Showing posts with label futbol. Show all posts
Showing posts with label futbol. Show all posts

Wednesday, 2 July 2008

Futbol, Savaş, Testosteron

UEFA Euro 2008 Futbol Şampiyonası pazar akşamı sona erdi...

Şampiyon İspanya. En azından oyunuyla bunu hakeden bir ülke kupayı aldığı için mutluyum...

Türkiye, Rusya ile birlikte kupadaki en iyi takımlar arasında, İspanya (ve ne yazık ki) Almanya'nın arkasından 3. lüğü paylaşıyor. Burada konuştuğum her İngiliz'e söylediğim üzere: “Takımımla gurur duyuyorum!” Belki inanmayacaksınız ama burnu havada bildiğimiz İngilizler de çok takdir ediyorlar Türkiye'yi. Belki de kupa dışında kaldıkları için ilk defa bu kadar objektif bir gözle bakabiliyorlar.

Gel gör ki bu futbol. Top yuvarlak... Geçen yazıda Baran'dan gelen yorum çok güzeldi: “Futbol, 22 adamın bir topun peşinde koştuğu ve her zaman Almanlar'ın kazandığı bir oyundur!” Sinir bozucu bir gerçekti ama bu sefer tutmadı. Burada tüm İngilizler, “Almanya'ya karşı oynayan takımı" destekliyor. Zaten eski savaşlar yüzünden araları hep gergin olan bu iki ülke, futbolda da Almanlar'ın sürekli kendilerini penaltılarda yenmesinden dolayı birbirleriyle pek iyi geçinemiyor...

Savaş ve Futbol!

Ne kadar uzak gözüküyor değil mi? Futbol, spor, sportmenlik... Savaş, ölüm, gözyaşı...

Gerçekten de o kadar uzak mı?

Şöyle bir bakıyorum da... Yükselen milliyetçi duygular, olaylara objektif bakamayan bir çift göz, kavga eden sporcular, kavga eden taraftarlar...

Elbette sportmenlik tamamen kaybolmuş falan değil. Spordan sadece zevk alan insanlar da yok değil. Gene de başka bir gözle bakmayı deneyin bir an için. Tüm milletler, medenileşiyoruz. (Güya) Savaşları sona erdirmeye çalışıyoruz. Bu acaba “gerçekten” mümkün mü? Savaşları bitiremeyişimizin sebebi, kendimiz olabilir miyiz? Bütün bunlar, insan denen mahlukatın dünya üzerindeki yan etkilerinden biri olmasın sadece?..

1. ve 2. Dünya Savaşları, küreselleşmenin ilk belirtileriydi belki de. Artık bölgesel savaşlar yapılmıyor, uçakla denizler aşılıyor, gemilerle düşman kıyılarına çıkartmalar yapılıyordu. Gelişen teknoloji sayesinde uzak diyarlara seyahat ederken savaş ekipmanını da yanına alabiliyor, şekil almaya başlayan telekomünikasyon sayesinde uzaktaki birliklerle irtibat kurabiliyordun artık...

Düşününce, bir çocuğun eline bir oyuncak vermişsin de, ne zaman kırılacak diye sınırlarını deniyormuş gibi sanki. Özellikle iletişim ve ulaşım alanındaki ilk gelişmeler genellikle ordu kaynaklıydı. İlk uçak bulunduktan sonra “bununla yolcu taşırız” denmedi, “bununla asker taşırız” dendi... Demek istediğim, insan eline geçen herşeyle savaş yaratmak konusunda benzersiz bir canlı...

Demek ki, bir şekilde, insan savaşı hep kendisi yarattı. Sen benim arazimi aldın, sen benim karıma baktın... Sürekli bir bahane mevcuttu. Savaşmak insanın doğası gibi duruyor bu açıdan.

Roma İmparatorluğu, söylendiğine göre alabilecekleri her yeri aldıktan sonra halkın savaşsızlıktan baş gösteren sıkıntısını gidermek için Coliseum'u inşa edip gladyatör dövüşleri düzenlemeye başlamış...

İnsan dediğin, kan istiyor!

Duyduğum bir başka teoriye göre dünya üzerindeki erkek nüfusu çok yükseldiği zaman savaş baş gösteriyor, savaşla birlikte erkek nüfusu azalıyor, eninde sonunda her savaş bitiyor ve yeni bir süreç başlıyormuş. Bana mantıksız gelmedi.

Benim teorim şu: Dünyadaki tüm savaş ve şiddetin sorumlusu “testosteron”dur. Testosteron, erkeklik hormonu diye de bilinen bir vücut salgısıdır. Erkekte testislerde, kadında yumurtalıklarda üretilir. Ancak bu hormon erkeklerde kadınlara göre 30 kat daha fazla bulunur. Testosteron ergenlikle birlikte erkeklerde üstdüzey salgılanmaya başlar ve ses kalınlaşması, kıllanma gibi erkeksi fiziksel özelliklerin yanı sıra erkeklere özgü davranışların da kaynağıdır. Özetlemem gerekirse erkeğin şiddete yatkınlığı buradan gelmektedir. Bu açıdan baktığınızda testosteron üretimi normal düzeyde olan bir kral ile çok yüksek düzeyde olan bir kralın yönettikleri ülkeler büyük farklılık gösterebilir... Şiddet hormonu olarak da adlandırabiliriz bu hormonu bu durumda.

Yukarıdaki teoriyi benimkiyle birleştirecek olursak, erkek nüfusunun artması = testosteron miktarının artması olacağından, “dünya yüzünde testosteron seviyesi çok arttığında savaşlar patlak vermektedir” diyebiliriz...

Taş, sopa, mızrak, ok, kılıç, tüfek, top, tank, füze derken tüm tarih boyunca savaşan insanlık küresel savaşlar ardından biraz da olsa akıllanıp savaşa karşı bir zihniyet geliştirmiş olsa da halen savaş içerisinde olan bir çok bölge var dünya üzerinde. En “medeni” olan ülkeler (Avrupa ülkeleri, Amerika, belki bizi de katabilirim...) şu anda savaşmıyorlar. (Amerika'nın yediği haltlar bambaşka bir yazı konusu) Onlar, futbol oynuyorlar!

Amerika, Avrupa ve Asya'yı vuran dünya savaşlarına bakalım. 2. Dünya Savaşı 1945 yılında Almanlar'ın kaybetmesiyle biter. En azından artık anlamışlardır, savaş kötüdür.

Peki ya futbol? Kökeni çok eskilere dayansa da 1890'larda İngiltere'de şekil alan modern futbol, 1904 yılında FIFA'nın kurulmasıyla kesin kurallara bağlanmış; 1930'da ilk Dünya Kupası, 1956'da ilk Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, 1963 yılında ise Avrupa Kupa Galipleri Kupası düzenlenmeye başlanmıştır. Futbola asıl seyirci akını ise 1970'lerden sonra başlamış ve futbol dünyayı etkisi altına almıştır.

1. dünya ülkeleri savaşları geride bırakırken futbolda ciddi bir yükselme olmuştur. Elbette bu hiçbirşeyi kanıtlamaz ama insana “ortada bişiler dönüyo lan!” dedirtmekten de geri kalmaz... Futbol testosteronun yarattığı bir dünya harikasıdır! Savaşlar biterken bu boşluğu futbol doldurmuştur...

Futbolu ne kadar çok sevsem de, savaşmanın kendi doğalarının bir parçası olduğunu bilen/bilmeyen insan ırkının, tatmin etmeye çalıştıkları ilkel duygularının sonucu bu kadar yükseldiği aşikardır. “Fairplay” falan diyoruz, holiganlığa karşı çıkıyoruz, FIFA sert hareketlere karşı her sene daha büyük cezalar koyuyor ama her sene haberlerde en azından bir kaç defa “Bilmemnere stadında seyirciler birbirine girdi, hakem zorlukla kaçabildi.” şeklinde haberlere rastlıyoruz. Belli ki o anda staddaki testosteron miktarı tavan yapmıştır.

Örneğin, 1985'teki Liverpool – Juventus maçı sonrası çıkan olaylarda 33 futbolsever hayatını kaybetmiş, 1988'de Kamantu Stadı'nın çıkışları tıkandığı için 70 izleyici ölmüş, 1989'da da İngiltere Sheffield'da 95 izleyici güvenlik tellerine takılmış ve ezilerek can vermişlerdir. Testosteronun sebep olduğu temel vahşi duygularımızı futbolla tatmin etmeye çalışırken, holigan dediğimiz yaratıklar işin dozajını kaçırıp, ortalığı yeniden savaş alanına çevirmişlerdir...

Ayrıca genellikle kız nüfusunun futbola ilgisiz kalmasını da bu teoriyle açıklayabiliriz. Savaşmak, kazanmak, rekabet etmek gibi duyguları tetikleyen testosteron sonucu desteklediği takımla adeta bütünleşen bir erkek, bir kıza çok manasız gelebilir; çünkü aynı duyguları paylaşabilmesi için gerekli miktarda testosteron damarlarında dolaşmamaktadır. Buna bir de milli takımlar ve milliyetçi duygular eklenince coşagelim alır başını gider... Kızda tık yok!

Bir de sanki futbol insanları, neler döndüğünü biliyormuş gibi bir his uyandı içimde. Futbolcuların sahaya çıkarken taşıdıkları pankartlar her zaman ırkçılık, savaş, şiddet karşıtı. Sanki seyircilere “Neden burada olduğunuzu biliyoruz! Kendinize mukayyet olun!” der gibi...

Ha bunlara rağmen futbol kötü müdür? Elbette değildir. Ordularını savaştırmak yerine karşılıklı satranç oynamayı tercih eden iki kral misali, en azından acısız ve çok daha zevklidir. Söylemek istediğim, bu olan bitenler, bazı duyguları tatmin etmek için kurulmuş bir düzendir. Bu sayede futbol bu kadar yükselmiştir.

“Savaş kötüdür!” derken gözden kaçan bir gerçek, savaşı kimin çıkardığıdır. Savaşı kimin çıkardığına baktığında da asıl soru o densizin savaşı neden çıkardığıdır! Belki de tüm bunların bir kısır döngü içinde oluşu, bunların, insan denen mahlukatın dünya üzerindeki yan etkilerinden biri olduğunun kanıtıdır...

Her halükarda futbol iyidir de insan denen mahlukat ne ayaktır onu bilemiyorum...

IRKÇILIĞA HAYIR! (NO TO RACISM!)
SAVAŞA HAYIR! (NO TO WAR!)
TESTOSTERON DA BİR YERE KADAR!.. (çevirebilen varsa...)

01.07.2008 / salı / 22:46 / oda / masa / kucak üstü
/ portakal / üzüm / çikolata / muz / parasetamol / çikolatalı kahve
/ winamp / shouhcast radio / rockradio1 / scorpion - still loving you

Sunday, 30 December 2007

Karanlık Sokak

Karanlık sokak! Aslında o kadar da karanlık değil ama saat gece 03:00 civarı. Psikolojik olarak karanlık…
 
Topallayarak yürüyorum, cebimde günün hasılatı. Zaten zor günler, ya bu paranın başına bişi gelse?

- Onu korurum!

Sen mi? Nasıl?

- …

N’aparsın?

- Kaçarım!

Bu bacakla mı?..


Önceki akşam. Saat 22 civarı. Samatya sahili, halısaha.

3 haftadır rakipten oynuyorum. İlk haftaki inanılmaz performansım bu takıma transferimi sağlamıştı. Arkadaşlarıma karşı daha hırslı oynuyordum. Yolda gelene kadar arkadaşlarımın tahrikleri de durmuyor.

Ve dolunay! Bazen insanlara farklı şeyler verir dolunay. Güç, hırs… Kurt adam hikayelerinin doğuş noktası.

Dolunayın verdiği güç fazla geldi belki de bana? Rakip kale, sahanın tek giriş kapısının olduğu kenarda, caddeye ve tesislere yakın. Biz deniz tarafındayız. Sol tarafımda 2. bir ikiz halı saha. Sağ tarafımda ağaçlık ve uzayan sahil şeridi. Bi kaç kişi masayı kurmuş, içiyor… Dolunayın herkes için anlamı farklı…

Dolunay arkamda. Kulağıma bir şey fısıldamak isterse sol kulağıma yakın. Kaleyi cepheden gören bir noktaya, soldan sağa doğru atak yapıyorum. Topu sağ ayağımın dışıyla ortadaki boşluğa doğru çıkarıp, yıldırım gibi düşüyorum peşine. Artık ceza sahasının dışında, kalenin karşısındayım. Karşımda tek bir rakip, beni oyuna çağıran eski takım arkadaşım. En çok onlara göstermeliyim kendimi. Bomboş pozisyonda bizim forvet, sol kanat da boş…

Ama dolunay fısıldıyor kulağıma: “Şut çek! At golü!”

- Hayır!

“ŞUT ÇEK!”

Hırsım baskın. Bomboş pozisyona vermiyorum pası. Tüm gücümle asılıyorum topa. Hatta daha fazlası var sağ bacağımda. Gerilen sağ ayağım öne doğru fırlıyor ve top kaleye doğru ayağımdan ayrılırken, vuruşun gücüyle iki ayağım da havalanıyor yerden. Arkadaşımın baldırında patlıyor top, bari gol olsa…
Hemen arkasından sağ ayağımın üzerine iniyorum ve…

“TAK!” ediyor bir şey dizimin içinde! Kırılmaz kırılıyor. Tüm bu 2 saniyenin son çeğreğinde bağırarak yere yığılıyorum. Normal gücümün fazlasına, çok değil birkaç ay önce Uludağ’daki snowboard kazasında sakatlanan dizim dayanamamıştı…

Keşkeler halay çekiyor beynimde:

Keşke pas verseydim.
Keşke plase vursaydım.
Keşke topa bassaydım.
Keşke çalım atsaydım.

Keşke gol olsaydı… (Attığım en pahalı gol…)

Her halısaha sakatlığı gibi, önce inanmıyor insanlar. Şut kaçarsa sakatlandım ayağına yatar çünkü herkes. Bir çeşit yalancı çoban geleneği. 4. sınıf tıp öğrencisi 2 arkadaşım da yerden kaldırmaya çalışıyor. “Kalk bir şey yoktur. Bas üstüne.”

Diğer bir yaygın gelenek, sakatlanan kişinin kaleye geçmesi. Tekrar deniyorum dizimi, bu sefer kalede. Topa yükseliyorum, iniyorum… ve yerdeyim. Bu sefer ses biraz daha farklı “KATIRT!” Maçın sonu. Sadece maçın mı acaba?..

Gene psikolojik karanlık sokak. Kaçamazsın, dövüşemezsin. 

Paranoya alır yürür. Her kedi hırsız, her geçen gangster. Sanki Mordor’a giden yolda her an görülebilirim. Çaresizliği hissediyorum. Tadı moral bozuyor, acı ve ekşi…

Hep koştum ben. Güvenirdim bu özelliğime ama geçici olarak servis dışıyım.  

Bacağı kırıldığı için vurulan atı anlıyorum bir an. Çünkü at bunu ister…

Eve varıyorum. Kötülük aksayan bacağımı fark etmedi bu gece. Derhal iyileşmeliyim. Kötülükle savaşmak için değil, kendim için…

Doktor : Küçük bi yırtık, menisküs. Kendi geçer…
Ben : Ohh!

23.11.2005 / 01:43 / Çarşamba / ev / yatak

NOT 1: Aradan 14 ay geçmiş bu yazıyı yazalı. O gerzek doktorun aksine 1-2 hafta önce gittiğim Çapa Tıp Fakültesi’ndeki doktor: “Abicim ön çapraz bağı koparmışsın…”
Ben: “Hadi yaaa?!”

NOT 2: Bugün 25 ay olmuş. NOT 1’i yazdıktan sonra askere gittim. Sakatlığım orada da nüksetti çok geçmeden ve ameliyat oldum. Ameliyat olalı 21 ay geçmiş. Yeniden halı sahalardayım. Artık iyiyim. Sokak artık daha aydınlık…

30.12.2007 / 11:20 / Pazar / ev / bilgisayar
Related Posts with Thumbnails