Showing posts with label akla düşen düşünceler. Show all posts
Showing posts with label akla düşen düşünceler. Show all posts

Sunday, 28 March 2010

Akla Düşen Düşünceler No:20100328 - EN-Bİ

[English version is at the bottom.]

Fablamaca'nın aklına akla düşen düşüncelere dönüş yapmak düştü.

Farkettim ki İngilizce akla Türkçe gibi düşmüyor. Türkçe düştü mü güzel düşüyor...

En Bi Hediyelik facebook üzerinden hayranlarına hediyeler dağıtıyor! Kaliteli paşmina ve şallarını son derece takdir ettiğimiz firma facebook'daki sayfasında toplanan hayranlarına çekilişle yüzlerce paşmina ve şal dağıtmaya hazırlanıyor. Çekiliş 31 Mart tarihinde yapılacak. İşte gerekli bağlantı: tıkla!

Diesel harika bir kampanyaya imza atmış. Facebook'da Bengü'nün yapıştırdığı videodan yakaladığım bu harika detay kesinlikle paylaşmaya değer. 
Kampanyalarının adı "Be Stupid". (Bu noktada söylemek zorundayım ki İngilizce bu tür durumlarda kulağa daha hoş geliyor. Türkçe'sini söylesem "Aptal ol". Oldu mu şimdi?) Kendilerine çok iyi bir argüman bulmuşlar (be stupid, videoyu izleyin) ve bunu basit ama çekici bir internet sitesiyle desteklemişler. Sitede içinde belirli sayıda kelimelerin bulunduğu bir kutucuk var ve burada bu kelimeleri yeniden düzenleyerek kendi dilediğinizi yazabiliyor, bunu diğerlerinin görmesi için kaydedebiliyor hatta bir de kopyasını bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz. Yarım saat başından kalkamadım. İşte benim yazdıklarım:



Eurovision şarkısını duydum geçenlerde. Ben pek emin olamadım. Siz ne diyorsunuz? (Bir de Türkçe'sini dinledim şarkının, aslında şarkı fena değil. Bir şakıyı ana dilinden başka bir dile devşirmek kolay iş değil ve zannımca bir çok durumda yapılmaması gereken bir aktivite.)



Ayrıca Eurovision Turkey internet sitesi ancak bu kadar kötü yapılabilirmiş. Linkler çalışmıyor, ikonlar çalışmıyor, resimler çalışmıyor, sayfanın inanılmaz amatör bir görüntüsü var. Tam "Türk işi". Eurovision'u çok taktığımdan değil ama "Avrupa'ya açılan pencere" falan diye zırvalayanlara "Pencereden bunu mu gösteriyorsunuz?" diye sormak istiyorum!

Gmail'den mail gönderirken, maili yazmamı takiben gönder tuşuna basmamla Gmail'den "Dosya mı ekleyecektiniz? İletinize "ekliyorum" yazdınız ancak dosya eklemediniz. Yine de göndermek istiyor musunuz?" şeklinde bir cevap gelmesi bir oldu. Aslında yazdığım kelime de "bekliyorum". Gene de takdir ettim, güzel uygulama!

A Takımı geliyor! Çocukluğumun televizyon dizisi, hey gidi! Deliler gibi izlerdim A Takımı'nı küçükken. A Takımı, Görevimiz Tehlike, Karaşimşek, MacGyver... A Takımı'nın bu yeni filmi güzel olacağa benziyor.



Gelecekteki evimde, girişteki duvarlardan birine gömme bisiklet yaptırmak istiyorum. Böyle yarı yarıya duvara sıkışmış gibi. Renk mavi olabilir.

Fablamaca ADD'ye geri dönüş yaptı, tamam.

Saygılar;
fab

-------------------------------------

Fablamaca decided to go back to ADD. (Ofcourse, it doesn't make sense.)

What is ADD? I need to find an English equivalent. Maybe I can call "The Thoughts That Fell In My Mind". TTTFIMM. Boy, that's funny! So this is a concept which I share small thoughts which are not enough to cover a whole story but also valuable enough not to share. 

As you can guess, Turkish and English thoughts will sometimes be slightly different. Sometimes not similar at all. Some of these thoughts won't make any sense in English like some other thoughts will not make any sense in Turkish. So, lets get going.


En Bi Hediyelik, a Turkish souvenir supplier company and also famous with their good quality pashminas and scarves, is preparing to give hundreds of rewards out via raffle to their fans. Only thing you need to do is to become a fan of their facebook page. You can reach the connection from here: Click!

Diesel has a brilliant campaign at the moment. I got this fantastic detail via video on facebook which posted by Bengü and it was too good not to share. It is called "Be Stupid". Already sounds good, eh? They have a very good subject (be stupid, watch the video) and they supported this with a simple but attractive website. In the website there is also a box which you can create your own poems with the given words but it's not so easy because your words are limited. You can save your poems to leave in the website so everybody can see and also you can download you image into your computer. There are my poems:



I listened Turkey's Eurovision song. I'm not so sure about it. What do you think? (I also listened the Turkish version and found it is actually a good song but it doesn't have the same spirit in English. I think it's a hard job to derive a song to another language from it's original language and in my opinion shouldn't be done.)



A-Team is coming! TV show of my childhood. I was crazy about them. A-Team, Mission Impossible, Night Rider, MacGyver... Good old days. This new film about A-Team seems to be a good one.



I want a pressed bike, integrated to the wall in my future apartment. Colour may be blue...

Fablamaca returned to TTTFIMM, over.

fab

Tuesday, 21 April 2009

Akla Düşen Düşünceler No: 20090421

Geçenlerde aklıma düştü, ne zamandır aklıma birşeyler düşmüyor...

Sonunda sakal bıraktım!!

Aslında aklıma düşmediğinden değil de, düşeni not etmediğimden de değil de, yok buraya yazmaya vakit bulamadığımdan da değil de... Yok, aslında ondan...

Dansa da başladım!

Gidin, görün, bir fikriniz olsun. (Her duruma uygulanabilir...)

Geçen “Futurama” izliyorum. O kadar geyik bir programın içinden öyle sağlam bir önerme geldi ki, hemen not ettim. Olay şöyle gelişir: Bender uzayda bir yanlışlık sonucu kaybolur ve Tanrı olması kuvvetle muhtemel olan bir varlıkla karşılaşır. Tanrı olmanın zorluklarından ve ona tapınanların isteklerinden bahsederken o varlık şu sözleri sarf eder: “When you do things right, people won't be sure you've done anything at all...” Yani “Tanrı olarak herşeyi doğru yaparsan, insanlar bir şey yapıp yapmadığından asla emin olamazlar.” (Her duruma uygulanabilir...)


Bu dünyada tadılacak öyle çok tad var ki, “bu güzelmiş” demeden önce çok yol kat etmek lazım...

“Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesine alternatifler:

Düşünüyorum, öyleyse var mıyım?

Düşünüyorum, var mısın, yok musun?

Düşünüyorum, var mıyım, yok muyum?

Düşünüyorum, var mısın, yok muyuz?

Düşünüyorum, var mısınız, yoklar mı?

Düşünüyorum, başımıza bi iş gelmesin?..

Düşünüyorum, ben varım da sen hiç yoksun...

Düşünüyorum, ben yoksam senin neyine?..

Düşünüyorum... Canıııım! Düşünmen yeterli!

Düşünüyorum, düşünmek yeterli değil!

Düşünüyorum, yetmiyor!

Düşünüyorum, olmuyor...

Düşünüyorum ama kim takıyor?.... (23.11.2008 / 21.04.2009)

Britanya'ya çok kanım ısındı!

MGMT – Time to Pretend! Mutlaka dinleyin. Sonra da albümü edinin: MGMT – Oracular Spectacular! (Klip için klikleyin!)


İngiltere'ye gelirken “futbolun beşiğine gidiyoruz” diye düşünmüştüm. 14 ay boyunca bir kere bile futbol oynama fırsatı edinemedim!! Geçen hafta “Wales”e gittim. İngilizler onların futboluyla dalga geçerken ilk oynadığım futbol maçının Wales'in başkenti Cardiff'te olması sizce de ilginç bir raslantı değil mi? (Bu arada 3-1 yenik durumdan yaptığım 4 asistle maçı 5-3 kazanarak çıktık sahadan...)

Fablamaca'nın “Blog Ödülleri 2009”a katılmayı unuttuğunu biliyor muydunuz?..

Fablamaca'nın yeni “banner”ına tıkladığınızda fablamaca ana sayfaya dönebileceğinizi biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da dünden itibaren her yazının altına “puff!, ehh!, hmm..., vay be!, helal!” şeklinde 1'den 5'e giden bir değerlendirme dalgası konulduğunu, yer yetmediği için daha sonra bunun "1, 2, 3, 4, 5" şeklinde bir "oylamaca" dalgasına dönüştürüldüğünü biliyor muydunuz?.. (fablamaca-oylamaca)

Yetersiz zamanın etkili kullanımı: Tuvalete “laptop”la gitmek! (11.12.08 / perşembe)

Ağustos 2007'den beri Google Analytics tarafından takip edilen fablamaca'ya şu ana kadar 5.960 farklı IP adresinden giriş yapıldığını, bu 5.960 kişinin gerçekleştirdiği 8.410 ziyaret sırasında 14.127 sayfa görüntülediğini, dünya çapında 40'ın üzerinde ülkeden ziyaretçi ağırladığını biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da 21.Aralık.2006 tarihinde yayınlanan ilk hikaye dahil 77 hikaye yayınlandığını, bu 77 hikayenin altına 280 adet yorum bırakıldığını biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da ana sayfadan sonra en çok hit alan 3 yazının “Dünyanın En Güzel Düğünü”, “Paylaşamadığım Porno Yıldızlarını Sizinle Paylaşıyorum” ve “Beyaz Melek – Önyargının Sırası Değil” olduklarını biliyor muydunuz?

“Seviyorsan bırak...” geyiğine alternatifler:

Seviyorsan bırak, dönerse senindir, dönmezse başkasının...

Seviyorsan bırak, dönerse senin midir, dönmezse kimlerin olmuştur, kim bilir?

Seviyorsan bırak, dönerse tamam da, dönmezse rezillik!

Seviyorsan bırak, dönerse... Dönmez olum o kız bi daha!..

Seviyorsan bırak, dönerse bas tokadı “nerdesin orspu?!” diye...

Seviyorsan bırak, dönerse de açma kapıyı. Bi daa görmicem o kızı burda!

Seviyorsan bırak, sevmiyorsan bırak! Ne lan bu?!

Fablamaca logosunda yer alan siyah objenin bir ampul olduğunu ve bu ampulün siyasi bir duruşun simgesi olduğunu biliyor muydunuz?..

Bugüne kadar fablamaca'da 10 adet “akla düşen düşünceler” yayınlandığını, bunun 11.si olduğunu biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da yayınlanan son "akla düşen düşünceler"in 22.Haziran.2008 tarihinde yayınlandığını biliyor muydunuz?..

Bu dünyada görülecek öyle çok yer var ki, ömür boyu aynı yerde kalmak, akvaryumda balık olmaya benziyor... (Rakı şişesinde balık olsam...)

Uzun bir aradan sonra, bu seferlik de bu kadar... Yakında görüşürüz!

21.04.2009 / salı / 19:32 / masa / kucak üstü / oda / mayfield

youtube / MGMT - time to pretend

Sunday, 22 June 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080621 (Türkiye 89:59)

Dün gece aklıma düştü: Bu Türkler adam olmaz! İlla kalp krizi geçirtecekler insana! Ne bekliyosun son saniyeyi?! At şu golü erkenden!

Bisiklet turu yaptık geçende burada, yan komşumla! 8-10 mil gitmişiz, genişçe bi daire yapıp geri geldik. Düz yol yok bu coğrafyada: Tepe-vadi-tepe-vadi... Bazı yokuşlar öldürdü anlayacağınız ama inişler de bir o kadar muhteşem! Vızır vızır araba olmadığı için, taşrada olsak da tüm yollar düzgün olduğu için ve tüm çevre yemyeşil olduğu için daha da bir keyifli olduğunu farkettim bisiklete binmenin. Keşke kendi bisikletim burada olsaydı da, o da göreydi buraları. Pek severdi...

Ama bizim de genelde son 15 dakka gaza gelmek gibi bir durumumuz var. 3 maçtır son dakikada turnuvaya geri dönüyoruz! “Battal Gazi Sendromu!” Tokadı yiyolar, yiyolar; sonra "yeminimi bozdum uleyn!" edasıyla var güçle saldırıyolar. Teknik midir, taktik midir, anlamadım gitti. Bi de hep o son dakikalarda "kaybedicek bişii olmayan adam" moduna düşüyoruz, alıyoruz maçı. Örnek: 2002 dünya kupası. rezil olduk falan derken son anda gruptan çıkıp 3. geldik. Şu anda da ilk 4 içindeyiz kafadan! TEBRİKLER TÜRKİYE!

Bisiklet turu yaparken aklıma düştü: İlk bisiklet aldığım zamanlar. Benim ilk iki tekerlekli bisikletim ben lisedeyken geldi bana. Anca ikna etmiştim babamı ama sonunda almıştı canım benim! Hatırlıyorum, o dönem dağ bisikletlerinin patlama yaptığı dönemdi. BMX devri kapanıyor, ayakları yere yetişemediği halde kocaman bisikletlere binen çocuklarla yeni bir dönem açılıyordu. Daha küçükken de vardı bu çocuklardan. Benim yarım kadar ama dev gibi bi bisiklete biniyor. Hep tırsmışımdır o çocuk tipinden.
Neyse yeni dağ bisikleti dönemiyle vites de hayatımıza giriyordu iyicene. 18 vitesli bisikletler pek havalıydı. Herkes de onlardan aldı. Sonra 21 vitesler geldi. Çok fiyakalı bi olaydı. Halbuki arka tekerlekte 1 çark fazla, hepsi bu! Zaten şehrin göbeğinde yaşiyoruz. Yarışa mı katılıyon, dağ tepe mi aşıyon? Hepimiz 6-12 arası 3-5 viteste takılıyoruz. 21. viteste gidecek hıza nerede ulaşcan? Çocuk olmak komik şey. Olmayacak şeylere, olmayacak anlamlar... (Benimki de 21 vitesti ayrıca! Shimano!)

Askerde, lakabı “eşek ziken” olan bi üst devre, uzun dönem asker vardı, Kayserili. Muhabereye bakardı, telsiz odasından pek çıkamazdı gündüzleri. İşin kötü yanı, lakabın çıkışı gerçek bir olaya dayanıyormuş… Bre deyyus! Madem bi bok yedin köyünde, şeytana uydun, nasıl gelip anlatıyon bi de askerde?!

Bir de bu 21 viteslerin üzerine koldan vitesliler geldiydi. Görünürde vites yok, direksiyonun bi parçası gibi. Tuttuğun yerden ileri geri döndürerek attırıyodun vitesi, motorsiklette gaz vermek gibi. En prestijli olaydı. Çok kişi alamadı onlardan. Çok çocuk telef oldu bunlar yüzünden. Harika bişidi... Adiler!! Koldan vitesli...

Muhabere, teknik iletişim, bilgi aktarımı manasına gelen Arapça kökenli bi kelime. Askeriyedeki bölümlerden de birisi. Muhabereye verilen asker telsiz odasında iletişimi sağlar özetle. Ancak bu kelime dikkat ettiyseniz “muharebe” kelimesine çok benzer ki, muharebe, savaş anlamına gelmektedir. Askerde, biz kısa dönem 24 üniversite mezunu adam, hepimiz giderken doldurduğumuz formda muhabereyi, muharebe zannettiğimiz için işaretlememişiz. Sanıyoruz onu işaretlersek savaşa göndercekler. Aslında telsiz odasında çay, kahve, gazete takılıyosun mis gibi! =D

Amcamlarda geçen garip bir diyalog:

- İtalyadan 10 tane şehir söyle.
- Kolay! Roma, Milano, Lazio…
- Hop hop! Futbol takımları yok!..

Ardından:

- Venedikin niye futbol takımı yok?
- Suda oynayamıyorlarmış

Devam ediyor. Kuzen Baran buzdolabının kapısını açıyor ve:

- Dolaptan Archers şişesini çıkardım. Bitirip içine su doldurmuşlar. Kokladım, hayal kırıklığı kokuyordu…

Bitti. Ne içtiysek artık o gece?…

Grup 84ün ölürüm hasretinle adlı parçası var ya? O parça ben askerdeyken meşhur olduydu. 7/24 çaliyodu her yerde. Er ve erbaş gazinosu da denilen yemekhanemize ne zaman girsem bu çalıyo TVde. Duşa giriyorum, duştaki 2-3 kişi hep bir ağızdan bunu söylüyor; ben de katılıyorum aralarına. =) Şimdi o şarkıyı ne zaman duysam, varlığımın bir kısmı Nevşehire doğru çekiliyor sanki. Böyle bir an dokunuyorum Nevşehire. Soyuttan somuta doğru kayıyor gerçekliği. Kahvaltı edilen yemekhanenin kokusu, görüntüsü geliyor, o ekmek ve peynirin tadı ağzımda Metal bardaktaki çayın sıcaklığı… Beynin nesneler, duygular ve olaylar arasında kurduğu bağlar o kadar güçlü ve somut oluyor ki bazen, neredeyse geçmişe kısa bir yolculuk yapmanıza izin veriyor

Ne kapaklar gördüm, içlerinde kitap yok...

Robinhood kleptomanyağın tekiydi bence. Kılıfı da uydurmuş: Zenginden alıp, fakire veriyorum. Oooohh! Çok yaşa padişahım! (Bu arada hazır bu coğrafyadayken gidip şu Sherwood Ormanı'nı bi gidip göreyim diyorum...)

Ne kitaplar gördüm, içlerinde bi bok yok...

Ya bu Lost ne ayak?! Salak olduk iyice?! Dizi “fake” den geçilmiyor arkadaş! Sürekli ters köşeye yatıyoruz! Kime, neye inanacağımı şaşırdım! Ben'e inanasım var ama o pörtlek gözleri gördükçe yok diyorum, saçmalama!.. Jack'e de iyice bi gıcık kaptım zaten! Bu kadar inatçı olunmaz ki! Sayid'e biraz daha sempatik bakıyorum ama. Sonuçta coğrafyalarımız da yakın az biraz, belki ondan...

Hollanda da Rusya'ya elendi! Oha diyorum! Aslanlar gibi oynuyordu herifler, nazar değdirdim galiba. Kupayı alırlar diyordum. 2 sürpriz, Türkiye ve Rusya yarı finalde! Güzel turnuva oluyor. Kaçırmamak lazım.

Ya şimdi Rusya da sürpriz yaptı ya? Euro 2008'e bir Türkiye - Rusya finali çok yakışıklı olur be! Avrupa'da yeni düzen! =)

Saygı, sevgi...

21.06.2008 / 23:52 / cumartesi / oda / antika masam / kucak üstü
/ winamp – southcast radio – ambient chill
/ sushi club – takoyaki (octopus ball)
/ eviant şişesinde su – cup cake

resim: türkiye 89:59 - fab

Saturday, 31 May 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080531 (Sigara Öldürür)

Geçende aklıma düştü de, suyun mutlaka iyileştirici bir özelligi olmalı!
Biri bayılınca, fenalaşınca hemen "biri su getirsin!" diye bağırır ortama ağırlığını koyan kişi.
Biri çok korkar, hemen "su getirin!".
Moral bozuk diyelim. Gir duşun altına, takıl buruşana kadar. Düşün düşünemediğin yere kadar. (Küresel ısınmaya dikkat!)
Ya da in deniz kenarına, ohh ferahla, genişle. İçine girmesen ya da o senin içine girmese bile etkili mübarek. Belki de vücudumuzdakiyle bağlantı kuruyordur. İşin sırrı budur.
Belki de kadın hamile?! Ama bu sefer sadece su yetmez. "Su kaynatın hemen!" diye bağırır ebe hatun...
Demek ki kaynamış suyun iyileştirici etkisi çok daha büyük. Baksana bütün şişini falan alıp götürdü kadının.....

Bir mekanın lüks olması demek, kocaman, şekilli tabakların ortasına iliştirilmiş ufacık porsiyonlar mı demek?..

Kendi kablosuna takılmayan elektrik süpürgesi istiyorum!

İngilizce zor dil! Bunu şimdi daha iyi anlıyorum çünkü okumayı sökmeye çalışan 6 yaşında bi veletle yaşıyorum. Ve görüyorum ki, İngilizce saçma bi dil. Çocuk takır takır konuşuyor, alfabeyi biliyor ama okuyup yazmaya gelince kasılıyor. Neden? Çocuga "CAT" yaz diyorum (Kedi yani, ket diye okunuyo hani?) Zar zor yazıyor. Oku: "KET". Bir de hecelemesini istiyorum. Bunlarda hecelemek harf harf okumak. Çocugun cevabı doğal olarak "KEE, EEE, TTT". Ama aslında "Sİ, EY, Tİ" demesi lazım. Neden? Çünkü bu harfler alfabede bu sesleri veriyor. E sen "CAT" yazıyorsun, "KET" diye okuyorsun, "Sİ, EY, Tİ" diye heceliyorsun! Senin bi dediğin bi dediğini tutmuyor ki arkadaşım?! Çocuk ne yapsın?!..

Kendi kablosunun üzerinden atlayabilen elektrik süpürgesi istiyorum!..

Bazen kafamdan cümleler kuruyorum ama not almadığım için uçup gidiyorlar. Nasıl olsa o cümleyi ben kurdum, gene kurarım diyorum ama kuramıyorum. Asla kuramıyorsun. Bir kitap dolusu söz değil, basit bir cümle. Ama kendine ait bir enerjisi var. Aynısını yapamıyorsun asla. Arka arkaya eklenen kelimelerden ibaret değil cümleler. Yazının ve dilin anlam kazanmaya başladığı temel parçası. Kelimelerin enerji yüklenmiş hali. Kurma kolu çekilmis bir silah gibi. Görünüşte hareketsiz ama enerjiyle yüklü. Ve ben bu kadar cümle kurup gene de o cümleyi kuramıyorum. Neydi mna koyim yaa?!

Yada vazgeçtim! Kablosuz elektrik süpürgesi istiyorum!..

İstanbul'a gelebilirsem, babanemdem etli ekmek ve su böreği, bizim oradaki çiğ börekçiden çiğ börek, Selma'nın annesinden mantı, halamdan banduma! Hande'den sucuklu yumurta, annemden pirinç pilavı ve kuru fasulyee!! Sonra yaz geldi, ablamdan karışık kızartma, patates, kabak, ne varsa, köfte bi de yanına, üstüne sarımsaklı yoğurt ve domates sos, ohh! Sonra? Pohaça! Allah'ım pohaça ne güzel şeymiş! Yok ki burda ona muadil bişi! Sade pohaça, sokak pohaçası, sıcacık! Oooof offf!..

Ben bunları yazarken yulaf, çerez, kuru üzüm, yaş üzüm, yoğurt ve sütten oluşan bulamaç şeklinde kahvaltımı ediyorum... İroni diye ben buna derim!..

Bu sefer buldum! Ben kirlenmeyen ev istiyorum!

You gave me everything but that was nothing! (Sharon'dan, başkasına...)

MİNİCİK MACERA
Uçurumun kenarında, ayağını bir taşın üstüne dayamış, gözleri ufuk çizgisinde bir nefes aldı sigarasından...
Sigaranın dumanını tuttu içinde biraz da inatla, doktorun söylediklerini düşünürken. Tam sigarasını üflerken gökyüzüne doğru, aklından "hayat benle baş edecek kadar büyük değil..." diye geçiriyordu ki, ayağını dayadığı taş kaydı ve uçurumdan aşağı doğru düştü.
Tam o anda arkasındaki ağacın uçuruma doğru uzanan köklerinden biri imdadına yetişti. Tek eliyle köke tutunmuş, diğer elinde hala sigarası, uçuruma doğru salınırken sırıttı kahraman ukalaca. "Demiştim!" dedi bir kahkaha patlatarak.
O anda ağacın kökü koptu ve dalgaların dövdüğü kayalıklara uzuun uzun düştü. Gene de bırakmamıştı sigarasını elinden ve son düşüncesi de şu oldu bedeni denize karışmadan önce... "Bir nefes daha..."
(Bir arkadaşın babasına ithaf edilmiştir. Sigara hakkaten öldürür!)


Kültürel etkileşim yapacağız ya, geleneksel tatillerden falan bahsediyoruz buradakilerle. Kurban bayramları yok tabi bunların. Anlatıyorum, "sakrifays" diyorum, "kesiyoruz" diyorum, anlamıyorlar. Domuzu şişe geçirip döndürüyosun ama?! "NOEL, NOEL!" diyolar. "He" diorum ben de. Bi de burda Ramazan, "RAMADAN" diye geçio. Sonu davul efekti gibi. Hoş, burdaki nerden bilsin o efekti, gecenin 4'ünde, dan dan da dan dan!! Polis çağırırlar hemen!

Burada çocuklara sıcak çikolata götürüyorum oyun oynarlarken. Bizim çocuk olsa paşa çayı içer di mi paşalar gibi?!

Kafa komşusu... (Sinem'den.)

İstanbul'dayken chill out müzikler dinlemeye başlamıştım son dönemlerde. Radio Lounge, Eryka Badu, böyle sakin sakin. Şu an itibariyle 3 aydan fazla İngiltere'deyim. Mayfield adlı küçük, sakin bir İngiliz kasabasında. Ve farkettim ki Rock müzik dinlemek istiyor canım! Böyle bangır bangır, elktronun tellerine vura vura! İstanbul'un koşuşturmacası, stresi, gürültüsü yetiyormuş bana. Daha fazlasına ihtiyacım yokmuş o zaman diliminde. Buradaysa tam tersi, fazla sessiz-sakin bazen. Müzik, iç dünyamızla dış dünyamızı dengelemeye de yarıyor o halde. Ruhun gıdası işte...

Bir kez daha yazı gibi bişilerin sonuna geldik. Dediğim gibi, 3 ayı doldurdum burada. Özlediniz mi beni? Esen kalın tamam? Ben bilmiyorum nasıl yapılıyo o ama... Deneyin yani.

31.05.2008 / cumartesi / 19:36 / mayfield / ev / oda / kucak üstü
fincanda kahve / evian şişesinde su
windows media player / deja vu - never
resim / sigara içen adam - fab

Friday, 2 May 2008

Akla Düşen Düşünceler No:20080501 (Behçet Spor)

  • Temel mantık paydasında orjialine uygun hata yapmak:

Mesela şöyleki;

Bilbortta gördüğüm "ender'e gelen, kışa mutlu girer." ilanını saniyelik bir bakış anında "ender'e gelen, kışa montlu girer." okuyup, "bunlar ne diyo lan?" diyip tekrar bakıldığında kendi kendini göt etme durumu...

Hani kışa montlu giren üşümeyecegi için mutlu olur ve böylece de kışa mutlu girmiş olur. Yaptığın hata aynı mantık paydasındadır ve orjinal anlamda fark yaratmaz.

Gibi... (Ben niye böyle şeyler düşünüyorum ya?)

  • Hayat yürüyen merdivenlere benziyor. Sen dursan da o gitmeye devam ediyor. Geriye dönmeye çalismak çok zaman boş çaba. İleriye gitmekse her zaman karlı değil. Koşup treni yakalayabilir yada yuvarlanıp kafa göz patlatabilirsin... E hayat da kaçan trenlerin bi bileşimi değil mi zaten?..
  • Öyle sarılmalıktı ki, ölesiye neredeyse…
  • Metrodan yukarı çıkarken herkesle birlikte yürüyen merdivene yığıldığınızda ve solunuzda bomboş bir merdiven olduğunu farkettiğinizde sizde de bir tembellik hissi uyanıyor mu? (Bana hiç bakmayın. Ben yürüyen merdiven kullanmıyorum…)
  • “Very Vanilla Latte” tadında dudakları vardı...
  • Burada biraz uzak kaldım haberlerden, olaylardan, gündemden. Ama pek de şikayetçi değilim. AKP yok, ekonomik kriz geldi geliyor muhabbeti yok, saçma sapan programlarla oluşturulan sahte gündemler, gereksiz magazin haberleri yok... Güzel yani. Aha 1 Mayıs da geldi. Kimsenin çatıştığı yok bu küçük kasabada... Bakıyorum, Taksim'de işçilerle polis gene kaynamış birbirine... Nasıl bayramsa artık bu? Pek hoş olmayan fotoğraflar gördüm nette Türkiye'de 1 Mayıs adına. Her zamanki gibi. Burada, tüm o saçmalıktan uzak olmak güzel. En azından bir süre. Biliyorum bu kafayı kuma gömen deve kuşundan farksız ama cehalet en büyük mutluluk! Gözünün önünde olmuyorsa bu olaylar, etkisi azalıyor bir nebze. Sonsuza kadar saklanamayacağımı bilsem de... Bütün işçilerin “İŞÇİ BAYRAMI” kutlu olsun!
  • "Bir osuruk, bin doktora bedeldir." Ulan ne laf bee!..
  • Var mısın yok musun programında kutu açan kadınlardan biri, yarışmacının kazanmasını istediğini ve kazanamazsa çok üzülecegini belirten bişiler zırvalarken cümlesinin sonunda “mutluluğumu da tıkadın bana!” dedi. O ne demek ya?! “G.tüme soktun” der gibi…
  • Bi insan evladı sabahın 6'sında uyandırılır mı yaa? Yazıktır! Günahtır!..

  • Bu arada 2 aydır İngiltere'deyim. Tam olarak 63 gün hatta! Nasıl geçti ben de bilmiyorum. İyi bişi heralde bu di mi?.. =)
  • Annemle babam da gitti Marmaris’e yerleşti, köpeğimiz Goldie’yle birlikte. Emeklilik hayatına geçiş yapıyolar yavaştan. (Herkes maşallah desin!) Artık keyifleri nasıl yerindeyse, kavgaları bile kavgaya benzemiyo. Kavga konularını açıklıyorum: “Sen benim helvamın fıstıklarını yedin”, “Yok efendim soğanın cücüğünü en sona ayırdıydım da sen götürdün.” vs. Özetle, “helvanın fıstığı, soğanın cücüğü”. Allah herkese böyle anne-baba, her anne-babaya da böyle kavga sebepleri versin. (Amin!) Bizimkilere de uzun ömür ve bol saadet… (Hep beraber: Amin!..)
  • Aslında hergün 6'da kalkcaksın, 9'a kadar bütün işlerini halletceksin. Gün 2 kat uzamış gibi oluyo olum!
  • Geçenlerde bu seneki Kasdav'da çalışan bir arkadaşım anlattı. Kasdav, Liseler Arası Müzik Yarışması. Bu sene Bilgi Üniversitesi düzenlemiş. Kayıp bir gençlik gördüğünden söz ediyordu organizasyonda. Çalisan erkeklerden birine bir kız gelip "ONS'ye var mısın?" diye sormuş. Çocuk da kalmış tabi, "o ne öyle?" demiş. Meğer One Night Stand dediğimiz tek gecelik takılma muhabbetinin kısaltılmışıymışş... Yani arkadaşimız gençliği yakından takip etmediği ve gerekli sözleri bilmediği için treni kaçırmış. =D Ama tabii buradan mesaj da vermemiz gerek. Burada asıl önemli olan 17 yaşinda bir kızın böyle bir teklifi yapabiliyor olmasıdır. Kullanılan dil de ayrıca ilgi çekicidir. ONS nedir ya? OGS gibi. Otomatik Geçiş Sistemi! =D
  • Komedi gösterisinde yanındakinin tepkilerini gözlemek... Var öyle bişi! O hangi esprilere daha çok gülüyo, hangilerine gülmüyo... Merak ediyoruz. İnsanoğlu bi acaip!
  • Doğmak, büyümek, üremek, ölmek... Bu mu lan hayat?! Hadi üremeyi geçtim, bu mu lan hayat?!
  • Şehremini'de Behçet Spor vardır. Ben orada büyüdüm, Şehremini'de. Orada büyüyen her çocugun Behçet Spor'a bi kez uğramışlığı vardır en az. Küçücük, belki 15 m2 bi dükkan. Belki hiç değişmedi yıllardır. Behçet abiden önce babası Şevket amca vardı, o kadar. Ve geçen gün düşündüm de, ben burada, gelmeden önce Behçet Spor'dan aldığım ayakkabılarla futbol oynuyorum. İngiltere'de! Yani Premier Lig'de falan değilim ama olsun. İngilizler'e karşi Behçet Spor'dan aldığım ayakkabılarla oynuyorum! Bu da Behçet Spor'un futbola, spora katkısı belki de. Küçük, müçük! Belki de Behçet Spor o kadar küçük değil...
  • Domatesi ketçaba banmak mı daha saçma, yoksa patatesi patates püresine banmak mı?
  • Feysbuk yazarken elim sürçtü, geysbuk oldu...
  • Dikkat ettim, burada hiç çimlere basmayın tabelası yok. İngiltere'de ve gördüğüm kadarıyla Avrupa'da yani. Ve insanlar çimlere basıyor. Bizim orda heryerde çimlere basmayın tabelası var ama insanlar gene de çimlere basıyor. Demek ki insanlar hep çimlere basıyor! İnsanlar çimlere basmak istiyor! Her nerden geldiyse bi zihniyet gelmiş bizi betonun, asfaltın üzerinde tutmaya çalisiyor. Doğaya karşi geliyor! Basabildiğiniz çime basın arkadaşim! İnsanlık hakkımız bu bizim!..
  • Herkese nice yıllar!! (3 Mayıs doğum günüm! =))
01.05.2008 / perşembe / 23:04 / fingal house / mayfield
/ çalışma odası / bilgisayar
/ southern fm

Sunday, 30 March 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080330 (İngiltere)

  • Ben böyle rüyanın mnakoym e mi? İngiltere'de Au Pair olabilmek için vize başvurusu yaptım Ankara’da, geri dönüyorum. Gece otobüste uyumuşum. Artık nasıl kafaya taktıysam, rüyamda pasaportumun geldiğini görüyorum. Vize vurulmuş mu derken ne göreyim? Pasaport açık, vizenin vurulacağı sayfa dimdik duruyor ayakta. Masa üstü takvimi falan gibi bişi sanki. Vize sayfasının üzerinde de nal kadar bi asma kilit! Bi de biletiniz satıldı diyo altında. Benim uçak biletimi de başkasına satmışlar. Artık bilinçaltı nasıl allak bullak olduysa? Güya benim gelmemem için her yola başvurmuş, pasaporta kilit vurmuş adamlar. Rüyalar tersine çıkar demek istiyorum. Bir de nasıl gümbür gümbür geliyorsam artık, adamlar üst düzey güvenlik önlemleri almış. Sevinmem lazım sanki biraz. Hani Çin Seddi, Çinliler’in azmini gösterdiği kadar, Türk’ün saldığı korkuyu da temsil eder ya? Onun gibi. (Biraz züğürt tesellisi mi oldu ne?) Gerçi rüyada böyle düşünmüyorum. “Dava edicem şerefsizleri! Tazminat davası açıcam! Hakarettir bu!” falan diye bağrınıyorum. Otobüste aynı sinirle uyandım. Muavin yakınlarda falan olsa tartaklıcam nerdeyse. Nal gibi asma kilit yaa! Metalik, parlak, İngiliz işi böyle. Gözümün önünden gitmiyo şerefsizim! (Ama şu an 1 aydır İngiltere'deyim ve bu yazıyı İngiltere'den yayınlıyorum, ironiye gel! Eheuheuheheu diye gülmekten kendimi alamıyorum. Tüm bu resimleri ben çektim ehuhehehuehhe!)

  • Londra'da, Oxford Street'de yürürken 73 no'lu otobüsü görmem ve "Aha Florya otobüsü!" diye atlamam... (73 Florya mıydı, Şirinevler Metro muydu yav?..)
  • Buraya ilk geldiğim hafta Royal Tunbridge Wells'de Westfield isimli büyük bir alışveriş merkezi zincirine ait Royal Victoria Place alışveriş merkezine gitmiştim. Çok şik ve güzel bir mekan. Bir sürü büyük mağaza ve cafe var içeride. Ayrıca burada yürüyen merdivenler de çok zevkli! Çünkü dişi nüfusun büyük çoğunluğu dekolte giyinmeyi seviyor! =)
  • Burada otobüsler ve trenler zamanında geliyor! Tabeladaki saatleri görmeniz lazım. 13:10, 14:40 falan değil. 12:06, 13:17 şeklinde. Dakikası dakikasına! Ve geliyor da otobüs. Çok acayip! Hem Londra'dan da bahsetmiyorum otobüs derken. Mayfield ve bu civardan bahsediyorum. Buralar East Sussex olarak geçiyor aslında. Taşra yani. Gel gör ki deli gibi pahalı. Buradan Çapa-Taksim kadar bir mesafedeki Royal Tunbridge Wells'e gidiyorsunuz; gidiş dönüş otobüs bileti 5 pound! 12-13 Lira yani. 12-13 Lira'ya ben tüm İstanbul'u gezerim, boğazda tur da dahil. Çapa-Taksim arası otobüs 1,30 Lira, dolmuşlar da 1,85 Lira idi ben bıraktığımda. Yani 8-10 kat daha pahalı burada yolculuk. Zira Londra'ya giden trenler de öyle. Hava alanından Piccadily Circus'a yaptığım ilk metro yolculuğumda Oyster Card alıp 7 pound falan ödemistim sanırım bilet için. Geçenlerde de "Young Trail Card" dediklerinden aldım, içine 10 pound koydum, istediğim kadar gezebiliyorum tüm gün. Çok kullandıkça kar edebiliyorsunuz biraz ama gene de epey pahalı. Bilmek, ögrenmek gerek. Yoksa elin gavuru gözünün yaşina bakmıyor...
  • Mayfield, High Street'de yürüyorum. Baktım amcanın biri büyükçe bir arabayı iki arabanın arasına park etmeye çalisiyor. Bir ileri, bir geri. Aklıma ne geldi dersiniz? "Gel abi gel, gel, gel, gel! Sağlı gel, sağlı! Gel öyle! Gel serbest burası gel! Gel, gel, gel, gel, hooop! Tamam topla şimdi, topla, topla, topla, topla..." Ehehehehe! Şu Türkler yok mu? Çılgın Türkler! =)
  • Schengen Vizesi almak için İsveç (Sweden) Konsolosluğuna, Londra'ya gittim. Elimde maps.google'dan harita çıktıları. Neyse vardım sokağa. Bir an elimdeki adresin olduğu yerde Switzerland Embassy tabelasını gördüm. 2 gündür bu hatayı yapacağım günü bekliyordum zaten. Stokholm'e gideceğim aslında. İyi de Stokholm neredeydi? Sweden, İsveç mi demek? Peki İsviçre? Hangisi Schengen ülkesi? Switzerland neresi öyleyse? Hangisinin futbol takımı iyiydi? Henrik Larsson nerede oynuyordu? Bayraklardan hatırlasana oğlum!

Neyse bu kafa karışıklığıyla gittim sonunda kapıya, adres doğru sonuçta. Herhalde ben isimleri karıştırmıştım. Zaten coğrafya bilgisi berbat, doğal yani. Switzerland olmalı benim gideceğim yer. E iyi de onlar Schengen'e üye değil? Ben Schengen'e başvurmak için evrak topladım! Çok fena sıçtım! E hostel ayarladık bi de? Ya da sadece yanlış adrese geldim. Hassiktir diğerini nasıl bulcam şimdi? İnternet de yok?!

Her gıcık konsolosluk gibi kapı kilitli. Ben kapıyı zorladıktan ve ulan napcam acaba diye etrafıma bakınırken bir ses peydah oldu: "Mey ay help yu?" "Ne istiyosun?" diyo heralde. "Şengen mengen" dedim. "Biz tanımayız, bilmeyiz." dedi. Yaa aslında hakkını yemiyim, sesin sahibi çok iyi biriydi. "Ben bi isim hatası yaptım galiba?" dedim. Bana "Sividişe mi gitcen sen?" dedi. Ben de "He gurban." dedim. "Caddeyi geç, sağa dön, 15 m yürü." dedi. Meğer 2 bina karşi karşiyaymış! Ben doğru haritayı çıkarmışım ama köşeyi dönünce küçücük bir tabelası olan İsveç konsolosluğunu es geçip, ilerideki İsviçre Konsolosluğuna gelmişim. E karışma potansiyeli bu kadar yüksek iki ülkenin konsoloslukları karşi karşiya konur mu? Bence bilerek yapıyorlar! Akşam iki konsolosluğun güvenlikçileri "bugün ne şaşkolozlar geldi bi bilsen" diye hikayeler anlatıp kahkahaları patlatıyorlardır en yakındaki pubda biralarını tokuştururken...

  • Burada bir beğendiğim olay da pub kültürü. Küçük-büyük, lüks-salaş her çesit pub var. Genelde gidip bira içtiğin rahat mekanlar. Herkes sohbet muhabbet. Bazılarında çok başarılı ve geleneksel yemekler de var. Mayfield başlıklı yazıda bahsetmiştim The Middle House'tan. Bir de dikkat ettim, isim olarak şunun kolları, bunun kolları tanımlamaları çok kullanılıyor. Mesela Carpenters Arms (Marangozun Kolları), Blacksmith Arms (Demircinin Kolları) gibi. Hani kollarıyla sizi sarıp sarmalar gibi, sıcak bir ortam. E öyle de hakikaten. Burası İngiltere olduğu için pubda insanlarla maç izlemek çok keyifli. Bira fiyatları da gayet iyi. Tuttum ben bu pub olayını. Bizim meyhane ortamını aratmıyo işte... Üstelik sadece erkeklerle dolu değil! =)
  • Fatih Mıstaçoğlu, İngiltere'den bildirdi! Saygılar, sevgiler, patlıcanlar Türkiye!
30.03.2008 / pazar / 22:30 / kucak üstü / fingal house / mayfield
/ heineken - cherry domates
/ björk - isobel


resimler: fab

Tuesday, 26 February 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080226 (ananem)


  • Gece Şehremini Lisesi’nin sokağından evime yürürken geriden gelen sokak lambasının ışığı, kendi uzuuun gölgemi yere düşürürken yaklaşmakta olan sokak lambasının oluşturduğu kısa boylu gölge birden yanı başımda bitiverince “bu ne amk?!” diyerek yana sıçramam… Yani? Kendi gölgesinden korkan adam işte…

  • Geçen Met Üst yazmış. “Gençken Atamız da görsün diye sevgiliyle Taksim’de anıtın önünde buluşurduk” diye… Doğru valla! Eskiden buluşma noktaları Anıt yada AKM idi. Şimdi Burger King yada McDonalds’ın önü oldu. Ufaktan ufaktan bizim için çok önemli olan şeyleri yitiriyoruz da bir türlü uyanamıyoruz sanki…
  • Allah’ın sopası yok! Bi yerden eve dönüyorum. Kulağımda mp3 çalar. Placebo çalıyo. Tam da every me every you çalmakta. Ezan okunmaya başlamıştı. “Sağ kulağım açık, bişi olmaz” diyerek tek tarafı kopuk kulaklığımı tekrar taktım kulağıma. 2 adım attım. Kaldırımda park halindeki bir motorun yanından geçerken birden bire kulaklık hem kulağımdan, hem de cebimdeki mp3 çaların üstünden söküldü gitti. Bi döndüm arkamı, motorun direksiyonunda 2 tur atmış halde sarılı duruyor kulaklık. Elle yapsan bu kadar olur. İnceden de sallanıyo böyle, “bak buradayım” dercesine. Dönüp aldım kulaklığı, yola bi döndüm, karşımda caminin minaresi! Müezzin okuyor! “Tamam” dedim, “dinlemiyorum. Afedersin…” Kendi gölgemden korktuğum yer de bu kaldırımın hemen yol hizasıydı. O sokakta bişi var…
  • Şu beynini kenara çek biraz. Hiç bişi göremiyorum!..
  • Hepimizin isimleri var. Birbirinden farklı olsun diye soy isimlerimiz var. Gene de bizimle aynı isim ve soyisime sahip tonlarca insan var. Ama dünyadaki her e-posta adresi benzersiz. Ne acayip di mi? Teknoloji bize galip gelmiş gibi…
  • Benim ananem (anneanne) melek gibi bi insandı yaa! Öldükten sonra melek olmuş olabilir bence. En azından bizim departmandan (fani dünya) alım yaptılarsa kesin almışlardır onu diye düşünüyorum. Şimdi ben bunu yazarken beni izleyip “anam yavrum daaaa” şeklinde, meşhur sevme sözcüğüyle sesleniyordur bana. Hey gidi “17 benli Şadiye”! Sen “çok yaşa” e mi?.. (Şadiye Kaynak’a tüm sevgimle…)


  • Geçen cmylmz’a gittik. Espriler eski gösterisiyle %70 çakışıyordu ama gene de altımıza sıçayazdık gülmekten. Çıktıktan sonra dedim ki birkaç gün mizahi bir yaklaşım denemeyeyim. Ne yaparsan yap esinlenirmişsin gibi geliyo. E anam şov, şov diil ki! 3,5 saat! Bitti diye çıkıyosun, gidiyosun. Bünye içinde 1-2 hafta daha dönmeye devam ediyo kaset. Çok fena…
  • Şirketlerde kriz yönetimi diye bişey var. Nası yönetiliyo ki kriz? Yönetebiliyorsan neden kriz? Belli ki yönetemiyosun, bizi yiyosun. Çok kaotik…
  • Bir de Cem Yılmaz’ın “5 maddede Anadolu rock” diye bir öğretisi var. Dinlemeniz lazım! =D
  • Sizin hiç metronun yada otobüsün camından yansıyan güzeli keserken göz göze geldiğiniz oldu mu? Benim hiç olmadı…
  • İştahı bol olanlar! Yemek için yaşayanlar! Çok yemekten şikayetçi olanlar! Zayıflamak mı istiyorsunuz? Size bir tavsiyem var: Az ye biraz eşeğin evladı! Hadi bakalım. Çıkın şimdi mutfaktan… (Ata Demirer yazısından sonra gelmesi de çok acaip oldu hee. Tamamen ayrı yazılmış yazılar halbuse…)
  • Acıbadem kurabiyesi ve az şekerli sütlü neskafe. Off diyorum!.. (Ülen bi az ye diyosun, bi acıbadem kurabiyesi diyosunn! Tutarsız mısın nesin?!)
  • Asıl soru, “1 kilo pamuk mu daha pahalıdır, 1 kilo demir mi?” bence. Ona bakmak lazım. Yoksa önce düşmüş, sonra düşmüş sana ne?..
  • Geçen feysbuktaki süper duvarıma bir mesaj geldi. Türkiye’nin yeni tanıtım videosu eklenmiş mesaja ve mesaj şöyle:
“MUTLAKA İZLEYİN VE İZLETİN!!!!!!!!!!!
Herkese gonderin...gormeyen kalmasin!!
Turkiye`nin yeni tanitim videosu!
EXCELLENT!!!!”

İyi güzel hoş da… Madem böyle milliyetçi gibi, Türk damarı kabarmış bi halde mesaj atıyosun… Sondaki “excellent!” ne ola ki? Nesin şimdi sen? Ben bilmiyorum senin ne olduğunu. Bence sen de bilmiyorsun. İnan, bilmek de istemiyorum ben…

  • Yaşımız genç değil, geç hiç değil…
  • Bilinmeyeni gidip keşfetmek ve başının çaresine bakmak. Hayatın özü budur gibi geliyo bana…
  • Bu son 2 satırı ben daha önce yazmıştım. Yayınlamak bu güne nasipmiş. Londra'ya gidişimden bi kaç gün önce... =) İstanbul'a iyi bakın. Dönünce burayı çiçek gibi bulucamm!..
26.02.2008 / salı / 18:29 / ev / bilgisayar
/ placebo - taste in man

resim: fab

Friday, 1 February 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080201 (forvırtma şu mailleri artık!)


  • Yol boşken bile kırmızı ışıkta bekleyen idealist toplum insanlarına bayılıyorum. Tutup öpesim geliyor! Saflarım benim. =)
  • Futbol bir tutkudur. Halı saha ise tutku ve geyiğin uygun oranlarda karışımı…
  • Geçen Altay Öktem köşesinde bahsediyordu. Dizüstü bilgisayar neymiş, dizin üstünde durmaz ki bilgisayar diye. Haklı! “dizüstü” dediğiniz bilgisayarı koyduğunuz yerden alın, kenara koyun. Aynı yere bi kızı oturdun. Nereye oturdu kız? “KUCAĞA!” Yaaa! Olsa olsa “kucak bilgisayarı” o. O da olmadı, “kucaküstü”! Daha aşağısı valla kurtarmaz…
  • Magazin programcıları! Sözüm size! Kimin eli kimin kötünde diye tepelerinde 10 kiloluk kameralarla kameramanları koşturcanıza bi işe yarayın ulan! İzleyen ev hanımları zevzekliklerinden, izleyen erkek bozmaları da “bir çıplak baldır görürüz” diye abazanlıklarından izliyo sizi. Utanmıonuz mu hiç? Alın size fikir: Feysbuk diye inliyo ortalık! Ünlüler de çıkıp çıkıp “Aaa ben girmedim hiç öyle bi siteye. Yalandan konuşuyo başkası benim yerime.” diyip duruyolar. Alın kameranızı, mikrofonunuzu, sorun cümle ünlü aleme. “Feysbuk’ta var mısın yok musun kardeşim sen?” diye. Yoksa açık açık söyler abi, abla. Meraklısına da, ünlüsüne de bi faydan dokunmuş olur. O deyyus da her kimse , konuşamaz bi daha kimseyle! (Onu da bi yakalarsam yedi sülalesini silkelicem hakkaten! Ne puştun evladıymışsın be? Adam gibi bi site bulduk, eşeğin kötüne su kaçırmasanız olmaz!) Magazin eblekleri! Bu size son ihtarım. Bi akıllanın artık yaaa! Yıllardır flaş flaş flaş! Şok şok şok! Şokacam hakkaten!
  • Dişlerimi yemekten hemen sonra fırçalamayı hiç sevmiyorum ama sevişmeden hemen önce fırçalamaya ÇILLLDIRIYORUMM!
  • La bi yorum yazın olum! Korkmayın bu kadar! Bakıyorum. Bi sürü giriş var siteye. Karalayın bişiler. “Ben buradaydım hacı!” yazın. Havalı olsun diye İngilizce yazın? “Falanca vaz hiyır…”
  • Beyin düz çalışır. Bir cümle çıkıyorsa dışarı, onu çağıran bir şey mutlaka vardır dışarıda…
  • Yaa bu forvırt meyilleri şimdi de feysbuk supırvoluna bulaştı! Saçma sapan şeyler geliyo! Yok “bu arkadaşlık çiçeği, umarım sen de bana gönderirsin” falan! Sen hiç bana gönderme, hepten sende kalsın çiçek! Salak mı ne? “Bunu 333 kişiye forvırt edersen vallahi şansın açılcak, koca bulcan, götüne talih kuşu koncak, kafana şans su aygırı düşcek!..” Bence insanlık tarihinin en tehlikeli virüslerinden biridir bu. Devlet olaya el koymalı! Forvırt meyilini forvırt ettiği anlaşılan kişiye 102 yıl ağır hapis cezası istemiyle dava açılsın!..

  • Bahane üretmeye başlamak, kaybetmenin yarısıdır…
  • Böyle biri, karşısındakine sinirlenip “Kes ulan! Ne zaman konuşacağımı sana mı sorcam?!” diye çıkışır ya? E bunu derken de karşı tarafa sormuş olmuyo mu? Çok saçmaymış hee! =)
  • Geçenlerde Smirnoff’un “Smirnoff Experience” kisvesi altında düzenlediği Russian Disco Parti vardı. Shantel diye bi dj çıkıyo vs. Organizasyon da bizim arkadaşlara ait. Verdiler davetiyeleri elimize, gittik. Davetiyelerde de ikişer tane içki kuponu var. Gece de Smirnoff’un olduğu için yer gök votka. Bizim kuponlar bitti. Organizatör arkadaşlarımdan Bedir’i buldum. Dedim “Davetiye var mı?” Gülümseyip “İçki mi alcaksınız?” dedi. Bi an gözünde şeytanı gördüm! Çıkarıp 5 tane davetiye verdi çantasından. Yani 10 adet içki kuponu… Gecenin sonu pek hayırlı olmadı tabi Yako ve benim için. =)
  • Radyonuzdan 102’yi ayarlayın. (Herkes biliyodur gerçi de) Radio Lounge 102. Harika bir kanal…
  • Geçen annem kuru patlıcan dolması yapmış gitmeden önce. Off diyorum. Sever misiniz?..
  • Geçen öyle skindirik bi tv programı izliyorum. Arada çok güzel bir söz söylediler, paylaşayım dedim: “Ön yargıları kırmak, atomun çekirdeğini kırmaktan daha zordur. – A. Einstein” Şu ön yargılı olmakla ilgili yazdığım “Beyaz Melek” yazısına cuk oturdu. Eyvallah Albi!
  • Ben yazılarımı mayalıyorum. Valla! Yazıyorum ben böyle. Sonra mayalansın diye etrafını sıcak havluyla falan sarıp bırakıyorum bilgisayarda. Sonra akşama yada ertesi gün açıp bakıyorum. Maya tutmuşsa okuduğunda güzel geliyor yazı. Tutmamışsa “aman ne saçmalamışım heee!” diyosun. Yazı mayalanmışsa, ver elini fablamaca…
  • Anadolu liseleri neden “Anadolu” lisesi?..
  • Çorap dediğin ayağı saracak arkadaş! Hani bazı çoraplar vardır, böyle bi bollaşır. Sümük gibi olur! Gene de hızla evden çıkarken çekmecede bir tek o kaldığı için giymek zorunda kalırız. Sonra botun içinde falan o çorap böyle aşağılara doğru kayar. Ayağınızın altında toplanır. Hatta bazen çorabın tüm goncu topuğun altına kadar iner, topuk ve ayakkabı arasındaki sürtüşmede tutunamadığı için. Bunu fark edersiniz. İşaret ve başparmak marifeti ile aşil tendonun kenarındaki boşluklardan faydalanarak botun içine girer, çorabı ustaca yakalar ve çekersiniz. Ayağınızın altına toplanan çorap yeniden dümdüz oluverir. İşte o an, harika bi an benim için! Yenilenmiş, yeni bir ayak sahibi olmuş, duştan yeni çıkmış gibi hissedersiniz. Aydınlanır, tazelenirsiniz. Bomba gibi dönersiniz yürüyüşe. Bir buçuk saattir tuttuğunuz 3 adet Arjantin bira yüzünden ucu ucuna eve yetişip tuvalete bir şelale, bir çağlayan misali patlamak da buna eştir benim gözümde…
  • Sizin hiç eski yada mevcut kız arkadaşınızın en yakın arkadaşından böyle ufak ufak hoşlanıp, “ulan belki ileride olur” diye gelecek planları yaptığınız oldu mu? Benim hiç olmadı…
  • Kafam t.şak gibi oldu… (Çapa’da bi evden…)
  • "İçimden" y.rrak kafası demek istiyorum! (2 saatlik çaba sonrası henüz projeyi kaydedemeden kilitlenen windows movie maker'a bu şekilde bağırdım... Ardından düzeldi ama! Akıllı ol Microsoft!)
  • Seks filmlerinde penis ve vajina gözüküyorsa porno, zaman zaman vajina uzaktan görülüyorsa erotik, sadece göğüs ve popo görülüyorsa show tv gece yarısı kuşağı mı oluyor?..
  • Liseli ve üniversiteli arkadaşlar! Sözüm size! Hani masa başında dersinizi çalışırken içinizden bir ses “şuraya biraz uzanayım da öyle daha rahat okurum” diyo ya? O yalan biliyonuz di mi? Uzanarak rahat “uyunur”; okunmaz… =)
  • Bu sene katıldığım 1 haftalık bir tekne turunda koçluk yaptığım çocuklarımdan biri olan Murat’la konuşuyoruz MSN’den. Çılgın bi çocuk zaten. 12-13 yaşında en sevdiği film God Father, deli Marlon Brando, Al Pacino taklidi yapıyo vs. Neyse okulundan bahsediyo bana. Başka sınıftan bi çocuk öğretmeninden tuvalete gitmek için izin almış, dalmış bunların sınıfa! Kızın birine çıkma teklif etmiş! =) Ben de dedim hoca herhalde aldı cetveli, çekti dayağı buna. Hoca kızmak için kalkarken gülmekten yere yıkıldı diye devam etti. Dedim o zaman filmlerdeki gibi tüm sınıf alkışladı ve alkışlar arasında öpüştüler. Hayır dedi. Kız hareket çekip “bok” demiş. =D Gerçek kesit olmuş o zaman bu dedim. Sonra devam etti. Çocuk aklına gelen her sapıklığı yapmış sonraki gün. Kızın önünde 31 bile çekmiş anlattığına göre. Sonra kız bunu dövmüş! Çocuk da utancından okula gelememiş ertesi gün.=D Yeni nesil alem yaa! Biz anca saçını falan çekiyoduk kızların. En uç aktivitemiz sıranın altından popoya kalem batırmaktı...
  • Eskiden “İstiklal Marşı’nı tersten okutmak” diye bir şey vardı, bilir misiniz? Orta okul ve liselerde… Erkekler iyi bilir! Yumurtaları mengeneye koymak diyim işte ben size. Türk gencinin icadı işte. İşkencesi bile milliyetçi! =D
  • Ocak da bitti şaka maka. 2008 tüm hızıyla kaptırdı gidiyo hani. Haydi görüşürük...
01.02.2008 / cuma / 02:04 / ev / bilgisayar
/ bardakta elma suyu - fıstık ezmeli ekmek
/ haybeden halı saha maçları vol.11'den hemen sonra...
resim: fab

Wednesday, 9 January 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080109 (Zuleyka)


  • Geçen aklıma düştü de… Karikatör diye bişi yok di mi lan?..
  • Sıvı sabun gibi üstten basınca sıktırmalı diş macunu olsa ya? Adı da “UBS Toothpaste” olsun, havalı olsun diye. (UBS: Üstten Basınca Sıktırmalı.)
  • Bir tarife değişikliği için beni 2 gün oyalayan, mesaj üstüne mesaj attırttıran (ne tırt bi kelimeymiş bu da ya?), üstüne “24 saat sonra işlem tamam” gibisinden mesajlar göndererek beni çıldırtan, 24 saat sonra da hala “EVET yazın gönderin, bu sefer valla tamam” falan diyerek beni zıvanadan çıkaran Turkcell’e nerem girsin?! 24 saat sonra geçireceksen hiç geçirme birader! Bana o an lazım! Hadi hatlar yoğun olsun, 2 saat sonra tamamlansın işlemim.

“Ne var ki bunda, ne acelen var?” diyeceksiniz. İlk defa bir tarifeden adam gibi yararlanabilecektim çünkü. Havaalanında transfer yaparken sürekli telefon konuşması yapıyordum ve aradığım herkes Turkcell’di. Şu 50 kontöre 1 saat konuşma olayını diyorum. Gel gör ki Turkcell beni tarifeye geçirene kadar 250 kontör harcandı gitti. 50 kontörle halledecektim oysaki. Bence bilerek yapıyorlar!..

  • Ulan arkadaş! Bi kere de yağmurda ıslanınca saçları süper şekil alan, seksapeline seksapel katan ben oliim ya! Bi kere yaa!
  • Peki ya 2 gün uğraşıp geçemediğim tarifeye girmek için web sitesinden başvurduğumda tekrar “24 saat sonra” mesajını görmemle birlikte ”.rrrussspu çocuklarııı!” diye bağırmaya başlamam ve o anda “Tarifeniz tamam. Güle güle konuşun.” mesajı gelmesi? İnsan düşünüyor: Acaba yok yere mi küfür ettim? Yoksa o küfrü etmesem bile o mesaj çat diye gelir miydi?.. Bence gelmezdi. (Baran şahit!)
  • Dışarıda şakır şakır yağan yağmurdan ıslanıp, hemen akabinde kendinizi dar attığınız tuvalette suların akmadığını görmek ironi değil de nedir?..
  • Kurban Bayramı’nda kavurma ve nohutlu pilavın yanına da ayran çok nefis yakışıyo yalnız…
  • Are you muslim to yourself? (Pazar kahvaltısında labneyi önüne çekmiş yumulan bana, ablamdan…)
  • Peki ya tüm günü akbilinizle o otobüs senin, bu tramvay benim aktara aktara geçirdikten sonra apartman kapısına akbil basmaya çalışmak?.. Dikkatli olun, üstünüze örs düşer alim Allah…
  • Şimdi fark ettim. Vörd’de yazı yazarken vörd bazı kelimeleri otomatik düzeltiyor ya hani? “Allah” yazdığınızda otomatik olarak büyük harf yapıyor onu vörd. Çok şaşırtkanç bişi diil mi?..
  • Ya bu makyaj dediğin şey, bildiğin yüzünü gözünü boyamak hee…
  • Peki hayatımızdan sıkılıp yeni bi hayat istesek, eskisini getirene, 2008 model gıcır gıcır yeni bi hayat %50 indirimli olsa mesela?..
  • Peyote’de Ersin’e rastladım (Karabulut). Yanına gitsen gidemezsin. Yani gitsen gidersin de… Ben gitmem. Aslında yapışmak lazım. “Abi bak ben de bişiler yazıyorum, napabiliriz?” falan diye. Ama şimdi adamın yanında kız da var. (Hoş da kızdı heee. Yakışırrr!) Ne ayıp bişi. Gidilir mi hiç öyle? Görgüsüz gibi. Şimdi adam boş saatinde gelmiş. Sen işiyle ilgili gidip yapışcan adama. Ayıp bişi sonuçta. Ama gitmek lazım…
  • Gitmek lazım diyince aklıma geldi. Feysbukta grup açmışlar: “Evlenip balayına gitceme, bekar kalır, alayına giderim!” Abazan yaratıcılıkta sınır tanımıyoruz arkadaşım! Var mı ötesi?..
  • General rütbeleri:
    • Tuğ General
    • Tüm General
    • Kor General
    • Or General
    • Hür General

Askerdeyken öğrenmiştim. Terhis günü tezkeresi elinde kapıdan çıkıp giden askere “Hür General” deniyor. Gerçekten de en üst seviye odur benim gözümde…

  • Bir futbol maçında çekilen şutun taç olması kadar da utanç verici az şey vardır şu dünyada. “Baba n’aptın sen?” diye sorarlar adama! Sahadan s.ktir etseler, gık diyemezsin…
  • Filmlerde, dizilerde kadınla erkeğin çarpışıp ellerindeki dosyaları yere saçması yasaklansın. Hemen! (Bebek Kafası köşesindeki “bitsin”lere destek. Selamlar Vedat abi…)
  • Bu “… diye sorarlar adama!” kalıbını kim çıkarmış? Kim soruyo hakkaten? Gelsin kendisi sorsun sıkıyosa! Sen kimi sahadan s.ktir ediyon lan hopdediks?!!
  • Ağzını sıkı tut, havası kaçmasın. (bubu’dan)
  • Olum boxerı ya da eşofmanı göbek deliğinin altına kadar çekince ne komik oluyo lan?! Güdük gibi kalıyo vücut bi anda. Eskiden nasıl giyiyolarmış ki o yüksek bel pantolonları? Şimdi bizi öyle görseler… En motoru bile vermez şerefsizim!..
  • Zamanda Yolculuk: Otobüste uyuya kalmak.
  • Söyleme dostuna, gider söyler dostuna. (bubu’dan) Sonra bu dostun, gelir sıçar ağzına… (bubu’ya)
  • Şu anda Ofis 3-5 yiyorum. Doritos Ala Turca’nın yeni hedesi. Çılgın bi dalga. Şiddetle tavsiye. (Ayrıca televizyon reklamı da çok başarılı…) (Ben bunu 3 hafta falan önce yazdım galiba da anca sıra gelmiş kendisine…)
  • Magazin programcılığı, 30 sn’lik 10 adet ünlü oldukları iddia edilen insan görüntüsünden, 1,5 saatlik bir program çıkarabilme sanatıdır.
  • Ayyy ne Hüsnü Şenlendirici’ymiş be? Ortalığı ne şenlendirdi bee?! (Bir magazin programında hala Hüsnü Şenlendirici’den ve Deniz Seki’den bahsedilmesi üzerine, Annem’den…)
  • Türkçe’mizi koruyalım, korumayanları uyaralım.
  • Yazılarımı, çizilerimi beğenirseniz, yorum bırakabilirsiniz. Ola ki beğenmediniz, kesin yorum bırakınız!..
  • Türkçe’mizi korumayanları etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!
  • Geçen feysbukta, bir süredir görüşemediğim, üniversiteden bi arkadaşımla mesajlaşıyorum. Çok da komik bir kişiliktir kendisi, çok güldürürdü bizi zamanında. Resimlerimden birine yaptığı eleştiri beni çok güldürdü gene. Onun hal ve hareketleri geldi bu yorumu yaparken gözümün önüne. Bunun üzerine kendisine şu cümleyi kurdum: “Hem güldürüp, hem düşündürmüyorsun belki ama kendini düşündürtünce kesin güldürüyorsun.” Evet? Var mı tekrar edebilecek?.. =D
  • Evet! Kainat güzeli gene Dünya’dan! Mars gezegeni basın sözcüsü Marvin the Martian “Burada kesinlikle şike var! Dünya’da hayat olduğu için kayırılıyor. Ayrıca bütün jüriler de Dünyalı. Ben böyle yarışmanın da, jürinin de, güzelin dee…” şeklinde tatsız bir açıklamada bulundu… Şike söylentisi 3. sayfada. (Ülen başka yaşam formuna rastlayamamışız. Neyin kainat güzeli bu? Sanki başka gezegenlerden katılım bekliyolar?..)
  • Fab: Hayat bazen o kadar güzel oluyo ki, dadından yinmiyo di mi?
    Bubu: Hayata rejim yapılmaz Fatih! Bak teyzeye!
    (Bebek sahilinde yürüyoruz. Sahildeki lüks ve perdesiz, koca pencereli evlerden birinde, sakallı bir amca, camın önünde telefonla konuşmaktadır…)
  • Kainat güzeli var ya? Zuleyka Riviera? Puerto Rico'lu? Hani Beyaz Show’a çıktı falan? Yanından geçtim ben kendisinin. Olum niye yalan söyliyim? Bayağı, merdivenlerde yan yana geçtik işte. 10 cm falan vardı aramızda. Mövenpick Otel’in balo salonuna inen merdivenlerde. Kameralar da çekiyordu hatta onun merdivenlerden çıkışını, aynı anda ben de oradaydım. Ama naptım? Gayet karizmatik, dönüp bakmadım ablaya. Kafa önde, indim aşağı… Bi an göğüslerinin soldan baskı yaptığını hissettim ama sol gözüme. (Allah’ım ben n’aptım? Kainat güzeli lann? Dünya gözüyle bi baksaydın lann?!)

  • Ayvalık tostu yemek ne kadar zorsa, waffle yemek de o derece zor benim gözümde… (bubu’dan)
  • Bubu: Buraları çok özliceksin.
    Fab: Zaten özlemek için gidiyorum.
    Bubu: Buradayken özleyemiyo musun?
    Fab: Artık özleyen yerlerim yoruldu…
  • Bu haftalık da bu kadar. Beni özleyin fabırcıklarım!..
09.01.2008 / çarşamba / 01:03 / ev / bilgisayar
/ süt - kellogg's K-bar
/ björk - oceania

Related Posts with Thumbnails