Showing posts with label Hayata dair. Show all posts
Showing posts with label Hayata dair. Show all posts

Friday, 1 January 2010

Götümüz Açıkta Geziyoruz Anketi Sonuçlandı

(Results of the Survey of the Best of 'Over Exposed')

Biraz geç de olsa "Götümüz Açıkta Geziyoruz" fotoğraf dizisinin en iyilerini bulmak üzere düzenlediğimiz anket sonuçlarını açıklamaktan onur duymaktayım. (Although it's a little late, I'm honoured to present the results of the survey of the best of 'Over Exposed'.)


Bırakılan 9 yorumun ve anketimize gönderilen 24 oyun yardımlarıyla seçilen serinin en iyi 3 fotoğrafını tekrar beğeninize sunuyorum (Here the best 3 photographs of the collection according the votes):

Üçüncülük (3rd Place): 4 oyla %16'lık bir başarıya imza atan "Cam Güzeli" 6 numara!

(6)
13.07.2009 / 20:12 / Mount Pleasant Road, Tunbridge Wells - Otobüs durağının camdan duvarına "yaslanarak" otobüs bekleyen bir arkadaş.

İkincilik (2nd Place): 6 oy alarak, birinciliği burun farkıyla kaçıran "Tanga Güzeli" 8 numara!

(8)
20.08.2009 / 23:42 / Grassmarket, Edinburgh - Bar çıkışı birşeyler atıştıran bir çift.

Birincilik (1st Place): Son olarak 7 oyla tüm oyların %29'unu kazanan, "Çayır-Çimen Güzeli" 12 numara!

(12)
24.09.2009 / 16:29 / Hyde Park Corner, London - Şu çimenlere şöyle bi seriliverelim hele!

Gönül isterdi ki kendilerini bizzat ödüllendirelim, katılımlarını karşılıksız bırakmayalım ancak onlar sergimizin isimsiz kahramanları. Umuyorum ki hayat onları hakettikleri şekilde mükafatlandıracaktır. (I wish I had a chance to award our models but they're our anonymous heroes. I'm hoping that life will reward them as they deserve.)

İzleyen, oylayan, keyif alan, almayan herkese teşekkürler.
(Thanks to whoever watched, voted, enjoyed or even disliked.)

Thursday, 8 October 2009

Götümüz Açıkta Geziyoruz

Fablamaca'dan bomba gibi bir fotoğraf dizisi:
"Götümüz Açıkta Geziyoruz"
(Over Exposed)

(English readers! Follow this color!)

Yeni jenerasyonun gözdesi düşük bel pantolonların, içlerinde bulunan kişiler ayakta dururken sergiledikleri görsel başarılarının yanı sıra, 'genelde oturan' insanoğlunu ne gibi komik hallere düşürdüğünü gözler önüne seren, ironik bir çalışma "Götümüz Açıkta Geziyoruz".

(Dear English Readers. This is a photo collection which I call "Over Exposed". As you can see it tries to show people in some "funny" situations. But while it does that, it shows the irony between looking good, feeling comfortable and being "over exposed". It is a roughly observation on recent clothing habbits. It is for fun and we're hoping that you'll have as much fun as we did. Enjoy the collection and please go to the poll after watching the photos to vote for the best. The poll can be found in the top right corner of the page. Thanks!)

Fablamaca tarafında konuyla dalga geçiliyormuş gibi gözükse de olayın aslında ne kadar ciddi olduğunu, insanların iyi görünebilmek uğruna ne gibi komik hallere düştüklerini göstermek başından beri projenin temel amacı olmuştur. Burada karşıt olunan düşük bel pantolonlar değildir. Aslında karşı olunan bir durum da yoktur. Bu proje masum (!) bir gözlemdir ve izleyenlerin en az Fablamaca ekibinin keyif aldığı kadar keyif aldıklarını görmek tek hedeftir.

Bütün bunların yanı sıra durumun pantolonla sınırlı olmadığını gösteren örnek bir fotoğraf da serinin içinde görülebilir. Projenin ilk fotoğrafının çekildiği 28 Şubat 2009 tarihinden bu yana yaptığımız gözlemde insanların çoğunlukla bu durumdan zevk aldıkları, "çatal"ın gösterilmesinin kişinin kendisini seksi yada ona yakın bir mertebede hissetmesine sebep olduğu görülmüştür. Siz de fotoğrafları izlerken kişilerin nasıl bu duruma farketmeden (!) düştüklerini sorgulayabilir, kendinize "seksi görünüp görünmediklerini" sorabilirsiniz.

Ayrıca fotoğrafların altında 1'den 14'e kadar numaraları bulunmakta. Fotoğrafları izledikten sonra sağ üst köşedeki anket edevatından yararlanarak fotoğrafları oylayabilir, en başarılı "pozisyonu" seçmeme yardımcı olabilirsiniz!

(Fotoğraflara tıkladığınızda onları orjinal büyüklüklerinde, "tüm ayrıntılarıyla" görebilirsiniz.)
(Click on the pictures to display them in original size to see "all details".)


İYİ SEYİRLER!

GÖTÜMÜZ AÇIKTA GEZİYORUZ
(OVER EXPOSED)

(1)
28.02.2009 / 16:45 / Buckhingam Sarayı - Seriyi başlatan özel bir fotoğraf.

Fotoğrafçı: fab

(2)
16.04.2009 / 16:10 / Aberystwyth Sahili - Fotoğraf çekerken fotoğraflanan bir arkadaşımız. Benim de değişik açılardan fotoğraf çekme derdindeyken bu tip pozlar verdiğim aşikar.
Fotoğrafçı: fab

(3)
22.06.2009 / 14:05 / Court Meadow, Mayfield - Spor Günü'nde çocuklarının performansını izleyen bir ebeveyn.
Fotoğrafçı: fab

(4)
25.06.2009 / 13:42 / Calverley Park, Tunbridge Wells - Öğle saati piknik.
Fotoğrafçı: fab


(5)
27.06.2009 / 15:48 / Brighton
Fotoğrafçı: Kasia


(6)
13.07.2009 / 20:12 / Mount Pleasant Road, Tunbridge Wells - Otobüs durağının camdan duvarına "yaslanarak" otobüs bekleyen bir arkadaş.
Fotoğrafçı: fab


(7)
19.07.2009 / 14:45 / Calverley Park, Tunbridge Wells - Festivalin tadını çıkarmak.
Fotoğrafçı: fab

(8)
20.08.2009 / 23:42 / Grassmarket, Edinburgh - Bar çıkışı birşeyler atıştıran bir çift.
Fotoğrafçı: fab

(9)
24.08.2009 / 15:14 / Queen Street Tren İstasyonu, Glasgow - Kara tren gecikir, belki hiç gelmez...
Fotoğrafçı: fab

(10)
09.09.2009 / 14:43 / Buckhingam Sarayı, Londra - Başladığın noktaya dönmek.
Fotoğrafçı: Kasia

(11)
09.09.2009 / 14:43 / Buckhingam Sarayı, Londra - Başladığın noktaya dönmek.
Fotoğrafçı: Kasia

(12)
24.09.2009 / 16:29 / Hyde Park Corner, London - Şu çimenlere şöyle bi seriliverelim hele!
Fotoğrafçı: fab


(13)
18.07.2009 / 18:19 / Rye - Bu çatalı tanıdınız mı?
Fotoğrafçı: Kasia

(14)
18.07.2009 / 18:28 / Rye - Peki ya bunu?
Fotoğrafçı: Kasia

Bilmiyorum farkettiniz mi ancak son iki fotoğrafın başrol oyuncusu benim. Bu haliyle çalışma aynı zamanda bir özeleştiridir. Kendi kendine "bu ne hal lan?" deme durumudur. Çuvaldızı sağda solda batırırken de kendimize iğneyi batırmamış değilizdir. Biz de aynı haltı yemekte, derdimizin ne olduğunu anlayamamaktayızdır. Gene de düşük bel pantolonlar bizim canımızdır, bu değişmeyecektir.

Ayrıca "özel katkıları" için de Kasia'ya teşekkürü (!) bir borç bilirim.


Umarım siz de bizim kadar eğlendiniz. Biz çok eğlendik bunu hazırlarken. Öyle böyle değil!

Bu projeyi daha ilerilere de taşıyabilmek mümkün! Sizin de bu tip fotoğraflarınız varsa elinizde, bana gönderebilirsiniz. Adınızı altına yazıp, teşekkürlerimle yayınlarım; bundan da onur duyarım! Proje, yeni fotoğraflar eklendikçe devam edecektir.

Anketi doldurmayı unutmayın. Birden fazla fotoğrafı oylayabilirsiniz!!

Okuyan, izleyen, katılan herkese teşekkürler.
(Thanks for reading, watching, contributing.)

Tuesday, 27 May 2008

Aynı Anda Benim Ülkemde...

Bölük pörçük rüyalarımdan biri gene. Kayda değer olanlar hep böyle oluyor; kesik kesik, görüntü karlı...

Bir kadın var. Tam bir kadın figürü. Koyu renk dalgalı uzun saçları, dolgun dudakları, iri göğüsleri var. Bir temsilci bu kadın. Sanki insanlığın temsilcisi. Sanki her anında karşıdan bir rüzgar esip saçlarını havalandırıyor; her hareketi, bir uçurumun kenarında gözlerini ufka dikmiş de öyle konuşuyormuş gibi bir hava barındırıyor. Hayran olunası...

Bir şeyler olmuş... Bir şeyler olmuş ve bitmiş. Artık çok geç! Kafasında harika fikirler olduğunu ama artık herşey için çok geç olduğunu söylüyor. İnsanlık için fikirler...

...

Aynı anda benim Ülkemde:

Türban kavgası bir türlü bitmeyen ülkemde insanlar bir bez parçası yüzünden üniversitelere giremiyor, girenler rahat edemiyor ya da rahat vermiyor. Millet vekilleri kendileri için yasalar çıkarttırıyor, hükümet medyayı satın alıyor, medya insanları savaş için gaza getiriyor, aynı medya devrimci, kemalist, aydın yazarları işinden ediyor... Ülke, "medya" ile "aydın doğan" kelimelerini sözlükte eş anlamlı hale getirmeye hazırlanıyor. Solun kalesi olması gereken partinin başına adamın biri çöreklenmiş, ısrarla gitmiyor! Tersanelerde işçiler telef oluyor ve önlem olarak "Baş" bakan, "en az 3 çocuk doğurun" diye sayıklıyor...

Aynı anda başka bir yerlerde:

İsrailliler, Filistinli çocukların, Amerikalılar, Iraklı çocukların canına kıyıyor. Bu arada Vatikan, "dünyada kötülükler arttı" diyerek şeytan çıkarma ordusu kuruyor ve Amerika "her nedense" ülkeme füze kalkanı kurdurmak ve Mehmetçik'i Afganistan'da savaştırmak istiyor!..

Gene benim Ülkemde:

Aynı hükümet orman arazilerini telef edip, otel, fabrika kurmak peşinde! Bir üniversite öğrencisi "Aziz Nesin" kitapları okuduğu için "ülkücü" öğrenciler tarafından dövülürken, başka bir grup üniversiteli öğrenci, "aynı ülküye sahip" kişiler tarafından silahlı saldırıya uğruyor. Çok doğudakiler, az doğudakilere karşı kışkırtılıyor, ikisinin de "doğuda" olduğu unutturuluyor...

...

Hikaye bir yerlerden tanıdık geliyor bana. Kabul etsek de, etmesek de iki noktanın etrafında dönüyor bu olaylar. Karşılıklı iki kulenin başının altından çıkıyor. Birinde kötülüklerin asıl efendisi, diğerinde güce tapınan hizmetkarlar oturuyor. Batıdaki bu iki kule, gözünü doğuya dikmiş, başka bir şey görmüyor! Yolunun üzerinde bir ülke var. Çok defa denenmiş, tarih sahnesinden bir türlü silinememiş bir ülke. Hep dost gözükülen ama arkasından tonla iş çevrilen bir ülke. Yıllarca "hasta adam" denilen ama bir türlü ölmeyen bir ülke...

Ama kötülük zeki, karanlık derin. Güçle yok edemediğini, zekanla alt edeceksin! Dışarıdan ezemediğini, içeriden çökerteceksin!

Önce başa, bir dediğini iki etmeyecek bir adam koyacaksın. Yönetimi kademe kademe ele geçireceksin. İnsanların zihnindeki eski ve güçlü kahramanı yok etmek için resimlerini kaldırtacak, takipçisi yazarları işten attıracaksın. Zaten "O" olmayaydı, çoktan halletmiştik buraları!

İnsanlar bu yaptıklarını farketmesin diye önlerine daha basit olaylar koyacaksın. Asırlardır beraber yaşayanları birbirine düşüreceksin. Asırlardır kullanılan baş örtüsünü kavga sebebi kılacaksın! Zaman senin dostun; insanlar unutacak. İnsanlar ölecek, insanlar köleleşecek!

Karanlık bastırır, ordular güçlenir, düşmanın bütün kaleleri zaptedilirken sana boyun eğmeyen herkes bir bir düşecek! Sadece bu kadar da değil. Planlar daha da büyük! Ormanlar yok edilir, yerine fabrikalar kurulur, dünya sanayi ateşiyle kavrulurken sıcaklık giderek artacak, buzullar eriyecek! Aptallar, yıllarca göremediler asıl planını!..

...

Mordor, Isengard, orklar, Uruk-Hai'ler, Rohan, Minas Trith ve insanlar! Bu sefer elfler yok! Vardılarsa bile çoktan gitmişler. Yardım eden cüceler yok! Tüm kötülükleri bitirecek, yok edilmesi gereken bir yüzük ve fedakar hobbitler de yok! Sadece İnsanlar var! Kafaları karışık, ne yapacaklarını bilemeyen İnsanlar... Yardım gelmeyecek! "Yüzüklerin Efendisi" sadece bir film mi acaba? Tolkien, hikayesine sadece zamanının dünyasını katmakla kalmamış...

Peki batıdaki kötülük? Gözünü doğuya dikmiş olan kötülük! Nedir derdi?! Ne olacak sonra? Tüm dünyayı ele geçirse, ne olacak sonra? Kimin için çalışıyor o "puşt"?! Fani değil belli ki derdi; dünyayı yönetiyor işte basbayağı! Daha ne alacak?

Öteki dünya mı derdi? Bu yüzden mi ölen çocuklar hep Müslüman?! Türk, Kürt, Iraklı, Filistinli, Afgan... İsa'dan madalya mı bekliyor bu pezevenk?! Eğer gerçekten Cennet varsa, Muhammed ve İsa omuz omuza bekliyorlardır o "puşt"u kapıda!

...

"Artık çok geç!" diyor. "Çok güzel olabilirdi herşey ama artık çok geç..."

Bir sürü ülke sayıyor doğudan ve batıdan, elbette adlarını hatırlayamadığım. Onları bir araya getirmekten bahsediyor, saçları rüzgarda savrulurken. Bilirsiniz, rüyalarda sözcüklerden çok hisler vardır. Gerçekten inanıyorum O'na. Gerçekten biliyorum o anda; olabilirdi anlattıkları. İnanıyorum!

Ama O "Artık çok geç..." diyor. Silikleşiyor, silik rüyamın içinde. Giderken planı da söküp alıyor sanki kafamın içinden...

Gitti!..


27.05.2007 / salı / 01:27 / mayfield / ev / oda / kucak üstü
/ jem - they

resim 1: fab
resim 2: fab (manipülasyon)
resim 3: fab

Tuesday, 26 February 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080226 (ananem)


  • Gece Şehremini Lisesi’nin sokağından evime yürürken geriden gelen sokak lambasının ışığı, kendi uzuuun gölgemi yere düşürürken yaklaşmakta olan sokak lambasının oluşturduğu kısa boylu gölge birden yanı başımda bitiverince “bu ne amk?!” diyerek yana sıçramam… Yani? Kendi gölgesinden korkan adam işte…

  • Geçen Met Üst yazmış. “Gençken Atamız da görsün diye sevgiliyle Taksim’de anıtın önünde buluşurduk” diye… Doğru valla! Eskiden buluşma noktaları Anıt yada AKM idi. Şimdi Burger King yada McDonalds’ın önü oldu. Ufaktan ufaktan bizim için çok önemli olan şeyleri yitiriyoruz da bir türlü uyanamıyoruz sanki…
  • Allah’ın sopası yok! Bi yerden eve dönüyorum. Kulağımda mp3 çalar. Placebo çalıyo. Tam da every me every you çalmakta. Ezan okunmaya başlamıştı. “Sağ kulağım açık, bişi olmaz” diyerek tek tarafı kopuk kulaklığımı tekrar taktım kulağıma. 2 adım attım. Kaldırımda park halindeki bir motorun yanından geçerken birden bire kulaklık hem kulağımdan, hem de cebimdeki mp3 çaların üstünden söküldü gitti. Bi döndüm arkamı, motorun direksiyonunda 2 tur atmış halde sarılı duruyor kulaklık. Elle yapsan bu kadar olur. İnceden de sallanıyo böyle, “bak buradayım” dercesine. Dönüp aldım kulaklığı, yola bi döndüm, karşımda caminin minaresi! Müezzin okuyor! “Tamam” dedim, “dinlemiyorum. Afedersin…” Kendi gölgemden korktuğum yer de bu kaldırımın hemen yol hizasıydı. O sokakta bişi var…
  • Şu beynini kenara çek biraz. Hiç bişi göremiyorum!..
  • Hepimizin isimleri var. Birbirinden farklı olsun diye soy isimlerimiz var. Gene de bizimle aynı isim ve soyisime sahip tonlarca insan var. Ama dünyadaki her e-posta adresi benzersiz. Ne acayip di mi? Teknoloji bize galip gelmiş gibi…
  • Benim ananem (anneanne) melek gibi bi insandı yaa! Öldükten sonra melek olmuş olabilir bence. En azından bizim departmandan (fani dünya) alım yaptılarsa kesin almışlardır onu diye düşünüyorum. Şimdi ben bunu yazarken beni izleyip “anam yavrum daaaa” şeklinde, meşhur sevme sözcüğüyle sesleniyordur bana. Hey gidi “17 benli Şadiye”! Sen “çok yaşa” e mi?.. (Şadiye Kaynak’a tüm sevgimle…)


  • Geçen cmylmz’a gittik. Espriler eski gösterisiyle %70 çakışıyordu ama gene de altımıza sıçayazdık gülmekten. Çıktıktan sonra dedim ki birkaç gün mizahi bir yaklaşım denemeyeyim. Ne yaparsan yap esinlenirmişsin gibi geliyo. E anam şov, şov diil ki! 3,5 saat! Bitti diye çıkıyosun, gidiyosun. Bünye içinde 1-2 hafta daha dönmeye devam ediyo kaset. Çok fena…
  • Şirketlerde kriz yönetimi diye bişey var. Nası yönetiliyo ki kriz? Yönetebiliyorsan neden kriz? Belli ki yönetemiyosun, bizi yiyosun. Çok kaotik…
  • Bir de Cem Yılmaz’ın “5 maddede Anadolu rock” diye bir öğretisi var. Dinlemeniz lazım! =D
  • Sizin hiç metronun yada otobüsün camından yansıyan güzeli keserken göz göze geldiğiniz oldu mu? Benim hiç olmadı…
  • İştahı bol olanlar! Yemek için yaşayanlar! Çok yemekten şikayetçi olanlar! Zayıflamak mı istiyorsunuz? Size bir tavsiyem var: Az ye biraz eşeğin evladı! Hadi bakalım. Çıkın şimdi mutfaktan… (Ata Demirer yazısından sonra gelmesi de çok acaip oldu hee. Tamamen ayrı yazılmış yazılar halbuse…)
  • Acıbadem kurabiyesi ve az şekerli sütlü neskafe. Off diyorum!.. (Ülen bi az ye diyosun, bi acıbadem kurabiyesi diyosunn! Tutarsız mısın nesin?!)
  • Asıl soru, “1 kilo pamuk mu daha pahalıdır, 1 kilo demir mi?” bence. Ona bakmak lazım. Yoksa önce düşmüş, sonra düşmüş sana ne?..
  • Geçen feysbuktaki süper duvarıma bir mesaj geldi. Türkiye’nin yeni tanıtım videosu eklenmiş mesaja ve mesaj şöyle:
“MUTLAKA İZLEYİN VE İZLETİN!!!!!!!!!!!
Herkese gonderin...gormeyen kalmasin!!
Turkiye`nin yeni tanitim videosu!
EXCELLENT!!!!”

İyi güzel hoş da… Madem böyle milliyetçi gibi, Türk damarı kabarmış bi halde mesaj atıyosun… Sondaki “excellent!” ne ola ki? Nesin şimdi sen? Ben bilmiyorum senin ne olduğunu. Bence sen de bilmiyorsun. İnan, bilmek de istemiyorum ben…

  • Yaşımız genç değil, geç hiç değil…
  • Bilinmeyeni gidip keşfetmek ve başının çaresine bakmak. Hayatın özü budur gibi geliyo bana…
  • Bu son 2 satırı ben daha önce yazmıştım. Yayınlamak bu güne nasipmiş. Londra'ya gidişimden bi kaç gün önce... =) İstanbul'a iyi bakın. Dönünce burayı çiçek gibi bulucamm!..
26.02.2008 / salı / 18:29 / ev / bilgisayar
/ placebo - taste in man

resim: fab

Saturday, 15 December 2007

Akla Düşen Düşünceler No: 20071215


  • Geçen aklıma düştü. Biz erkekler kıllarımızı kestikten sonra (tıraş olduk vs.) o kıllar es kaza lavaboda falan kalırsa “Iğğğyyy iğreennçç!” oluyo kızlar için. Ama onlar vücudumuzdayken bizi öpüp okşuyolar. Demek ki iğrençlik, kılların kesilmesinde…
  • Ben lise müdürü olsam, okul formasını havalı bi takım elbise yaparım. Siyah mesela. Gömleği de siyah yaparım (Hem kir belli etmez.) Kravatı da mor ince kravat yaparım. Arma falan yok. Zaten forma benzersiz, ne gerek var? Hatta kravat, şimdi şu, liselilerin çok sevdiği kareli kravatlardan olsun. Herkes seve seve giyerdi, forma sorunu ortadan kalkardı. (Bizim iğrenç yeşil bir ceketimiz vardı mesela… İhsan Mermerci Lisesi.) Üstüne yaka düğmesini açık bırakıp, kravatı çok sarkıtmadan açma izni verirdim. Zaten çok sıkı olunca yaka kiri oluyo leş gibi! Bi de derslerde ceket çıkarmak, gömleğin kollarını kıvırmak serbest. Nasıl olsa dinlemiyolar olum! Hiç olmazsa kuralları ben koydum derim. Hocaya yarancam diye illa yakasını sıkı sıkı ilikleyen inek öğrenciye de sözlüden sıfır! Hayatı öğrensin biraz denyo!..
  • Geçenlerde Beşiktaş’ta bi kafede otururken, önümüzden omzunda kedi olan bi adam geçti. Öyle yavru falan değil, bildiğin kocaman, gürbüz bir kediydi… (Hayır abi, kahve içiyordum tabii ki! Ne içicem gündüz gözüne?!)
  • Uzun süredir sürdürdüğüm araştırmanın sonucunu açıklıyorum: Son dönemde bir kişiye online olarak ulaşmanın en hızlı yolu poktur! (Bkz. facebook – “poke”) MSN falan hikaye yani. Telefonumu açmayan adam, anında “pok mi bek” yapıyo… Manyak mıyız neyiz?..
  • Omzunda kediyle adam geçince şöyle bi ampul yandı kafamın derinliklerinde. Hani filmlerde, masallarda deniz korsanlarının omzunda papağanı olur ya? Belki karada da böyle bir konsept var? Adam kara korsanı belki? Korsan sidi falan satıyo. Olamaz mı ki?..
  • Feysbuk, sürekli olarak görüşmek istemediğiniz ama bi gün görüşebiliriz dediğiniz insancıkları, size belli bir mesafede tutmanıza yarayan, harika bişidir. Gayet bariz, akıllı bi insan evladının ürünüdür.
  • Ben penguen, uykusuz falan okuyom ya? İşte ben böyle dergiyi okurken illa sırayla okumak zorunda hissediyorum kendimi. Mesela favori köşe “Sandık İçi” fakat o upuzuuuun “Bebek Kafası”nı bitirmeden katiyen geçemiyorum Sandık İçi’ne. (Vedat’çığım. Bebek Kafası’nı sevmediğimden değil de, mesela Bostancı-Taksim dolmuşununda hoplaya zıplaya, minimum ışıkta ilerlerken, Sandık İçi’nin resimlerine bakıp bakıp gülmek daha mantıklı sanki di mi abicim?) Sırayı bozarsam, diğerine haksızlık gibi geliyor. Yanlışlıkla falan diğer sayfayı açarsam gözümü kaçırıyorum. Çok fena…
  • Bi kaç hafta önce de cebime kedi girdi! Ya valla bak! (Hayır bişi içmiodum abi! Ne içicem? Siz de beni iyice alkolik yaptınız! Az önce adamın omzunda kedi gördüm dedim, ona da aynı muameleyi yaptınız! Dur anlatıyorum…) Çapa Tıp Fakültesi içindeki basket sahasına gittik. Basket oynuyoruz. Bi arkadaşımı gördüm üniversiteden. Biraz laflayalım dedik. Hava da epey bi soğuk. Bi kedi yanaştı yanımıza. Sırnaştı sırnaştı. Sonra da kapişonlu sıvetimin önündeki cebe girdi kedi. Baya da kocaman bişi. Kafayı da diğer taraftan çıkardı. Ben böyle sırnaşık, böyle pişkin bişi görmedim. Cebimden zor çıkardım! Bi daa gidersem pantolonun cebine girmeye kalkacak diye korkuyorum...
  • O değil de, insanlık alemi beni hak edecek ne yaptı, onu çok merak ediyorum…
  • Bir asosyal, bir yako ve bir fab, bir Bolulu Hasan Usta’da oturuyorlarmış. Fab, kalkmak üzere olan asocial’a “Yarın ki olay çok çetrefilli. Satranç taşlarını dizer gibi diziyorum herkesi. Eğer piyona ihtiyacım olursa seni de çağırırım.” demiş. Asocial da “Saol be! Bari fil olsaydım. Uygunum da yani.” diye cevap vermiş. Hikayenin bilge kişisi konumundaki yako, olaya noktayı koymuş: “Bir fil asla vezir olamaz ama bir piyon olabilir.” Yaaaaa!..
  • Sizin Alpler'de gezen şirin Heidi’niz büyüdü de ne haltlar karıştırıyo bi bilseniz!.. (Ben bunu öylesine yazdım. Yazdıktan belki 2 hafta sonra aşağıdaki videoya denk geldim. Tamamen bağımsızlar birbirilerinden. Yorum sizin…)


  • Size hiç herhangi bir yerde yürürken, tam yolun diğer tarafına geçeceğiniz sırada karşıdan gelen kızı/erkeği görüp, kesişmek için yumuşak bir hareketle mevcut yolunuza döndüğünüz oldu mu? Bana hiç olmadı...
  • Otobüste yanımda oturan abiye: “Abi bitirdiysen çevireyim sayfayı. Daha Yiğit’le Ersin var…”
  • Ankara gri, İzmir sarı, İstanbul ise mavi ve yeşilin belirli oranlarda karışımı. Kazdağları da yeşilden bok rengine geçirilmeye çalışılıyor…
  • Başka köşe yazılarını okurken, tam benim kaleme alacağım tarzda bir konu bulup, konuyu da güzelce işlemiş bir yazar çıktığında gıcık oluyorum, ifrit oluyorum! (İfrit ne ola ki?) Niye benim aklıma gelmedi diye yakasına yapışıyorum kendi benliğimin… (TDK’ya baktım. İfrit olmak: çok öfkelenmek, çok kızmak. Yaaa!..)
  • Yaa bak! Okudunuz da fena mı oldu? İleride ben meşhur olunca “Biz onu daha meşhur olmadan okuyoduk akıllım!” diye hava yapcanız cümle aleme…
  • Daha çok şey var akla düşen ama bu haftalık bu kadar. Sonra “uzun oluyo, okuyamıyoz, bik bik bik…” yapıyonuz. Ama tadı damağınızda kaldı di miiii? =D

15.12.2007 / Cumartesi / 22:30 / ev / bilgisayar
/ oasis – lyla

resim: fab

Tuesday, 11 December 2007

Göt Göte İki Adam


Dip dibe ne farklı hayatlar yaşanıyor farkında mısınız?

5 gün içerisinde hava alanında aynı kapıdan çıkan Orta Asyalı doktorlar, İskandinav dilberler, uzak doğulu turistler, Türk aktör ve aktrisler, askerden gelen oğlunu hasretle sarılarak karşılayan Elazığ’lı aileler, tekerlekli sandalye, oksijen tüpü ve sağlık görevlisi eşliğinde uçaktan inen yaşlı insanlar, karısını, çocuğunu, sevgilisini, annesini, halasını, amcasını, metresini, yasak aşkını ya da sadece annesini, babasını bekleyen binlerce farklı insan gördüm. Binlerce farklı insanın, kendine ait binlerce farklı hikayesi, o binlerce farklı hikayenin içinde binlerce farklı insan daha vardı. Varyasyonların sınırı, ucu, sonu yoktu…

Ardından Swiss Otel’e geldim ve daha başka bir dünya ile karşılaştım. Her türlü farklı iş için, farklı farklı cafcaflı kıyafetler giymiş çalışanlar ve onların hizmet ettikleri belli ki varlıklı insanlar ve hepsinden bağımsız ve alakasız ben, bir aradayız…

Tam “dünya gerçekten küçük ve oldukça sıkışık bir gezegen” diyecekken, dün akşam “Norveç”teki maçlarını izlediğim “Türk” Milli Futbol Takımı otele giriş yaptı. Fatih Terim, Oğuz Çetin, Metin Tekin, Haluk Ulusoy, Volkan, Rüştü, Gökdeniz… Ya Dünya gerçekten küçük ya da daha fazla üremeyelim diye şimdiden öyle bir imaj yaratıyor gözümüzde ve bunu daha çok insan fark edebilsin diye de beni kullanıyor…

Hepsi birbirinden farklı milyarlarca insan, yüzlerce millet, binlerce farklı tabaka ve sosyal statüden birey, “koskoca” dünyada “dip dibe” yaşıyoruz. Birbirimizin çok ayrık ve farklı dünyalardan olduğu yanılsamasına düşmüş, hepimizin bir bütünün parçası olduğumuzu göremiyoruz. Belki de sırf bu yüzden terörle uğraşıyor, silahlar üretiyor, satıyor, satın alıyor, savaşlar veriyoruz. Gerçeği görmemizi engelleyen, gözlerimizin önündeki perdeler: Farklı bakış açıları…

Kalabalığın içinde sırt sırta gelmiş iki adam. Biri kuzeye, biri güneye bakıyor diye birbirilerini farklı sanıyorlar. Halbuki götleri birbirine değiyor…

Ve ben tüm bunları kafamda toparlamaya çalışırken, hiç tercihim olmadığı halde takım elbiseyle Swiss Otel’in lobisinde oturmuş son transferimi bekliyorum ve sol kulağımdaki tek tarafı kopmuş mp3 oynatıcımın kulaklığında çalan Starsailor’dan Poor Misguided Fool’un rock ezgileriyle ritm tutarken, sağ kulağımı geniş lobinin diğer ucundaki kızıl saçlı hatunun çaldığı piyanonun tiz sesi dolduruyor.

Ve “Suriyeli” doktor Hossein Mustafa, “Türk” olan benimle “İngilizce” konuşuyor…

18.11.2007 / 19:16 / pazar / swiss otel bosphorus / lobi / defter
/ starsailor - poor misguided fool

resim: fab

Tuesday, 30 October 2007

Uzak Kapının Bulanık Bekçisi

Rüya ve gerçek hayat, aynı manzaranın farklı odaklarla çekilmiş iki farklı kopyasından başka birşey değiller aslında.

Rüya, fotoğrafın odağı çok derinlere ayarlanmış kopyası; hayat ise manzarada yakınlarda görülen ve rahatlıkla seçilebilen nesnelere odaklanmış hali. Biz genellikle gündelik hayatımıza odaklıyoruz kendimizi ve yakındaki nesnelerle alakalıyız daha çok ancak bir fotoğrafın anlam kazanabilmesi için, arka fondaki derinlik hissi, olmazsa olmaz bir ihtiyaç. Kendimizi adapte ettiğimiz gündelik hayatımızda rüyalar, resmin arkasında kalan bulanık bir bölge sadece. Ama manzara çok derin ve engin. biz seçemesek de çok çok büyük mekanları fotoğraflıyoruz aslında. Bu nedenledir ki bilinçli düşünebildiğimiz uyanık saatlerde rüyalar bize çok bulanık, puslu ve abzürt gelir. Bunun sebebi gün içerisinde odağı derinlere kaydıramamamız ve netleştirilemeyen bir görüntü için bilinçaltının anlayabileceğimizden çok çok daha geniş ve karmaşık olmasıdır.

Uykuya dalmadan önce bu iki odak arasında gider geliriz. Bazen tam uyuyacakken geri döneriz ve çok çok kısa bir an için, odak yeniden gündelik hayata dönmeden önce birşeyler görür, duyar, hissederiz. Gündelik hayata ait olmayan bu odaktan bir an için gördüğümüz görüntüler beynimize kazınır ancak anlamlandırılamaz; çünkü biz çoktan odağımızı normal hayata döndürmüşüzdür. O görüntüler ve nesneler arasındaki bağlantılar gündelik odağımızla bakıldığında bulanık ve anlamsızdır. Beynimiz bize göre o an anlamsız bağlantılar kurar ancak aslında onlar bilinç altımızın ve belki de biraz sonra uykuya daldığımızda göreceğimiz rüyanın materyalleridir.

Uykudan aniden uyandırıldığımızda da odak birden bire değiştiği için gördüğümüz rüyaları çoğunlukla hatırlayamayız. Kendiliğinden uyandığınızda gördüğünüz rüyaları hatırlama olasılığınız çok daha yüksektir. Bir kameranın objektifinden çok uzakları odakladığınızı ve yavaş yavaş odağı yakınlara çektiğinizi düşünün. Tamamen geri geldiğinizde baktığınız nokta bulanık olsa da, tam orada ne olduğunu biliyor olursunuz...

Eğer bu odağı bilinçli olarak kullanabilseydik, beynimizin kapasitesini çok çok yukarılara taşıyabilirdik. Beynimizin çok küçük bir kısmını kullanabilmemizin sebebi bu farklı odaklar bence. Bilinçli olarak bakabildiğimiz kısım çok küçük. Beyin bilinç altında ve gündelik hayatta farklı kodlama sistemleri kullanıyor ve bizim sadece bunun çok küçük bir kısmı olan gündelik hayatı okuyabilecek anahtarımız var.

Rüyalar hayal gücünün, bilinç altının ve beynimizin asla ulaşamadığımız sınırlarının kapısında duran bekçiler. Bazen kapının anahtar deliğinden bakmamıza izin veriyor sadece.


Bizimse tek ihtiyacımız küçük bir anahtar...

25.10.2007 / Perşembe / 11:55 / ev / bilgisayar

resim 1: desEXign@deviantart (UgurYıldız)

resim 2: judith@deviantart

resim 3: Ruvsk@deviantart (Paulo Macedo), bt_v@deviantart, super_sheep@deviantart, düzenleme: fab

Friday, 10 August 2007

Daha Çok Var...

Güzel memleketim ve güzel memleketimin güzide halkı her fırsatta ne kadar kıt akıllı ve sığ düşünceli insanlar olduğumuzu hatırlatmak için elinden geleni yapıyor.

Bilirsiniz, bizde kuaför ve berber kavramları vardır. Genel olarak kuaför bayanların, berber erkeklerin mekanıdır. Bu zaman içinde biraz da olsa değişti. Kendimden ve yaşadığım mahalleden biliyorum. Duvarları aynalı küçük bir dükkan, berber koltuğu, ustura, makas, tarak ve havludan oluşan eski mahalle berberleri uzun zaman önce yerlerini “erkek kuaförleri”ne bırakmaya başladı. Artık erkekler de bayanların ki kadar şık mekanlarda saçlarına şekil verdiriyor, stil kazandırıyor, yüz bakımı yaptırabiliyordu.

Ne var bunda? Hiç bişi. Ben de bundan belki 10 sene önce başlayan bu akıma kendimi bırakmıştım. Cilt bakımı yaptırmasam da şık ve temiz mekanlarda tıraş olmak çok daha keyifli. Ancak geçenlerde bu akımın daha da ilerlediğini ve henüz bizim buna hazır olmadığımızı gördüm.

Adını vermeyeceğim tabii ki. Bizim buraların en şık bayan kuaförlerinden biri. Bi süre önce mevcut mekanının küçük bir kısmını erkek kuaförüne çevirdi. Mekanların ayrı kapıları var ama içeriden de iki tarafa geçilebiliyor. Benim buraya ikinci gidişimdi.

Velhasılıkelam, kuaförlerden birinin işinin bitmesini bekliyordum. O arada iki tane adam geldi kuaföre. Biri sakal tıraşı olacak. Abi oturdu koltuğa. Yanındaki arkadaşı da bekleme kısmında oturdu benim gibi; küçücük bir yer zaten. Biraz sonra fark ettim ki mekanı ne kadar lüks de yapsan, erkek-kadın ayrı kavramını ortadan kaldırıp mekanı unisexe doğru da götürsen bizde işe yaramaz. Henüz hazır değiliz.

Erkekler bilir. Klasik erkek kuaförleri çoğunlukla geveze olur. Hatta dizilerde filmlerde de hep ona buna laf taşıyan karakter olarak da kullanılır erkek berberleri. Bi de bayılırlar bol keseden atmaya. (Hepsi böyledir demiyorum elbette. Tanıdığım harika insanlar da var bu işi yapan. Onları tenzih ediyorum.) E erkek kuaföründe konuşulan konular arasında birinciliğe oynayan iki konu vardır ve asla değişmez: Futbol ve kadınlar.

Ben orada beklerken muhabbet başladı. Henüz futbol sezonu açılmadığından olacak ki konu kadınlar üzerineydi. Önce yan taraftan işini bitirmiş çıkan bi bayan üzerine konuşmaya başladılar. “İşte bu da böyle bi hatun. Taş gibi. Geliyo sürekli. Vs vs.” Sonra bir diğerine sıçradı muhabbet. “Bi tanesi var. Şöyle dedi geçen gün. Hem çıkalım diyo. Eve çağırınca gelmiyo. Bıdı bıdı…”

Yani en nefret ettiğim erkek muhabbeti! Pek kulak vermedim ama ister istemez “Abi paran varsa her şey olur.”, “30 milyona ne istersen yaparlar.”, “100 liraya sabaha kadar.”, “Bununla eve gider gitmez maç başlar.” (Maç derken neyi kastettiğini biliyoruz.) gibi konuşmaları duymak zorunda kaldım.

Son noktayı da şu söz koydu: “Abi İstanbul’da ete para vermeyeceksin!”

Bu ne ya?!

Adam “et” diyo ya! Neymiş efendim? Erkek kuaförüymüş, şıkmış, modernmiş, metroseksüelmiş, unisexmiş!..

Daha bi arpa boyu yol gidememişiz. Ne unisexi?! Adam “et” diyo! Biz de diyoruz seçimler nasıl böyle oldu, ne olacak bu ülkenin hali, bıdı bıdı bıdı!

Nerden nereye bağladın diyeceksiniz ama bence pek bir fark yok. Her durumda “eğitim şart!”. Bu budur yani. Ne eksik, ne fazla. Bu zihniyette adamlar olduğu sürece nerede nasıl ilerleriz?

Toplum, temel taşları üzerinde yükselen bir piramittir ve temel taşları sağlam olmadan toplum yeterli yüksekliğe kavuşamaz. Kültürümüzde ev, sokak, mahalle, esnaf, komşu gibi çok önemli kavramlar var. Bu bahsettiğim olay her şeyin temelinde benim gözümde. Boşuna demezler “Esnaflık zor zanaat” diye. Bi bildikleri var…

Daha çok var yükseklere ulaşmamıza. Hala temel taşlarını oturtamamışız ki biz…

Not: Bu yazı sadece belirli bir olaya yönlendirilmiştir ve hakkıyla bu mesleği yapan herkes tarafımdan tenzih edilmiştir.

20:15 / 06.08.2007 / ev / bilgisayar

/ duman – sen ben

Wednesday, 8 August 2007

Zaman, hızlı, çok...

zaman çok hızlı geçiyor... fazla hızlı...


bizim bildiğimiz "1 dakika 60 saniyedir." anlayışından çok daha hızlı.

daha dün gibi hatırladığım 10 yıllık anılarım var.
10 yıl bu, boru değil! 5 yaşından sonraki kayda değer yaşantımın yarısı!

bir gün gözümüzü açtığımızda 60 yaşında ve bir yatakta yatıyor olacağız. dün gibi gelen 10 yıllık anılarımdan hareketle bunun 4,5-5 gün gibi bir sürede gerçekleşebileceğini söyleyebilirim...

bir gün gözümüzü açtığımızda 60 yaşında olacağız ve bir çok şey için çok geç olacak. dünyayı fethetmek için artık yeterli olmayan vücuduma rağmen bilge zihnim ve hala dün gibi olan anılarım beni o zaman tatmin edebilecek mi?

işte beni hayatta birşeyler yapmaya iten elimdeki en sağlam soru bu...

.
..
...
tatillere çıkmak...
yükseklerden denize atlamak...
çılgınca eğlenmek...
iş hayatında başarılı olmak...
ödüller almak...
aşkı bulmak...
aşkı kaybetmemek...
...
..
.

yoksa ebediyen genç kalabilsek kariyeri kim ne yapsın?..


23:30 / 08.08.2007 / çarşamba / ev / bilgisayar

Monday, 26 February 2007

Resmin içerisindeki karakter...


Onu buluyorsunuz.
"Bu sefer oldu!"
diyorsunuz.

Önce herşey rüya gibi gidiyor,
sonra bitiyor.
"Bitiyorsa nasıl gerçek olabilir ki?"
diyorsunuz...

Zaman geçmeye devam ediyor.
Zaman geçtikce,

önce gerçek olmadığından şüpheleniyor,

ardından da gerçek olmadığına kesin kanaat getiriyorsunuz.

Buna ömur boyu 3 defa, 5 defa düşüyorsunuz belki...

Bir süre sonra şöyle demeye başlıyorsunuz:

"Hepsinin sonu böyle oluyorsa, bu sadece bir yanılgama. Biz de bir yanılgamanın peşinde dolanıp duran hayali varlıklarız."


Gerçek olmayan bir fırtına havalara uçuruyor bizi,
savuruyor,
döndürüyor,
döndürüyor
ve sonra etkisi geçince de yere düşüruyor!
Canımız da acıyor, kolumuz bacağımız da kırılıyor...

Ben şimdi neye inanacağım?


Düz mantık şunu söyler: Eğer fırtına gerçek değilse ve sen gene de onunla birlikte havalaniyorsan sen de onun kadar hayalsin demektir.


Yani biz, yanılsamanın peşindeki gerçek olmayan imgeleriz sadece.
Resmin içerisindeki karakteriz.
Ne boyutumuz var, ne de derinliğimiz.


Ama gene de acıyor canımız...
24.02.2007 / C.tesi / 19:29 / ev

resim: nighty@deviantart & fab

Sunday, 28 January 2007

Gece, Sokak ve Sarı Işıklar

23.01.2007 / Salı / 21:52 / ev

Hiç gece dışarı çıktınız mı?!

Geceleri dışarı çıkmayı seviyorum. Dışarı çıkmak dediğim Taksim’e eğlenmeye gitmek falan değil. Sözlük anlamıyla dışarı çıkmak. Kapıdan dışarı çıkmak.

Güzel bir kokusu var gecenin. Daha ferah bir havası var. Daha serin olduğu içindir belki?

Apartmanın kapısından çıkmadan önce bir an durur, havayı içime çekerim. Şöyle bir göz gezdiririm sokağa. Manzarayı izlemek gibi. Sokağımı seviyorum, belki onunla da alakası vardır?

Yalnız unutulmaması gereken bir nokta da ışıklar. Sokak lambaları! Sarı sarı yanan, sıcak sokak lambaları. Soğuk, serin sokakta sıcak sıcak parlarlar. İnsan o ışıkta çok güzel görünür göze. Beyaz ışık gibi tüm ayrıntıları gözler önüne sermez sarı ışık. Dosttur, güzeldir, güzel gösterir. O sivilce izini insanlar görmese yalancı mı olursun? Hayır!..

Bir de asfalttan parlayan sarı ışık da güzel ve bambaşka bir hava verir sokağa. Sürekli gündüz geziyoruz sokaklarda ve gece belki de farklı geldiği için gidiyor hoşuma. Asfalt sarı ışıkla parlarken sanki gündüzün tersi olmuş, gökyüzü karanlık, yerler aydınlık gibi gelir bana. (öyledir de aslında...)

Bir de daha boştur sokaklar gece. Sokakta olanlar da sakindir o saatte. İş yoktur o saatte. Koşuşturmaz insanlar akşamları. Koşuşturmaz akşam insanları. Koşturanların başka bir derdi vardır. Koşmak isteyen koşar zaten gene, sokak koşmaya da müsaittir gece, boştur ya sokak.

Bütün yönleri arasında en güzeli kokusu ama! Farklı bir kokusu var gecenin. Açıklayamadığım bir ferahlık. Sabah güneş doğarken sokağa çıktığınızda da gelir bu koku. Sonra gider. Demek ki gece, havayı tazeler. Sabaha kadar hava tazelenir gecenin içerisinde. Gündüzün telaşı, hareketi, tozu – dumanı içerisinde bayatlayacak olan havayı tazeler, güne hazırlar gece. Çünkü gün içerisinde insan, o havayı bozar. Gece ise insan evinin havasını bozar. Sokaklar mis kokar. Neden sabah olunca camı açıp evi havalandırırız? Düşünün bunları!

Her şeyin çoğu zarar; özellikle de insanın…

Gece daha sık dışarı çıkmak lazım. Bünyeyi tazelemek lazım.

Yalnız abartmayın, ben boş sokakları da boş olduğu için çok seviyorum. Birkaçınız tamam ama hepiniz sokaklara dökülürseniz benim buruşturup atmam gerek bu yazıyı!

Sen bunu okurken, ben sokakta olacağım. Belki çekirdek alıp çitleyeceğim apartmanımın önünde, eski güzel günlerdeki gibi. Taze gece havasını içime çekeceğim.

Peki ya sen? Bilemiyorum ama… Gölge etme, başka ihsan eğlemem…

Fab

28.01.2007 / Pazar / 01:24 / ev

resim: fab

Friday, 12 January 2007

son suyumuz


su şişemin üzerine yazdığım büyülü sözler:

birgün herkes gidermiş buralardan.

daha kalabilen olmamış diğerlerini bırakıp.

ama uzun kalan olmuş gitmeden evvel!

su korumuş onları; kollamış.

ne de olsa toprak ve sudan yaratılmışız,

vakti zamanında.

su insanı temizlermiş efsaneye göre.

içsen de, yıkansan da, içinde yüzsen de,

su hayat verir insana.

yeter ki suya yakın olsun insan.

mavi hüzündür aslında.

ama su bazen mavi,

bazen yeşil,

bazen renksizdir.

mavi umut ve hüzünden,

yeşil hayattan,

renksizliği de tüm renkleri içermesinden;

herşeyin bir parçası olmasından gelir.

eğer dünyadaki su bir gün tükenirse

hayat sona erecek!

ve bu şişede kalan su,

son suyumuz olsun.

dünyanın sonu bu şişeye sığsın...

resim: mOsk@deviantart

Related Posts with Thumbnails