "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.") Bazı noktalardan baktığınızda hikayedeki Hobbit Köyü Shire’da gezindiğinizi sanabiliyorsunuz. Çevre yemyeşil, kocaman çatılı evler sanki hobbitlerin yere oyulan evlerini andırıyor. Hiç bi ev tek başına yerden yükselmiyor çünkü. Yanında ağaçlar, eklenmiş başka binalar, garaj vs derken diğer bir ev geliyor. Evlerin kapıları, oymalar, bahçedeki heykelcikler...

Orman tarafında gezinirken de aynı esintiyi yakalıyorsunuz. Kargacık-burgacık dallı ağaçlar, sağa-sola uzanan patikalar, küçük bir dere...

Bir de oyun parkında çocuklar oynarken dikkatimi çekti. Mevsim kış olduğundan 3-4 yaşındaki çocukları kocaman mantolara sokarlar ya hani? Çocuğun kollar yanda istemsizce asılı kalır. Sora da çocuk oynarken sıcaklar ve yanakları kıpkırmızı olur. İşte alın size bildiğiniz cüce görüntüsü! =) Sağa-sola yalpalanarak koşuşturan, çok hareketli, kısa boylu insancıklar...

Şimdiye kadar okuduğum, izlediğim, kulaktan dolma edindiğim bilgilerin üzerine burayı eklediğiniz zaman, İngiltere’nin küçük bir kopyasında yaşadığımı söyleyebilirim. Mesela “hoşgeldin yemeği”m için gittiğimiz buranın en meşhur pub’ı The Middle House, ilk sahibine kral tarafından 15. yy’da verilmiş. Oldukça da geniş ve köklü bir tarihe sahip aynı zamanda Mayfield... (Aşağıda The Middle House'u görmektesiniz...)

Son olarak bir de yağmur. =)

Pat diye gelip pat diye gidebiliyor, evet. Yağmursever bir kişilik misiniz bilemiyorum ama ben öyleyim. Böyle olduğum için mi yoksa buraya özel mi seçemedim ama ben çok zevk aldım buradaki yağmurdan. Sonra düşündüm biraz. Şakır şakır yağmur yağarken, bir yerleri sel aldığı, delicesine bir trafiğin başladığı, istimlak dereleri düzgün yapılmadığı için zaten iki yakasını zor bir araya getiren insanların evlerini su bastığı, derelerin taşarak can aldığı haberlerini duyma olasılığınız azaldıkça, hele ki şu küresel ısınmanın eşiğinde daha bir zevk alabiliyorsunuz yağmurdan...

Fatih Mıstaçoğlu Mayfield/Londra’dan bildirdi... =P

/ 07.03.2008 / cuma / 13:53 / oda / cam kenarı / sandalye / defter

İşte bu da o cam kenarı... =)

fotoğraflar: fab

Tuesday, 26 February 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080226 (ananem)


  • Gece Şehremini Lisesi’nin sokağından evime yürürken geriden gelen sokak lambasının ışığı, kendi uzuuun gölgemi yere düşürürken yaklaşmakta olan sokak lambasının oluşturduğu kısa boylu gölge birden yanı başımda bitiverince “bu ne amk?!” diyerek yana sıçramam… Yani? Kendi gölgesinden korkan adam işte…

  • Geçen Met Üst yazmış. “Gençken Atamız da görsün diye sevgiliyle Taksim’de anıtın önünde buluşurduk” diye… Doğru valla! Eskiden buluşma noktaları Anıt yada AKM idi. Şimdi Burger King yada McDonalds’ın önü oldu. Ufaktan ufaktan bizim için çok önemli olan şeyleri yitiriyoruz da bir türlü uyanamıyoruz sanki…
  • Allah’ın sopası yok! Bi yerden eve dönüyorum. Kulağımda mp3 çalar. Placebo çalıyo. Tam da every me every you çalmakta. Ezan okunmaya başlamıştı. “Sağ kulağım açık, bişi olmaz” diyerek tek tarafı kopuk kulaklığımı tekrar taktım kulağıma. 2 adım attım. Kaldırımda park halindeki bir motorun yanından geçerken birden bire kulaklık hem kulağımdan, hem de cebimdeki mp3 çaların üstünden söküldü gitti. Bi döndüm arkamı, motorun direksiyonunda 2 tur atmış halde sarılı duruyor kulaklık. Elle yapsan bu kadar olur. İnceden de sallanıyo böyle, “bak buradayım” dercesine. Dönüp aldım kulaklığı, yola bi döndüm, karşımda caminin minaresi! Müezzin okuyor! “Tamam” dedim, “dinlemiyorum. Afedersin…” Kendi gölgemden korktuğum yer de bu kaldırımın hemen yol hizasıydı. O sokakta bişi var…
  • Şu beynini kenara çek biraz. Hiç bişi göremiyorum!..
  • Hepimizin isimleri var. Birbirinden farklı olsun diye soy isimlerimiz var. Gene de bizimle aynı isim ve soyisime sahip tonlarca insan var. Ama dünyadaki her e-posta adresi benzersiz. Ne acayip di mi? Teknoloji bize galip gelmiş gibi…
  • Benim ananem (anneanne) melek gibi bi insandı yaa! Öldükten sonra melek olmuş olabilir bence. En azından bizim departmandan (fani dünya) alım yaptılarsa kesin almışlardır onu diye düşünüyorum. Şimdi ben bunu yazarken beni izleyip “anam yavrum daaaa” şeklinde, meşhur sevme sözcüğüyle sesleniyordur bana. Hey gidi “17 benli Şadiye”! Sen “çok yaşa” e mi?.. (Şadiye Kaynak’a tüm sevgimle…)


  • Geçen cmylmz’a gittik. Espriler eski gösterisiyle %70 çakışıyordu ama gene de altımıza sıçayazdık gülmekten. Çıktıktan sonra dedim ki birkaç gün mizahi bir yaklaşım denemeyeyim. Ne yaparsan yap esinlenirmişsin gibi geliyo. E anam şov, şov diil ki! 3,5 saat! Bitti diye çıkıyosun, gidiyosun. Bünye içinde 1-2 hafta daha dönmeye devam ediyo kaset. Çok fena…
  • Şirketlerde kriz yönetimi diye bişey var. Nası yönetiliyo ki kriz? Yönetebiliyorsan neden kriz? Belli ki yönetemiyosun, bizi yiyosun. Çok kaotik…
  • Bir de Cem Yılmaz’ın “5 maddede Anadolu rock” diye bir öğretisi var. Dinlemeniz lazım! =D
  • Sizin hiç metronun yada otobüsün camından yansıyan güzeli keserken göz göze geldiğiniz oldu mu? Benim hiç olmadı…
  • İştahı bol olanlar! Yemek için yaşayanlar! Çok yemekten şikayetçi olanlar! Zayıflamak mı istiyorsunuz? Size bir tavsiyem var: Az ye biraz eşeğin evladı! Hadi bakalım. Çıkın şimdi mutfaktan… (Ata Demirer yazısından sonra gelmesi de çok acaip oldu hee. Tamamen ayrı yazılmış yazılar halbuse…)
  • Acıbadem kurabiyesi ve az şekerli sütlü neskafe. Off diyorum!.. (Ülen bi az ye diyosun, bi acıbadem kurabiyesi diyosunn! Tutarsız mısın nesin?!)
  • Asıl soru, “1 kilo pamuk mu daha pahalıdır, 1 kilo demir mi?” bence. Ona bakmak lazım. Yoksa önce düşmüş, sonra düşmüş sana ne?..
  • Geçen feysbuktaki süper duvarıma bir mesaj geldi. Türkiye’nin yeni tanıtım videosu eklenmiş mesaja ve mesaj şöyle:
“MUTLAKA İZLEYİN VE İZLETİN!!!!!!!!!!!
Herkese gonderin...gormeyen kalmasin!!
Turkiye`nin yeni tanitim videosu!
EXCELLENT!!!!”

İyi güzel hoş da… Madem böyle milliyetçi gibi, Türk damarı kabarmış bi halde mesaj atıyosun… Sondaki “excellent!” ne ola ki? Nesin şimdi sen? Ben bilmiyorum senin ne olduğunu. Bence sen de bilmiyorsun. İnan, bilmek de istemiyorum ben…

  • Yaşımız genç değil, geç hiç değil…
  • Bilinmeyeni gidip keşfetmek ve başının çaresine bakmak. Hayatın özü budur gibi geliyo bana…
  • Bu son 2 satırı ben daha önce yazmıştım. Yayınlamak bu güne nasipmiş. Londra'ya gidişimden bi kaç gün önce... =) İstanbul'a iyi bakın. Dönünce burayı çiçek gibi bulucamm!..
26.02.2008 / salı / 18:29 / ev / bilgisayar
/ placebo - taste in man

resim: fab

Sunday, 17 February 2008

Boktan bir muhabbet…

Gerçekten boktan bir muhabbet. Hazırsınız mı?..
  • Evet bugün size fablamaca’nın beyninden sesleniyoruz. Son aldığımız haberle ilgili buradaki halkın düşüncelerini soracağız. Mikrofonumuzu vatandaşa uzatıyoruz. Bakalım onlar ne düşünüyorlar bu konuyla ilgili. İşte kişiliklerden biri geliyor. “Merhaba. Kadınların da erkekler gibi günü birlik yada gün aşırı olmak üzere mütemadiyen sıçtıkları resmen açıklandı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?”

- Yok artık!
- Daha neler?!
- Yok öyle bişi!
- Valla mı?
- İnanmıyorum...
- Hepsi mi?..
- Yalannn söylüyorsunn! (kadir inanır modunda)
- Bana bunlarla gelmeyin!
- Beni bu safsatalarla kadınlardan soğutabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
- Kuyruklu yalan!
- Bu dünyanın çivisi çıkmış arkadaşım...
- Sıçmayanından kalmadı mı?
- Bari siz yapmayın!
- Peki o zaman...
- Bir gencin duygularıyla oynadığınızın farkında mısınız?
- İyi günler...
- Ben içten içe biliyordum aslında.
- Böyle bi söylenti vardı ama inanmak istememiştik…
- Şu hayatta bunu da gördüm ya!..
- Essah mı diyon?
- Oh mondiyö!
- Demek ki o delik?.. Tabii yaaa!
- Ama kokmuyordur onların…
- Zaten iyi insanın içinde kötü şey durmazmış…
- Hayıııııııııırrr!..

  • Yalnız mütemadiyen hepimiz sıçıyoruz, farkında mısınız? Sadece kimse bundan bahsetmiyor. Biz de kimseye kondurmuyoruz. Bak, ilk aklınıza gelen kişiyi sıçarken hayal edin şimdi. En yakın arkadaşınızı, sevgilinizi, falancanın babasını falan. Düşünün, düşünün. Çok acayip di mi? =P
  • Bi gece otobüs yolculuğundayım. Çok severim uzun yolları. Özellikle gece. Marmaris-İstanbul yolu. Mola verdik. İzmir Selçuk Varan Tesisleri. Tuvalete girdim ilk olarak, doğal fizyolojik ihtiyaçları karşılamak için (işeyeceğim yani). Bir tek ben varım, bir pisuarın önünde. Tuvalet boş. Biri girdi içeri. Ben pisuarda olduğum için arkamdan geçti, tuvalet kabinlerinden birine girdi. Ne yüz, ne kıyafet, hiç bişi görmedim. Genç-yaşlı? Hiç bilmiyorum. Ama 10 sn sonra dünyanın en mutlu adamları arasına bir yükseliş yaptığını biliyorum. Daha kapının kapandığı anda bir gök gürlemesi, bir rüzgar sesi, yağmur şapırtısı ki sorma gitsin! Tuvalete girdiğim ve yalnız olduğum o kısa an, fırtınadan önceki sessizlikmiş meğer. Patır patır, çatır çatır! Adamın bu çekinmez tavrı, rahatlığı, sesleri öksürük ve sifon sesiyle boğuntuya getirme basitliğine düşmeyen dürüst tavrı beni çok etkiledi! Açık açık belirtti adam: “Şehirler arası bir yolda, bir mola yerindeyiz. Ya sen, ya ben, muhtemelen ikimiz birden yolcuyuz. İkimiz de burada yaşamıyoruz. Birbirimizi hiç görmedik ve asla kim olduğumuzu bilemeyeceğiz. Oyunlara veya maskelere gerek yok. Neyse o! Senden bir şey saklama gereği duymuyorum…” Helal olsun be! Adamla öyle bir empati kurdum ki bir an, o gazı kendim çıkarmış kadar oldum. Adeta hafifledim, karnımın ağrısı varmış da geçmiş gibi oldu sanki. Hani gaz ağrın varsa dik yürüyemezsin de çıkarınca dimdik durursun o rahatlıkla. Aynen öyle dimdik çıktım tuvaletten. Bekleyip imza alsam mı dedim ama anın büyüsünü bozacağını düşündüğümden hemen vazgeçtim. Ama süzme mercimek çorbamı içmek için lokantaya doğru giderken çok takdir ettim, çok…
  • Son bir konu daha var. Arkadaşlarla falan beraberken bi yerlerde, mekanın tuvaletine gittiğinizde ve herhangi bir sebeple geç geldiğinizde hemen “sıçtı” etiketi yapıştırılıyo ya, gıcık oluyorum! Ya belki sıra var? Belki önümdeki sıçtı, onu bekledim! Hayır ben de sıçabilirim ama sıçmamışken de neden böyle bi etiket olsun ki yani üstümde? “Bu var ya buuu! Güzel bi tuvalet bulmayagörsün, hemen sıçar!” Ne alakası var arkadaşım? Saçıma bakıyorum belki ben? Saçımın arkasındaki anarşik topluluk gene ayaklanmış, az suyla onu düzeltmeye çalışıyorum belki? Sizin yüzünüzden aynada saçıma başıma bakamıyorum, doya doya kendimi süzemiyorum. “Şimdi sıçıyo derler” diye dönüyorum hemen. Ben size yapıyo muyum?!

Bu konuları açıklığa kavuşturduğumuz iyi oldu di mi? Ohhhh nası rahatladım... =) İyi haftalar millet!

17.02.2008 / pazar / 18:51 / ev / bilgisayar
/ dream tv
/ kupada su, hep su, daima su yaşasın su!

resim: fab

Friday, 8 February 2008

İstanbul'a Parçalanıyorum, Gözlerim Kapalı...

Evden çıkıp yürüyorum. Çok sevdiğim Başvekil Caddesi’ndeyim. Kulağımda mp3 çalarımın kulaklığı. Tori Amos’un sesi kulağımda. Çok güzel, çok duru… İçime işliyor sanki.
 
Yürüyorum. Bakkallar, caddenin demirbaşı kebapçılar, marketler geçiyorum. Kısacık yolu, 3 dakikada yıllarca yürüyorum sanki. Kulak zarıma gelen her nota darbesi, zamanı bi kat daha yavaşlatıyor. Sokak genişliyor sanki, ötesini görebiliyorum. Ama genişleme değil bu. Müzik zamanı yavaşlatıyor ve beni moleküllerime ayırıyor adeta! Her şeyle bir oluyorum yavaş yavaş. Duvarın, ağacın, yolun, geçen arabanın içine karışıyorum.
 
Parçalarıma ayrılıyorum yavaş yavaş. 3 dakikalık yolu yıllarca yürüyorum! Adımlarım arasında mevsimler geçiyor benim için ama insanlar akıp gidiyor yanlarımdan…

Parçalarım benden uzaklaşıyor, parçalandıklarından daha da yavaş. Tek bir bilinç ve ayrılan parçalar değilim o an. Her parçam bilinçli. Her parçam uzaklaştıkça farklı şeylere karışıyor ve ben hepsini hissediyorum. Milyonlarca gözüm var ve her şeyi görüyorum sanki. Parçalarım uzaklaşıyor benden, çok yoğundan, az yoğuna doğru. Diffüzyon olayı gerçekmiş diyorum kendi kendime…
Her yöne uzaklaşıyorum kendimden. Büyüdükçe büyüyorum. Bir parçam yanımdan hızla geçen kıza doğru gidiyor. Kızın yanağına yapışıyorum, kızın hızıyla. Kızın da bir parçasıyım artık, kendimin de. Bütün olmaya ilk defa bu kadar yakınım belki de, parçalarıma ayrılmış bu halimle.
 
Başka biri geçiyor yanımdan. Orta yaşlı bir adam. Bıyıklı. Kemal adı. 2 gündür traş da olmamış. Beyazlar var sakalları arasında. Beresinin altından saçında da beyazlar olduğunu görüyorum. Çok yıpranmış gibi görünüyor adam, bitkin. Yakası açık bi mont giymiş. İçinde giydiği hırkanın altından kareli gömleği görünüyor, mavi beyaz. Bir parçam bıyıklarının arasına giriyor savrulup. Gözlerimin önünde hatıralar beliriyor. Araba tamircisinde küçük bir çocuk görüyorum, üstü başı yağ içinde. Sonra bir delikanlı, inşaatın önünde çimento karıyor, elleri su toplamış kürekten. Düğün, ev, çocuklar… Adamın nasırlı ellerine baktığını görüyorum geçmişinde. Boş ellerine bakıyor. Aklından para geçiyor. Boş ellerine bakıyor ve ağlıyor. İnşaatın arkasında, saat sabah 6…

Başka bir parçam daha şanslı. Güzel bir kadına doğru savruluyor. Tam dudağına yapışacakken derin bir nefes alıyor kız, havayla birlikte ciğerlerinde buluyorum kendimi. Dışarıdan güzel olan görüntü burada o kadar güzel değil. Simsiyah her yer, zift ve katran. O çamurun içine yapışıp kalıyorum. Hisleri geliyor zihnime. Daha orta okuldayken, kızlar tuvaletinde sigara uzatıyor bir kız bana, yani ona. İçine çekiyor, öksürdükçe öksürüyor. Ciğerler isyanda… Bırakmak istediğini hissediyorum. Daha da içine girip bakıyorum, her seferinde başka bir darbe yemişiz. Evlilik vaadiyle kandırıp giden birisinin yüzünü görüyorum. Karalanmış tükenmez kalemle ama gene de bir göz bana doğru bakıyor, yani ona…

Tüm caddeye yayıldım neredeyse. Milyonlarım, milyarlarım…


Küçük bir çocuğun dizindeki yaraya yapışıyorum. Tüm gücümle iyileştirmeye çalışıyorum orayı. Her kan hücresini, her trombositi kendime çağırıyorum. Çok uğraşma diyor bana çocuğun parçaları. "Birazdan gene düşecek…" Dizden yukarıya bakıyorum çocuğa doğru, başı yukarıda, kendinden uzun her şeye baka baka, güle güle gidiyor yolda. Çocuk önüne bakmadığı için düşüyor ama önüne bakmadığı için mutlu. Başı ağır gelmiyor ona, hep havada. Büyükler o yüzden düşmüyor, çünkü kafaları yerden hiç kalkmıyor…

İşte güzel bir kız! İrademi zorlayıp ona doğru yöneliyorum. Güzel giyinmiş, mini etekli, fönlü saçlarını savura savura gelen bi dilber. Dekoltesini hedefliyorum ve rüzgar da niyetimi anlamış gibi yardım ediyor bana. Yumuşacık vadiye, tüy gibi yapışıyorum. Mis gibi kokuyor her yer. Sim de sürmüş kız dekoltesine. Her yanım parlıyor. Sanki yıldızlar arasında yatıyorum. Düşüncelerin gelmesini bekliyorum. Gelmiyor. Ben gidip ulaşmaya çalışıyorum, ulaşamıyorum. Sonra anlıyorum, boş yukarısı. Tüm çaba dışarıya harcanmış yıllarca, içerisi boş. Kızın dudağının kenarındaki masum olmayan gülümseme, mutluluk belirtisi. Mutlu o halinden. Cehalet en büyük saadetmiş meğer…

Milyonlarca parçam, yüzlerce kişiye yapışıyor o yürümesi yıllarca süren 3 dakikalık yolda. Yaşlı nine ve dedelerin takma dişlerine, hip-hopçı gibi giyinmiş bi çocuğun jöleli saçına, liseli bi kızın ekoseli eteğine, simitçinin kulağına, alternatif bi gencin uzun sakalına, el ele tutuştuğu sevglisinin rimelli kirpiğine ve siyah ojelerine yapışıyorum. Hepsini hissediyorum, hepsiyle bütünleşiyorum. Parçalarıma ayrılırken hiç olmadığım kadar bütünüm…

Herkes için hissettiğim milyonlarca, milyarlarca duygu düşünce var. Çok azı ortak. En çok dikkatimi çeken, hepsi kendisini ayrı sanıyor. Diğerleriyle alakasız sanıyor. Tek başına varolduğunu, varolabileceğini düşünüyor. Sokakta etrafında geçenlerin kim olduğunu umursamıyor, ilgilenmiyor. Herkesin birbiriyle bağıntılı olduğundan habersiz her biri… O yüzden yalnız her biri aslında. Herkesin derdi yalnızlık ve belki hiçbiri farkında değil bunun tam olarak.

3 dakikalık yolda yıllarca yürüyorum. Mevsimler geçiyor zihnimden, diğer insanlarla bütünleşirken. Tori Amos’un sesi bölüyor beni parçalarıma, bütünleştirmek için. Sesi duru, pürüzsüz, parlak… Büyük bir rüzgar geliyor. Rüzgar da bilinçli en az benim kadar. Tanrısal bir görevle, uzaklardan gelmiş benim için sanki. Döne döne savuruyor beni. Her şeye, herkese yapışıyorum hızla. Zihinleri akıyor zihnime. Onlar da hissetmeye başlıyor yavaş yavaş kendilerindeki değişikliği. Dışarıdan gelen ama hiç de yabancı olmayan o farklı bilinci. Bütün olmanın ne demek olduğunu, hayatın küçük ama asla önemsiz olmayan parçaları olduklarını görmeye başlıyorlar. Benim zihnim beliriyor zihinlerinde. Rüzgar arttıkça güçleniyor bağlantımız. Onlar da benim duyduğum müziği duyuyorlar artık, onlar da yavaşlamaya, o hızla parçalanmaya başlıyorlar. Rüzgar fırtınaya dönüşüyor, dünyayı kaplamak üzere yükselen ve…  

Birden bire kesiliyor her şey! Rüzgar duruyor. Rüzgar yok!

Kendimi sokağın ortasında buluyorum. Kulağımda mp3 çalarımın kulaklığı. Ama ses yok. Kaybettiklerimin korkusuyla uzanıyorum alete, ekranı kapalı, şarjım bitmiş! Başımı silkeliyorum neler olduğunu idrak edebilmek ve kendime gelebilmek için. Müziğin eksikliği ve kafamda geçenlerin belirsizliğiyle kafamı kaldırıyorum yürümek üzere ve dona kalıyorum o an. Tüm cadde duruyor. İnsanlar duruyor. Hepsi bana bakıyor. Hepsi beni görüyor. Hepsi beni hissediyor… ama müzik ve rüzgar yok…

Milyonlarca parçaya ayrıldım ve ilk defa bütündüm bu kadar. İlk defa tamamdım…

07.02.2008 / 18:21 / perşembe / ev / bilgisayar
/ tori amos – way down
/ kupada su, bol bol su…

resim: fab

Friday, 1 February 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080201 (forvırtma şu mailleri artık!)


  • Yol boşken bile kırmızı ışıkta bekleyen idealist toplum insanlarına bayılıyorum. Tutup öpesim geliyor! Saflarım benim. =)
  • Futbol bir tutkudur. Halı saha ise tutku ve geyiğin uygun oranlarda karışımı…
  • Geçen Altay Öktem köşesinde bahsediyordu. Dizüstü bilgisayar neymiş, dizin üstünde durmaz ki bilgisayar diye. Haklı! “dizüstü” dediğiniz bilgisayarı koyduğunuz yerden alın, kenara koyun. Aynı yere bi kızı oturdun. Nereye oturdu kız? “KUCAĞA!” Yaaa! Olsa olsa “kucak bilgisayarı” o. O da olmadı, “kucaküstü”! Daha aşağısı valla kurtarmaz…
  • Magazin programcıları! Sözüm size! Kimin eli kimin kötünde diye tepelerinde 10 kiloluk kameralarla kameramanları koşturcanıza bi işe yarayın ulan! İzleyen ev hanımları zevzekliklerinden, izleyen erkek bozmaları da “bir çıplak baldır görürüz” diye abazanlıklarından izliyo sizi. Utanmıonuz mu hiç? Alın size fikir: Feysbuk diye inliyo ortalık! Ünlüler de çıkıp çıkıp “Aaa ben girmedim hiç öyle bi siteye. Yalandan konuşuyo başkası benim yerime.” diyip duruyolar. Alın kameranızı, mikrofonunuzu, sorun cümle ünlü aleme. “Feysbuk’ta var mısın yok musun kardeşim sen?” diye. Yoksa açık açık söyler abi, abla. Meraklısına da, ünlüsüne de bi faydan dokunmuş olur. O deyyus da her kimse , konuşamaz bi daha kimseyle! (Onu da bi yakalarsam yedi sülalesini silkelicem hakkaten! Ne puştun evladıymışsın be? Adam gibi bi site bulduk, eşeğin kötüne su kaçırmasanız olmaz!) Magazin eblekleri! Bu size son ihtarım. Bi akıllanın artık yaaa! Yıllardır flaş flaş flaş! Şok şok şok! Şokacam hakkaten!
  • Dişlerimi yemekten hemen sonra fırçalamayı hiç sevmiyorum ama sevişmeden hemen önce fırçalamaya ÇILLLDIRIYORUMM!
  • La bi yorum yazın olum! Korkmayın bu kadar! Bakıyorum. Bi sürü giriş var siteye. Karalayın bişiler. “Ben buradaydım hacı!” yazın. Havalı olsun diye İngilizce yazın? “Falanca vaz hiyır…”
  • Beyin düz çalışır. Bir cümle çıkıyorsa dışarı, onu çağıran bir şey mutlaka vardır dışarıda…
  • Yaa bu forvırt meyilleri şimdi de feysbuk supırvoluna bulaştı! Saçma sapan şeyler geliyo! Yok “bu arkadaşlık çiçeği, umarım sen de bana gönderirsin” falan! Sen hiç bana gönderme, hepten sende kalsın çiçek! Salak mı ne? “Bunu 333 kişiye forvırt edersen vallahi şansın açılcak, koca bulcan, götüne talih kuşu koncak, kafana şans su aygırı düşcek!..” Bence insanlık tarihinin en tehlikeli virüslerinden biridir bu. Devlet olaya el koymalı! Forvırt meyilini forvırt ettiği anlaşılan kişiye 102 yıl ağır hapis cezası istemiyle dava açılsın!..

  • Bahane üretmeye başlamak, kaybetmenin yarısıdır…
  • Böyle biri, karşısındakine sinirlenip “Kes ulan! Ne zaman konuşacağımı sana mı sorcam?!” diye çıkışır ya? E bunu derken de karşı tarafa sormuş olmuyo mu? Çok saçmaymış hee! =)
  • Geçenlerde Smirnoff’un “Smirnoff Experience” kisvesi altında düzenlediği Russian Disco Parti vardı. Shantel diye bi dj çıkıyo vs. Organizasyon da bizim arkadaşlara ait. Verdiler davetiyeleri elimize, gittik. Davetiyelerde de ikişer tane içki kuponu var. Gece de Smirnoff’un olduğu için yer gök votka. Bizim kuponlar bitti. Organizatör arkadaşlarımdan Bedir’i buldum. Dedim “Davetiye var mı?” Gülümseyip “İçki mi alcaksınız?” dedi. Bi an gözünde şeytanı gördüm! Çıkarıp 5 tane davetiye verdi çantasından. Yani 10 adet içki kuponu… Gecenin sonu pek hayırlı olmadı tabi Yako ve benim için. =)
  • Radyonuzdan 102’yi ayarlayın. (Herkes biliyodur gerçi de) Radio Lounge 102. Harika bir kanal…
  • Geçen annem kuru patlıcan dolması yapmış gitmeden önce. Off diyorum. Sever misiniz?..
  • Geçen öyle skindirik bi tv programı izliyorum. Arada çok güzel bir söz söylediler, paylaşayım dedim: “Ön yargıları kırmak, atomun çekirdeğini kırmaktan daha zordur. – A. Einstein” Şu ön yargılı olmakla ilgili yazdığım “Beyaz Melek” yazısına cuk oturdu. Eyvallah Albi!
  • Ben yazılarımı mayalıyorum. Valla! Yazıyorum ben böyle. Sonra mayalansın diye etrafını sıcak havluyla falan sarıp bırakıyorum bilgisayarda. Sonra akşama yada ertesi gün açıp bakıyorum. Maya tutmuşsa okuduğunda güzel geliyor yazı. Tutmamışsa “aman ne saçmalamışım heee!” diyosun. Yazı mayalanmışsa, ver elini fablamaca…
  • Anadolu liseleri neden “Anadolu” lisesi?..
  • Çorap dediğin ayağı saracak arkadaş! Hani bazı çoraplar vardır, böyle bi bollaşır. Sümük gibi olur! Gene de hızla evden çıkarken çekmecede bir tek o kaldığı için giymek zorunda kalırız. Sonra botun içinde falan o çorap böyle aşağılara doğru kayar. Ayağınızın altında toplanır. Hatta bazen çorabın tüm goncu topuğun altına kadar iner, topuk ve ayakkabı arasındaki sürtüşmede tutunamadığı için. Bunu fark edersiniz. İşaret ve başparmak marifeti ile aşil tendonun kenarındaki boşluklardan faydalanarak botun içine girer, çorabı ustaca yakalar ve çekersiniz. Ayağınızın altına toplanan çorap yeniden dümdüz oluverir. İşte o an, harika bi an benim için! Yenilenmiş, yeni bir ayak sahibi olmuş, duştan yeni çıkmış gibi hissedersiniz. Aydınlanır, tazelenirsiniz. Bomba gibi dönersiniz yürüyüşe. Bir buçuk saattir tuttuğunuz 3 adet Arjantin bira yüzünden ucu ucuna eve yetişip tuvalete bir şelale, bir çağlayan misali patlamak da buna eştir benim gözümde…
  • Sizin hiç eski yada mevcut kız arkadaşınızın en yakın arkadaşından böyle ufak ufak hoşlanıp, “ulan belki ileride olur” diye gelecek planları yaptığınız oldu mu? Benim hiç olmadı…
  • Kafam t.şak gibi oldu… (Çapa’da bi evden…)
  • "İçimden" y.rrak kafası demek istiyorum! (2 saatlik çaba sonrası henüz projeyi kaydedemeden kilitlenen windows movie maker'a bu şekilde bağırdım... Ardından düzeldi ama! Akıllı ol Microsoft!)
  • Seks filmlerinde penis ve vajina gözüküyorsa porno, zaman zaman vajina uzaktan görülüyorsa erotik, sadece göğüs ve popo görülüyorsa show tv gece yarısı kuşağı mı oluyor?..
  • Liseli ve üniversiteli arkadaşlar! Sözüm size! Hani masa başında dersinizi çalışırken içinizden bir ses “şuraya biraz uzanayım da öyle daha rahat okurum” diyo ya? O yalan biliyonuz di mi? Uzanarak rahat “uyunur”; okunmaz… =)
  • Bu sene katıldığım 1 haftalık bir tekne turunda koçluk yaptığım çocuklarımdan biri olan Murat’la konuşuyoruz MSN’den. Çılgın bi çocuk zaten. 12-13 yaşında en sevdiği film God Father, deli Marlon Brando, Al Pacino taklidi yapıyo vs. Neyse okulundan bahsediyo bana. Başka sınıftan bi çocuk öğretmeninden tuvalete gitmek için izin almış, dalmış bunların sınıfa! Kızın birine çıkma teklif etmiş! =) Ben de dedim hoca herhalde aldı cetveli, çekti dayağı buna. Hoca kızmak için kalkarken gülmekten yere yıkıldı diye devam etti. Dedim o zaman filmlerdeki gibi tüm sınıf alkışladı ve alkışlar arasında öpüştüler. Hayır dedi. Kız hareket çekip “bok” demiş. =D Gerçek kesit olmuş o zaman bu dedim. Sonra devam etti. Çocuk aklına gelen her sapıklığı yapmış sonraki gün. Kızın önünde 31 bile çekmiş anlattığına göre. Sonra kız bunu dövmüş! Çocuk da utancından okula gelememiş ertesi gün.=D Yeni nesil alem yaa! Biz anca saçını falan çekiyoduk kızların. En uç aktivitemiz sıranın altından popoya kalem batırmaktı...
  • Eskiden “İstiklal Marşı’nı tersten okutmak” diye bir şey vardı, bilir misiniz? Orta okul ve liselerde… Erkekler iyi bilir! Yumurtaları mengeneye koymak diyim işte ben size. Türk gencinin icadı işte. İşkencesi bile milliyetçi! =D
  • Ocak da bitti şaka maka. 2008 tüm hızıyla kaptırdı gidiyo hani. Haydi görüşürük...
01.02.2008 / cuma / 02:04 / ev / bilgisayar
/ bardakta elma suyu - fıstık ezmeli ekmek
/ haybeden halı saha maçları vol.11'den hemen sonra...
resim: fab
Related Posts with Thumbnails