Showing posts with label türkiye. Show all posts
Showing posts with label türkiye. Show all posts

Wednesday, 2 July 2008

Futbol, Savaş, Testosteron

UEFA Euro 2008 Futbol Şampiyonası pazar akşamı sona erdi...

Şampiyon İspanya. En azından oyunuyla bunu hakeden bir ülke kupayı aldığı için mutluyum...

Türkiye, Rusya ile birlikte kupadaki en iyi takımlar arasında, İspanya (ve ne yazık ki) Almanya'nın arkasından 3. lüğü paylaşıyor. Burada konuştuğum her İngiliz'e söylediğim üzere: “Takımımla gurur duyuyorum!” Belki inanmayacaksınız ama burnu havada bildiğimiz İngilizler de çok takdir ediyorlar Türkiye'yi. Belki de kupa dışında kaldıkları için ilk defa bu kadar objektif bir gözle bakabiliyorlar.

Gel gör ki bu futbol. Top yuvarlak... Geçen yazıda Baran'dan gelen yorum çok güzeldi: “Futbol, 22 adamın bir topun peşinde koştuğu ve her zaman Almanlar'ın kazandığı bir oyundur!” Sinir bozucu bir gerçekti ama bu sefer tutmadı. Burada tüm İngilizler, “Almanya'ya karşı oynayan takımı" destekliyor. Zaten eski savaşlar yüzünden araları hep gergin olan bu iki ülke, futbolda da Almanlar'ın sürekli kendilerini penaltılarda yenmesinden dolayı birbirleriyle pek iyi geçinemiyor...

Savaş ve Futbol!

Ne kadar uzak gözüküyor değil mi? Futbol, spor, sportmenlik... Savaş, ölüm, gözyaşı...

Gerçekten de o kadar uzak mı?

Şöyle bir bakıyorum da... Yükselen milliyetçi duygular, olaylara objektif bakamayan bir çift göz, kavga eden sporcular, kavga eden taraftarlar...

Elbette sportmenlik tamamen kaybolmuş falan değil. Spordan sadece zevk alan insanlar da yok değil. Gene de başka bir gözle bakmayı deneyin bir an için. Tüm milletler, medenileşiyoruz. (Güya) Savaşları sona erdirmeye çalışıyoruz. Bu acaba “gerçekten” mümkün mü? Savaşları bitiremeyişimizin sebebi, kendimiz olabilir miyiz? Bütün bunlar, insan denen mahlukatın dünya üzerindeki yan etkilerinden biri olmasın sadece?..

1. ve 2. Dünya Savaşları, küreselleşmenin ilk belirtileriydi belki de. Artık bölgesel savaşlar yapılmıyor, uçakla denizler aşılıyor, gemilerle düşman kıyılarına çıkartmalar yapılıyordu. Gelişen teknoloji sayesinde uzak diyarlara seyahat ederken savaş ekipmanını da yanına alabiliyor, şekil almaya başlayan telekomünikasyon sayesinde uzaktaki birliklerle irtibat kurabiliyordun artık...

Düşününce, bir çocuğun eline bir oyuncak vermişsin de, ne zaman kırılacak diye sınırlarını deniyormuş gibi sanki. Özellikle iletişim ve ulaşım alanındaki ilk gelişmeler genellikle ordu kaynaklıydı. İlk uçak bulunduktan sonra “bununla yolcu taşırız” denmedi, “bununla asker taşırız” dendi... Demek istediğim, insan eline geçen herşeyle savaş yaratmak konusunda benzersiz bir canlı...

Demek ki, bir şekilde, insan savaşı hep kendisi yarattı. Sen benim arazimi aldın, sen benim karıma baktın... Sürekli bir bahane mevcuttu. Savaşmak insanın doğası gibi duruyor bu açıdan.

Roma İmparatorluğu, söylendiğine göre alabilecekleri her yeri aldıktan sonra halkın savaşsızlıktan baş gösteren sıkıntısını gidermek için Coliseum'u inşa edip gladyatör dövüşleri düzenlemeye başlamış...

İnsan dediğin, kan istiyor!

Duyduğum bir başka teoriye göre dünya üzerindeki erkek nüfusu çok yükseldiği zaman savaş baş gösteriyor, savaşla birlikte erkek nüfusu azalıyor, eninde sonunda her savaş bitiyor ve yeni bir süreç başlıyormuş. Bana mantıksız gelmedi.

Benim teorim şu: Dünyadaki tüm savaş ve şiddetin sorumlusu “testosteron”dur. Testosteron, erkeklik hormonu diye de bilinen bir vücut salgısıdır. Erkekte testislerde, kadında yumurtalıklarda üretilir. Ancak bu hormon erkeklerde kadınlara göre 30 kat daha fazla bulunur. Testosteron ergenlikle birlikte erkeklerde üstdüzey salgılanmaya başlar ve ses kalınlaşması, kıllanma gibi erkeksi fiziksel özelliklerin yanı sıra erkeklere özgü davranışların da kaynağıdır. Özetlemem gerekirse erkeğin şiddete yatkınlığı buradan gelmektedir. Bu açıdan baktığınızda testosteron üretimi normal düzeyde olan bir kral ile çok yüksek düzeyde olan bir kralın yönettikleri ülkeler büyük farklılık gösterebilir... Şiddet hormonu olarak da adlandırabiliriz bu hormonu bu durumda.

Yukarıdaki teoriyi benimkiyle birleştirecek olursak, erkek nüfusunun artması = testosteron miktarının artması olacağından, “dünya yüzünde testosteron seviyesi çok arttığında savaşlar patlak vermektedir” diyebiliriz...

Taş, sopa, mızrak, ok, kılıç, tüfek, top, tank, füze derken tüm tarih boyunca savaşan insanlık küresel savaşlar ardından biraz da olsa akıllanıp savaşa karşı bir zihniyet geliştirmiş olsa da halen savaş içerisinde olan bir çok bölge var dünya üzerinde. En “medeni” olan ülkeler (Avrupa ülkeleri, Amerika, belki bizi de katabilirim...) şu anda savaşmıyorlar. (Amerika'nın yediği haltlar bambaşka bir yazı konusu) Onlar, futbol oynuyorlar!

Amerika, Avrupa ve Asya'yı vuran dünya savaşlarına bakalım. 2. Dünya Savaşı 1945 yılında Almanlar'ın kaybetmesiyle biter. En azından artık anlamışlardır, savaş kötüdür.

Peki ya futbol? Kökeni çok eskilere dayansa da 1890'larda İngiltere'de şekil alan modern futbol, 1904 yılında FIFA'nın kurulmasıyla kesin kurallara bağlanmış; 1930'da ilk Dünya Kupası, 1956'da ilk Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, 1963 yılında ise Avrupa Kupa Galipleri Kupası düzenlenmeye başlanmıştır. Futbola asıl seyirci akını ise 1970'lerden sonra başlamış ve futbol dünyayı etkisi altına almıştır.

1. dünya ülkeleri savaşları geride bırakırken futbolda ciddi bir yükselme olmuştur. Elbette bu hiçbirşeyi kanıtlamaz ama insana “ortada bişiler dönüyo lan!” dedirtmekten de geri kalmaz... Futbol testosteronun yarattığı bir dünya harikasıdır! Savaşlar biterken bu boşluğu futbol doldurmuştur...

Futbolu ne kadar çok sevsem de, savaşmanın kendi doğalarının bir parçası olduğunu bilen/bilmeyen insan ırkının, tatmin etmeye çalıştıkları ilkel duygularının sonucu bu kadar yükseldiği aşikardır. “Fairplay” falan diyoruz, holiganlığa karşı çıkıyoruz, FIFA sert hareketlere karşı her sene daha büyük cezalar koyuyor ama her sene haberlerde en azından bir kaç defa “Bilmemnere stadında seyirciler birbirine girdi, hakem zorlukla kaçabildi.” şeklinde haberlere rastlıyoruz. Belli ki o anda staddaki testosteron miktarı tavan yapmıştır.

Örneğin, 1985'teki Liverpool – Juventus maçı sonrası çıkan olaylarda 33 futbolsever hayatını kaybetmiş, 1988'de Kamantu Stadı'nın çıkışları tıkandığı için 70 izleyici ölmüş, 1989'da da İngiltere Sheffield'da 95 izleyici güvenlik tellerine takılmış ve ezilerek can vermişlerdir. Testosteronun sebep olduğu temel vahşi duygularımızı futbolla tatmin etmeye çalışırken, holigan dediğimiz yaratıklar işin dozajını kaçırıp, ortalığı yeniden savaş alanına çevirmişlerdir...

Ayrıca genellikle kız nüfusunun futbola ilgisiz kalmasını da bu teoriyle açıklayabiliriz. Savaşmak, kazanmak, rekabet etmek gibi duyguları tetikleyen testosteron sonucu desteklediği takımla adeta bütünleşen bir erkek, bir kıza çok manasız gelebilir; çünkü aynı duyguları paylaşabilmesi için gerekli miktarda testosteron damarlarında dolaşmamaktadır. Buna bir de milli takımlar ve milliyetçi duygular eklenince coşagelim alır başını gider... Kızda tık yok!

Bir de sanki futbol insanları, neler döndüğünü biliyormuş gibi bir his uyandı içimde. Futbolcuların sahaya çıkarken taşıdıkları pankartlar her zaman ırkçılık, savaş, şiddet karşıtı. Sanki seyircilere “Neden burada olduğunuzu biliyoruz! Kendinize mukayyet olun!” der gibi...

Ha bunlara rağmen futbol kötü müdür? Elbette değildir. Ordularını savaştırmak yerine karşılıklı satranç oynamayı tercih eden iki kral misali, en azından acısız ve çok daha zevklidir. Söylemek istediğim, bu olan bitenler, bazı duyguları tatmin etmek için kurulmuş bir düzendir. Bu sayede futbol bu kadar yükselmiştir.

“Savaş kötüdür!” derken gözden kaçan bir gerçek, savaşı kimin çıkardığıdır. Savaşı kimin çıkardığına baktığında da asıl soru o densizin savaşı neden çıkardığıdır! Belki de tüm bunların bir kısır döngü içinde oluşu, bunların, insan denen mahlukatın dünya üzerindeki yan etkilerinden biri olduğunun kanıtıdır...

Her halükarda futbol iyidir de insan denen mahlukat ne ayaktır onu bilemiyorum...

IRKÇILIĞA HAYIR! (NO TO RACISM!)
SAVAŞA HAYIR! (NO TO WAR!)
TESTOSTERON DA BİR YERE KADAR!.. (çevirebilen varsa...)

01.07.2008 / salı / 22:46 / oda / masa / kucak üstü
/ portakal / üzüm / çikolata / muz / parasetamol / çikolatalı kahve
/ winamp / shouhcast radio / rockradio1 / scorpion - still loving you

Sunday, 22 June 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080621 (Türkiye 89:59)

Dün gece aklıma düştü: Bu Türkler adam olmaz! İlla kalp krizi geçirtecekler insana! Ne bekliyosun son saniyeyi?! At şu golü erkenden!

Bisiklet turu yaptık geçende burada, yan komşumla! 8-10 mil gitmişiz, genişçe bi daire yapıp geri geldik. Düz yol yok bu coğrafyada: Tepe-vadi-tepe-vadi... Bazı yokuşlar öldürdü anlayacağınız ama inişler de bir o kadar muhteşem! Vızır vızır araba olmadığı için, taşrada olsak da tüm yollar düzgün olduğu için ve tüm çevre yemyeşil olduğu için daha da bir keyifli olduğunu farkettim bisiklete binmenin. Keşke kendi bisikletim burada olsaydı da, o da göreydi buraları. Pek severdi...

Ama bizim de genelde son 15 dakka gaza gelmek gibi bir durumumuz var. 3 maçtır son dakikada turnuvaya geri dönüyoruz! “Battal Gazi Sendromu!” Tokadı yiyolar, yiyolar; sonra "yeminimi bozdum uleyn!" edasıyla var güçle saldırıyolar. Teknik midir, taktik midir, anlamadım gitti. Bi de hep o son dakikalarda "kaybedicek bişii olmayan adam" moduna düşüyoruz, alıyoruz maçı. Örnek: 2002 dünya kupası. rezil olduk falan derken son anda gruptan çıkıp 3. geldik. Şu anda da ilk 4 içindeyiz kafadan! TEBRİKLER TÜRKİYE!

Bisiklet turu yaparken aklıma düştü: İlk bisiklet aldığım zamanlar. Benim ilk iki tekerlekli bisikletim ben lisedeyken geldi bana. Anca ikna etmiştim babamı ama sonunda almıştı canım benim! Hatırlıyorum, o dönem dağ bisikletlerinin patlama yaptığı dönemdi. BMX devri kapanıyor, ayakları yere yetişemediği halde kocaman bisikletlere binen çocuklarla yeni bir dönem açılıyordu. Daha küçükken de vardı bu çocuklardan. Benim yarım kadar ama dev gibi bi bisiklete biniyor. Hep tırsmışımdır o çocuk tipinden.
Neyse yeni dağ bisikleti dönemiyle vites de hayatımıza giriyordu iyicene. 18 vitesli bisikletler pek havalıydı. Herkes de onlardan aldı. Sonra 21 vitesler geldi. Çok fiyakalı bi olaydı. Halbuki arka tekerlekte 1 çark fazla, hepsi bu! Zaten şehrin göbeğinde yaşiyoruz. Yarışa mı katılıyon, dağ tepe mi aşıyon? Hepimiz 6-12 arası 3-5 viteste takılıyoruz. 21. viteste gidecek hıza nerede ulaşcan? Çocuk olmak komik şey. Olmayacak şeylere, olmayacak anlamlar... (Benimki de 21 vitesti ayrıca! Shimano!)

Askerde, lakabı “eşek ziken” olan bi üst devre, uzun dönem asker vardı, Kayserili. Muhabereye bakardı, telsiz odasından pek çıkamazdı gündüzleri. İşin kötü yanı, lakabın çıkışı gerçek bir olaya dayanıyormuş… Bre deyyus! Madem bi bok yedin köyünde, şeytana uydun, nasıl gelip anlatıyon bi de askerde?!

Bir de bu 21 viteslerin üzerine koldan vitesliler geldiydi. Görünürde vites yok, direksiyonun bi parçası gibi. Tuttuğun yerden ileri geri döndürerek attırıyodun vitesi, motorsiklette gaz vermek gibi. En prestijli olaydı. Çok kişi alamadı onlardan. Çok çocuk telef oldu bunlar yüzünden. Harika bişidi... Adiler!! Koldan vitesli...

Muhabere, teknik iletişim, bilgi aktarımı manasına gelen Arapça kökenli bi kelime. Askeriyedeki bölümlerden de birisi. Muhabereye verilen asker telsiz odasında iletişimi sağlar özetle. Ancak bu kelime dikkat ettiyseniz “muharebe” kelimesine çok benzer ki, muharebe, savaş anlamına gelmektedir. Askerde, biz kısa dönem 24 üniversite mezunu adam, hepimiz giderken doldurduğumuz formda muhabereyi, muharebe zannettiğimiz için işaretlememişiz. Sanıyoruz onu işaretlersek savaşa göndercekler. Aslında telsiz odasında çay, kahve, gazete takılıyosun mis gibi! =D

Amcamlarda geçen garip bir diyalog:

- İtalyadan 10 tane şehir söyle.
- Kolay! Roma, Milano, Lazio…
- Hop hop! Futbol takımları yok!..

Ardından:

- Venedikin niye futbol takımı yok?
- Suda oynayamıyorlarmış

Devam ediyor. Kuzen Baran buzdolabının kapısını açıyor ve:

- Dolaptan Archers şişesini çıkardım. Bitirip içine su doldurmuşlar. Kokladım, hayal kırıklığı kokuyordu…

Bitti. Ne içtiysek artık o gece?…

Grup 84ün ölürüm hasretinle adlı parçası var ya? O parça ben askerdeyken meşhur olduydu. 7/24 çaliyodu her yerde. Er ve erbaş gazinosu da denilen yemekhanemize ne zaman girsem bu çalıyo TVde. Duşa giriyorum, duştaki 2-3 kişi hep bir ağızdan bunu söylüyor; ben de katılıyorum aralarına. =) Şimdi o şarkıyı ne zaman duysam, varlığımın bir kısmı Nevşehire doğru çekiliyor sanki. Böyle bir an dokunuyorum Nevşehire. Soyuttan somuta doğru kayıyor gerçekliği. Kahvaltı edilen yemekhanenin kokusu, görüntüsü geliyor, o ekmek ve peynirin tadı ağzımda Metal bardaktaki çayın sıcaklığı… Beynin nesneler, duygular ve olaylar arasında kurduğu bağlar o kadar güçlü ve somut oluyor ki bazen, neredeyse geçmişe kısa bir yolculuk yapmanıza izin veriyor

Ne kapaklar gördüm, içlerinde kitap yok...

Robinhood kleptomanyağın tekiydi bence. Kılıfı da uydurmuş: Zenginden alıp, fakire veriyorum. Oooohh! Çok yaşa padişahım! (Bu arada hazır bu coğrafyadayken gidip şu Sherwood Ormanı'nı bi gidip göreyim diyorum...)

Ne kitaplar gördüm, içlerinde bi bok yok...

Ya bu Lost ne ayak?! Salak olduk iyice?! Dizi “fake” den geçilmiyor arkadaş! Sürekli ters köşeye yatıyoruz! Kime, neye inanacağımı şaşırdım! Ben'e inanasım var ama o pörtlek gözleri gördükçe yok diyorum, saçmalama!.. Jack'e de iyice bi gıcık kaptım zaten! Bu kadar inatçı olunmaz ki! Sayid'e biraz daha sempatik bakıyorum ama. Sonuçta coğrafyalarımız da yakın az biraz, belki ondan...

Hollanda da Rusya'ya elendi! Oha diyorum! Aslanlar gibi oynuyordu herifler, nazar değdirdim galiba. Kupayı alırlar diyordum. 2 sürpriz, Türkiye ve Rusya yarı finalde! Güzel turnuva oluyor. Kaçırmamak lazım.

Ya şimdi Rusya da sürpriz yaptı ya? Euro 2008'e bir Türkiye - Rusya finali çok yakışıklı olur be! Avrupa'da yeni düzen! =)

Saygı, sevgi...

21.06.2008 / 23:52 / cumartesi / oda / antika masam / kucak üstü
/ winamp – southcast radio – ambient chill
/ sushi club – takoyaki (octopus ball)
/ eviant şişesinde su – cup cake

resim: türkiye 89:59 - fab

Tuesday, 27 May 2008

Aynı Anda Benim Ülkemde...

Bölük pörçük rüyalarımdan biri gene. Kayda değer olanlar hep böyle oluyor; kesik kesik, görüntü karlı...

Bir kadın var. Tam bir kadın figürü. Koyu renk dalgalı uzun saçları, dolgun dudakları, iri göğüsleri var. Bir temsilci bu kadın. Sanki insanlığın temsilcisi. Sanki her anında karşıdan bir rüzgar esip saçlarını havalandırıyor; her hareketi, bir uçurumun kenarında gözlerini ufka dikmiş de öyle konuşuyormuş gibi bir hava barındırıyor. Hayran olunası...

Bir şeyler olmuş... Bir şeyler olmuş ve bitmiş. Artık çok geç! Kafasında harika fikirler olduğunu ama artık herşey için çok geç olduğunu söylüyor. İnsanlık için fikirler...

...

Aynı anda benim Ülkemde:

Türban kavgası bir türlü bitmeyen ülkemde insanlar bir bez parçası yüzünden üniversitelere giremiyor, girenler rahat edemiyor ya da rahat vermiyor. Millet vekilleri kendileri için yasalar çıkarttırıyor, hükümet medyayı satın alıyor, medya insanları savaş için gaza getiriyor, aynı medya devrimci, kemalist, aydın yazarları işinden ediyor... Ülke, "medya" ile "aydın doğan" kelimelerini sözlükte eş anlamlı hale getirmeye hazırlanıyor. Solun kalesi olması gereken partinin başına adamın biri çöreklenmiş, ısrarla gitmiyor! Tersanelerde işçiler telef oluyor ve önlem olarak "Baş" bakan, "en az 3 çocuk doğurun" diye sayıklıyor...

Aynı anda başka bir yerlerde:

İsrailliler, Filistinli çocukların, Amerikalılar, Iraklı çocukların canına kıyıyor. Bu arada Vatikan, "dünyada kötülükler arttı" diyerek şeytan çıkarma ordusu kuruyor ve Amerika "her nedense" ülkeme füze kalkanı kurdurmak ve Mehmetçik'i Afganistan'da savaştırmak istiyor!..

Gene benim Ülkemde:

Aynı hükümet orman arazilerini telef edip, otel, fabrika kurmak peşinde! Bir üniversite öğrencisi "Aziz Nesin" kitapları okuduğu için "ülkücü" öğrenciler tarafından dövülürken, başka bir grup üniversiteli öğrenci, "aynı ülküye sahip" kişiler tarafından silahlı saldırıya uğruyor. Çok doğudakiler, az doğudakilere karşı kışkırtılıyor, ikisinin de "doğuda" olduğu unutturuluyor...

...

Hikaye bir yerlerden tanıdık geliyor bana. Kabul etsek de, etmesek de iki noktanın etrafında dönüyor bu olaylar. Karşılıklı iki kulenin başının altından çıkıyor. Birinde kötülüklerin asıl efendisi, diğerinde güce tapınan hizmetkarlar oturuyor. Batıdaki bu iki kule, gözünü doğuya dikmiş, başka bir şey görmüyor! Yolunun üzerinde bir ülke var. Çok defa denenmiş, tarih sahnesinden bir türlü silinememiş bir ülke. Hep dost gözükülen ama arkasından tonla iş çevrilen bir ülke. Yıllarca "hasta adam" denilen ama bir türlü ölmeyen bir ülke...

Ama kötülük zeki, karanlık derin. Güçle yok edemediğini, zekanla alt edeceksin! Dışarıdan ezemediğini, içeriden çökerteceksin!

Önce başa, bir dediğini iki etmeyecek bir adam koyacaksın. Yönetimi kademe kademe ele geçireceksin. İnsanların zihnindeki eski ve güçlü kahramanı yok etmek için resimlerini kaldırtacak, takipçisi yazarları işten attıracaksın. Zaten "O" olmayaydı, çoktan halletmiştik buraları!

İnsanlar bu yaptıklarını farketmesin diye önlerine daha basit olaylar koyacaksın. Asırlardır beraber yaşayanları birbirine düşüreceksin. Asırlardır kullanılan baş örtüsünü kavga sebebi kılacaksın! Zaman senin dostun; insanlar unutacak. İnsanlar ölecek, insanlar köleleşecek!

Karanlık bastırır, ordular güçlenir, düşmanın bütün kaleleri zaptedilirken sana boyun eğmeyen herkes bir bir düşecek! Sadece bu kadar da değil. Planlar daha da büyük! Ormanlar yok edilir, yerine fabrikalar kurulur, dünya sanayi ateşiyle kavrulurken sıcaklık giderek artacak, buzullar eriyecek! Aptallar, yıllarca göremediler asıl planını!..

...

Mordor, Isengard, orklar, Uruk-Hai'ler, Rohan, Minas Trith ve insanlar! Bu sefer elfler yok! Vardılarsa bile çoktan gitmişler. Yardım eden cüceler yok! Tüm kötülükleri bitirecek, yok edilmesi gereken bir yüzük ve fedakar hobbitler de yok! Sadece İnsanlar var! Kafaları karışık, ne yapacaklarını bilemeyen İnsanlar... Yardım gelmeyecek! "Yüzüklerin Efendisi" sadece bir film mi acaba? Tolkien, hikayesine sadece zamanının dünyasını katmakla kalmamış...

Peki batıdaki kötülük? Gözünü doğuya dikmiş olan kötülük! Nedir derdi?! Ne olacak sonra? Tüm dünyayı ele geçirse, ne olacak sonra? Kimin için çalışıyor o "puşt"?! Fani değil belli ki derdi; dünyayı yönetiyor işte basbayağı! Daha ne alacak?

Öteki dünya mı derdi? Bu yüzden mi ölen çocuklar hep Müslüman?! Türk, Kürt, Iraklı, Filistinli, Afgan... İsa'dan madalya mı bekliyor bu pezevenk?! Eğer gerçekten Cennet varsa, Muhammed ve İsa omuz omuza bekliyorlardır o "puşt"u kapıda!

...

"Artık çok geç!" diyor. "Çok güzel olabilirdi herşey ama artık çok geç..."

Bir sürü ülke sayıyor doğudan ve batıdan, elbette adlarını hatırlayamadığım. Onları bir araya getirmekten bahsediyor, saçları rüzgarda savrulurken. Bilirsiniz, rüyalarda sözcüklerden çok hisler vardır. Gerçekten inanıyorum O'na. Gerçekten biliyorum o anda; olabilirdi anlattıkları. İnanıyorum!

Ama O "Artık çok geç..." diyor. Silikleşiyor, silik rüyamın içinde. Giderken planı da söküp alıyor sanki kafamın içinden...

Gitti!..


27.05.2007 / salı / 01:27 / mayfield / ev / oda / kucak üstü
/ jem - they

resim 1: fab
resim 2: fab (manipülasyon)
resim 3: fab

Related Posts with Thumbnails