Showing posts with label istanbul. Show all posts
Showing posts with label istanbul. Show all posts

Sunday, 9 March 2008

İngiltere Günlükleri - Mayfield: Başlangıç...

İlk izlenim: Nerede olursan ol, insan aynı insan!

Kelimenin tam anlamıyla aynı değil belki ama malzeme kesinlinkle aynı...

İlk haftamda “İngilizler soğuk olur” şeklinde bir saptamada bulunamadım açıkçası. Aslında çokça duyduğum bir söylemdi. 8-10 insanla tanıştım şimdiye kadar ve hepsi de gayet sıcakkanlı insanlar. Buradaki 2. günümde tanıştığım yan komşum Simon beni masa tenisi oynamaya evine bile davet etti ve 4. günümde güzel bi maç yaptık. Biraz paslanmışım ve yenildim...

Burada sokakta gördüğünüz insanlar size gülümseyerek günaydın diyorlar mesela. Tabii ki burası kendi kendine yetebilen ama gene de küçük bir kasaba. Londra’nın Liecester Meydanı’nda bu böyle değil ama birkahve dükkanına girdiğinizde gene de sıcaklar. Şimdilik bir haftadır Mayfield’dayım ve karar verdim, “İNSANLAR MUTLU!” “İşte” dedim, Gayri Safi Milli Hasıla yüksek olunca böyle oluyor!” İnsanların keyfı yerinde!

Ben hala alışmaya çalışıyorum ancak öyle dağlar kadar da bir fark yok ortada. Alışmaya çalıştığım şey ailemin, arkadaşlarımın ve sanırım Taksim’in burada olmayışı. Şuraya gelsin Taksim, gene evimin yarım saat uzağına, bütün arkadaşlarımı ikişer üçer şu harika, İngiliz mimarisine sahip, bayıldığım, dubleks, bahçe içindeki evlere yerleştireyim East Road boyunca... He bi de Boğaz’ı da buralara bi yere çekmek lazım; Bebek, Emirgan, “Arnavutköy”... Sora vapurlar... Yok olmıcak galiba? Hiç bi yer İstanbul gibi değil... =) Ama orayı İstanbul yapan benim arkadaşlarım, benim ailem, ilişkilerim, hatıralarım. Eğer onlar burada olursa çok harika bi yaşam sürebiliriz zannımca burada bir süre. Bunu daha rahat görebiliyorum şimdi. İstanbul'u İstanbul yapan biziz...

İstanbul yazıyı kendine çekmeye çalışıyo ama gene insan konusuna dönüyorum. =)

Bazı farklılıklarına rağmen insan aynı insan. Yok onların örf ve adetleriymiş de, farklıymışız da, anlaşamazmışız da, bizi hiç sevmezlermişde falan da filan! Geç arkadaşım! Elbette anlaşamadığımız zamanlar olmuştur, savaşmışızdır, dövüşmüşüzdür ama bence bunlar aşırı milliyetçi zırvalar sadece. Ha bence birileri o şekilde düşünmemiz için ayrıca çaba sarfediyo, o da ayrı bi mevzu...

İlk defa yurt dışında bulunuyorum ve burası ilk yer tanıdığım ve fikirlerim daha fazla yer gördükçe değişebilir ama Mayfield için konuşacak olursak, ekonomik durumun çok çok daha iyi olması dışında bizim Marmaris’in Hisarönü Köyü’nden çok bir farkı yok benim gözümde...

Ama doğa farklı! Evet gene ağaçlar, çimenler, çalılar falan ama bir şekilde farklı. Hissedebiliyorsunuz bunu. Yeşil geniş düzlükler, çok dallı, kısa ağaçlar... Tabii bir de insanların eklediği yapılar katkıda bulunuyor buna; o harika evler!..

Şöyle anlatmaya çalışayım: J.R.R. Tolkien (John Ronald Reuel Tolkien)’in yazdıklarının, Yüzüklerin Efendisi Serisi, Hobbit gibi hikayelerin buralardan köken aldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. (Eğer bu isimleri hiç bilmiyor ve bu kitapları hiç duymadıysanız bkz. "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.") Bazı noktalardan baktığınızda hikayedeki Hobbit Köyü Shire’da gezindiğinizi sanabiliyorsunuz. Çevre yemyeşil, kocaman çatılı evler sanki hobbitlerin yere oyulan evlerini andırıyor. Hiç bi ev tek başına yerden yükselmiyor çünkü. Yanında ağaçlar, eklenmiş başka binalar, garaj vs derken diğer bir ev geliyor. Evlerin kapıları, oymalar, bahçedeki heykelcikler...

Orman tarafında gezinirken de aynı esintiyi yakalıyorsunuz. Kargacık-burgacık dallı ağaçlar, sağa-sola uzanan patikalar, küçük bir dere...

Bir de oyun parkında çocuklar oynarken dikkatimi çekti. Mevsim kış olduğundan 3-4 yaşındaki çocukları kocaman mantolara sokarlar ya hani? Çocuğun kollar yanda istemsizce asılı kalır. Sora da çocuk oynarken sıcaklar ve yanakları kıpkırmızı olur. İşte alın size bildiğiniz cüce görüntüsü! =) Sağa-sola yalpalanarak koşuşturan, çok hareketli, kısa boylu insancıklar...

Şimdiye kadar okuduğum, izlediğim, kulaktan dolma edindiğim bilgilerin üzerine burayı eklediğiniz zaman, İngiltere’nin küçük bir kopyasında yaşadığımı söyleyebilirim. Mesela “hoşgeldin yemeği”m için gittiğimiz buranın en meşhur pub’ı The Middle House, ilk sahibine kral tarafından 15. yy’da verilmiş. Oldukça da geniş ve köklü bir tarihe sahip aynı zamanda Mayfield... (Aşağıda The Middle House'u görmektesiniz...)

Son olarak bir de yağmur. =)

Pat diye gelip pat diye gidebiliyor, evet. Yağmursever bir kişilik misiniz bilemiyorum ama ben öyleyim. Böyle olduğum için mi yoksa buraya özel mi seçemedim ama ben çok zevk aldım buradaki yağmurdan. Sonra düşündüm biraz. Şakır şakır yağmur yağarken, bir yerleri sel aldığı, delicesine bir trafiğin başladığı, istimlak dereleri düzgün yapılmadığı için zaten iki yakasını zor bir araya getiren insanların evlerini su bastığı, derelerin taşarak can aldığı haberlerini duyma olasılığınız azaldıkça, hele ki şu küresel ısınmanın eşiğinde daha bir zevk alabiliyorsunuz yağmurdan...

Fatih Mıstaçoğlu Mayfield/Londra’dan bildirdi... =P

/ 07.03.2008 / cuma / 13:53 / oda / cam kenarı / sandalye / defter

İşte bu da o cam kenarı... =)

fotoğraflar: fab

Tuesday, 26 February 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080226 (ananem)


  • Gece Şehremini Lisesi’nin sokağından evime yürürken geriden gelen sokak lambasının ışığı, kendi uzuuun gölgemi yere düşürürken yaklaşmakta olan sokak lambasının oluşturduğu kısa boylu gölge birden yanı başımda bitiverince “bu ne amk?!” diyerek yana sıçramam… Yani? Kendi gölgesinden korkan adam işte…

  • Geçen Met Üst yazmış. “Gençken Atamız da görsün diye sevgiliyle Taksim’de anıtın önünde buluşurduk” diye… Doğru valla! Eskiden buluşma noktaları Anıt yada AKM idi. Şimdi Burger King yada McDonalds’ın önü oldu. Ufaktan ufaktan bizim için çok önemli olan şeyleri yitiriyoruz da bir türlü uyanamıyoruz sanki…
  • Allah’ın sopası yok! Bi yerden eve dönüyorum. Kulağımda mp3 çalar. Placebo çalıyo. Tam da every me every you çalmakta. Ezan okunmaya başlamıştı. “Sağ kulağım açık, bişi olmaz” diyerek tek tarafı kopuk kulaklığımı tekrar taktım kulağıma. 2 adım attım. Kaldırımda park halindeki bir motorun yanından geçerken birden bire kulaklık hem kulağımdan, hem de cebimdeki mp3 çaların üstünden söküldü gitti. Bi döndüm arkamı, motorun direksiyonunda 2 tur atmış halde sarılı duruyor kulaklık. Elle yapsan bu kadar olur. İnceden de sallanıyo böyle, “bak buradayım” dercesine. Dönüp aldım kulaklığı, yola bi döndüm, karşımda caminin minaresi! Müezzin okuyor! “Tamam” dedim, “dinlemiyorum. Afedersin…” Kendi gölgemden korktuğum yer de bu kaldırımın hemen yol hizasıydı. O sokakta bişi var…
  • Şu beynini kenara çek biraz. Hiç bişi göremiyorum!..
  • Hepimizin isimleri var. Birbirinden farklı olsun diye soy isimlerimiz var. Gene de bizimle aynı isim ve soyisime sahip tonlarca insan var. Ama dünyadaki her e-posta adresi benzersiz. Ne acayip di mi? Teknoloji bize galip gelmiş gibi…
  • Benim ananem (anneanne) melek gibi bi insandı yaa! Öldükten sonra melek olmuş olabilir bence. En azından bizim departmandan (fani dünya) alım yaptılarsa kesin almışlardır onu diye düşünüyorum. Şimdi ben bunu yazarken beni izleyip “anam yavrum daaaa” şeklinde, meşhur sevme sözcüğüyle sesleniyordur bana. Hey gidi “17 benli Şadiye”! Sen “çok yaşa” e mi?.. (Şadiye Kaynak’a tüm sevgimle…)


  • Geçen cmylmz’a gittik. Espriler eski gösterisiyle %70 çakışıyordu ama gene de altımıza sıçayazdık gülmekten. Çıktıktan sonra dedim ki birkaç gün mizahi bir yaklaşım denemeyeyim. Ne yaparsan yap esinlenirmişsin gibi geliyo. E anam şov, şov diil ki! 3,5 saat! Bitti diye çıkıyosun, gidiyosun. Bünye içinde 1-2 hafta daha dönmeye devam ediyo kaset. Çok fena…
  • Şirketlerde kriz yönetimi diye bişey var. Nası yönetiliyo ki kriz? Yönetebiliyorsan neden kriz? Belli ki yönetemiyosun, bizi yiyosun. Çok kaotik…
  • Bir de Cem Yılmaz’ın “5 maddede Anadolu rock” diye bir öğretisi var. Dinlemeniz lazım! =D
  • Sizin hiç metronun yada otobüsün camından yansıyan güzeli keserken göz göze geldiğiniz oldu mu? Benim hiç olmadı…
  • İştahı bol olanlar! Yemek için yaşayanlar! Çok yemekten şikayetçi olanlar! Zayıflamak mı istiyorsunuz? Size bir tavsiyem var: Az ye biraz eşeğin evladı! Hadi bakalım. Çıkın şimdi mutfaktan… (Ata Demirer yazısından sonra gelmesi de çok acaip oldu hee. Tamamen ayrı yazılmış yazılar halbuse…)
  • Acıbadem kurabiyesi ve az şekerli sütlü neskafe. Off diyorum!.. (Ülen bi az ye diyosun, bi acıbadem kurabiyesi diyosunn! Tutarsız mısın nesin?!)
  • Asıl soru, “1 kilo pamuk mu daha pahalıdır, 1 kilo demir mi?” bence. Ona bakmak lazım. Yoksa önce düşmüş, sonra düşmüş sana ne?..
  • Geçen feysbuktaki süper duvarıma bir mesaj geldi. Türkiye’nin yeni tanıtım videosu eklenmiş mesaja ve mesaj şöyle:
“MUTLAKA İZLEYİN VE İZLETİN!!!!!!!!!!!
Herkese gonderin...gormeyen kalmasin!!
Turkiye`nin yeni tanitim videosu!
EXCELLENT!!!!”

İyi güzel hoş da… Madem böyle milliyetçi gibi, Türk damarı kabarmış bi halde mesaj atıyosun… Sondaki “excellent!” ne ola ki? Nesin şimdi sen? Ben bilmiyorum senin ne olduğunu. Bence sen de bilmiyorsun. İnan, bilmek de istemiyorum ben…

  • Yaşımız genç değil, geç hiç değil…
  • Bilinmeyeni gidip keşfetmek ve başının çaresine bakmak. Hayatın özü budur gibi geliyo bana…
  • Bu son 2 satırı ben daha önce yazmıştım. Yayınlamak bu güne nasipmiş. Londra'ya gidişimden bi kaç gün önce... =) İstanbul'a iyi bakın. Dönünce burayı çiçek gibi bulucamm!..
26.02.2008 / salı / 18:29 / ev / bilgisayar
/ placebo - taste in man

resim: fab
Related Posts with Thumbnails