Showing posts with label İngiltere Günlükleri. Show all posts
Showing posts with label İngiltere Günlükleri. Show all posts

Monday, 13 April 2009

Canary Wolf

10 Nisan Cuma akşamı, kasabamızın güzide mekanı Carpenter's Arms'da Canary Wolf isimli yerel bir grup küçük, samimi bir konser verdi. 2 kişilik bu harika grubu dinlerken çok keyifli vakit geçirdik. Gecenin başında kameramı almamama karşın ilk bir kaç şarkıdan sonra hiç üşenmedim, gidip evden kameramı aldım ve birazdan izleyeceğiniz videoları çektim.

Bu adamlar öyle ortalıkta olan adamlar da değil. Konser bittikten sonra konuştum, sordum "İnternette falan var mısınız?" diye. "Yokuz!" dedi. Yani İngiltere'nin bağrından ayrı bir tadı sizin için görüntüledim. Öyle girip "youtube"dan falan bulamazsınız yani. Ben koydum! Araştırmacı blogcu!

Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ben bilmem. 3000 km öteden yayın yapıyorum burda. Emeğe saygı!

Şaka bir yana, iyi seyirler!

Canary Wolf



Canary Wolf @ Carpenter's Arms / Mayfield / East Sussex / England

Bu video fablamaca tarafından ayağınıza kadar getirilmiştir...

Thursday, 9 October 2008

İngiltere Günlükleri:

20 Günde Devr-i Britanya

York'tan 'kuzeye', Edinburgh'a doğru giderken Mor ve Ötesi'ni açtım.

Rastgele modunda “güneye giderken” şarkısı çıktı ilk.

“Yolda, güneş yükseliyordu,

Güneyeeee giderken!”

Benimse otobüsümün üstünde, kurumayan yağmur damlaları...

(10.08.2008 / 14:47 / pazar / edinbra otobüsü)

BÖLÜM III: EDİNBRA

10.Ağustos.Pazar (164. Gün)

Yaklaşık 6 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Edinburgh sana kollarını açsın. (“Edinbra” okunur...) Princes Street'e çıktığın anda ilk gördüğün şey, “Scott Monument” in harika endamı olsun; dayanamayarak fotoğraf makinana sarıl!.. (“pırinsıs sitriğt” ve “sıkot monümınt” okunur...)

...Bu gece kalacağın hostel, “65 Cockburn Street” adresindeki “Edinburgh Backpackers” olsun. (“sikstifayf koğbın sitriğt” okunur...) 1 numerölü odanın M isimli güzide yatağı sana aittir...

High Street (“hay sitriğt” okunur...) saatler 17:30'a gelirken rengarenk ve cıvıl cıvıldır. Edinburgh festivalle çalkalanmaktadır ve burası festivalin merkezidir. Ağustos ayı boyunca bir sürü festivalin olageldiği Edinburgh Festivali, dünyanın en büyük festivallerinden de biri olsun. Bunlar arasında “Fringe” olarak anılanı, komedi şovlara ve canlı performanslara ev sahipliği yapan en bi zevklisi olsun festivallerin.

...Harika sesi ve gitarıyla zenci bir abi, kutusuna para atınca sana baloncuk yapan deniz kızı abla, yabani bir adam kılığında heykel gibi duran bir başka abi, elinden geleni yapan bir jonglör ve James! İzlediğin şovlar arasında “The Tartan Trickster – James James”in farklı bir yeri olsun.

Kalabalığı toplamak için 1,5 m'lik bir balon yutsun önce James!

Ardından küçük topları yok edip geri getiren, şapkasından tavşan değil, kavun çıkaran ve şakalarıyla kesinlikle çok komik bu illüzyonist şovunu yapsın sen hayran hayran izler ve kameraya alırken. (http://thetartantrickster.com/)


...Saat 20:55'de, hostelinin hemen yanındaki Southern Cross Cafe'de %15 indirimli “Haggis”ini yemek üzere hazır bulun. Haggis, İskoçya'nın meşhur, bol etli ve yağlı bir yemeği olsun. Afiyetle yensin! (“hegis” okunur...)

Haggis'in ardından üstümüze bir ağırlık çöksün. Yorgun bünye odaya çıksın, uzanılan yatakta uykuya dalınsın. (21:30) Uyandığımızda gün bitmiş olsun.

Gece yarısı uyanıp, “çıkıp bir dolaşayım” diyerek çantanı alır çıkarsın dışarı. “Acaba İstiklal Caddesi'nin bir benzerini bulur muyum?” düşüncesiyle gece yarısı keşfe çıkarsın. Daha önce gördüklerine nazaran bu saatte daha bir hareketlidir Edinburgh ama İstiklal Caddesi ve Taksim? Yok hala çok uzaktırlar bundan...

Yarım saat kadar gezinir, acıktığını farkeder, bir “take away”ciden “cheesy chips” alırsın. (Bu ikisi, kısıtlı bütçeyle hayatta kalabilmek için çok önemli kaynaklar oldukları için İngilizce terimleri kullan. Yoksa bildiğin patates kızartması üzerine peynir... Bu arada “teyk evey” ve “çiğzi çips” okunur...) Hostele döner, ortak odada film seyredenlerle yemeğini yer, sonra da yatağına gidersin.

Edinburgh hikayesi burada bitmez. Yarın Highlands'in derinliklerinde keşfe çıkacağımız turla sabah erkenden şehirden ayrılınacaktır ancak Edinburgh hikayesi burada bitmez...

yazan-yöneten: fab (Ağustos-Ekim 2008)

Thursday, 25 September 2008

İngiltere Günlükleri:

20 Günde Devr-i Britanya

BÖLÜM II: YOĞK

08.Ağustos.Cuma (162. Gün)

York yolculuğu, büyük mor bir otobüsle başlar. Couch Surfing'den bulduğum ve beni York'ta ağırlayacak olan yeni arkadaşım Ed (Edward) beni yoldayken aramış, nereye, nasıl gideceğimi söylemiş olsun. Desin ki “4 numaralı otobüse bin. Büyük, mor bir otobüs. Thief Lane'de in!..” (“Tiif Leyn” okunur...)

“Büyük, mor otobüs”, gördüğün en güzel, en teknolojik otobüs çıkıversin! Otobüs her açıdan ultra şık falan olsun. Durakta durunca yolcuları almak için sola doğru hafifçe eğilsin bile, yuhh! Britanya'nın en eski şehirlerinden birinde, gördüğün en ileri teknoloji otobüsle karşılaş. First'ü buradan hemen şimdi tebrik et... (Först okunur...)


Gel gör ki “ben size durağınıza gelince haber vereceğim” diyen sarışın abla seni gayet unutur. Dönüşte bi kere daha unutur hatta! 3. turda başka bir otobüse geçerek sonunda Thief Lane'e ulaş...

Ed sarışın, saçları omuzlarında, eli yüzü düzgün bir İngiliz olsun. Ed aynı zamanda Gina'nın da erkek arkadaşı olsun. Gina, yani Georgina, benim Couch Surfing'den bulduğum asıl kişi olsun ve Gina ve Ed, Gina'nın evinde beraber yaşayan 2 üniversite öğrencisi olsun.

...Kaderin güzel bir cilvesi, Gina ve Ed seninle aynı anda 2 Avusturyalı bayan misafiri de ağırlıyor olsun: Judith & Michaela. Ed, “senin için sorun olmaz umarım?” gibi aptalca bir soru bile sorsun hatta bir ara!.. (Cudit okunur, Mikayla okunur...)

...Bir kaç mekan arasında karar veremeyip, karar verdiğimiz mekanı da bulamayıp bir süre dolandıktan sonra TOTO'S isimli bir İtalyan restoranında yemek yiyelim. Ardından Wetherspoon'da “Madem İngiltere'deyiz, illa ki Pimm's içmeliyiz!” diyerek 2 sürahi Pimm's'i lüpletelim! Yeni mekan “DUSK”!


...Evde, Baran'dan öğrendiğin taktiklerle Ed'e nargile yapmasını baştan öğret. Bu arada onlar nargileyi “şişe” olarak bilsin ama bunun Türkçe bir kelime olduğundan da bihaber olsunlar. (Bana çok ilginç gelmişti o an?) Nefis nane ve çilek aromalı nargile ve sohbetle, gece bitsin... (03:33)

09.Ağustos.Cumartesi (163.Gün)


Saat 11 gibi herkes uyurken evden çıkılır, ver elini York olur. Ancak York'un elleri ıslaktır, yağmurludur York...

Bir elde fotoğraf makinası, bir elde dandirik şemsiyemiz, yağmurlu şehirde eli yüzü düzgün bir kare aranır. Şehir yağmurlu da güzeldir. Zira burası İngiltere'dir. Yağmur mütemadiyen yağmaktadır. Fotoğraf için güneşli hava kovalamak, bir nebze izleyiciyi kandırmaktır...


“Yağmur altında York sokakları, Zimbabve'li bir grubun şarkıları ve dansı, dünyanın en küçük “doughnut”ları, saat 1 gibi eve dönüş yolu” sözcükleri kesinlikle bu bir kaç saati tanımlamaya yetmez...



...Dün söz verdiğin keki yapmak üzere Ed'le markete gidin. Malzemelerle döndüğünüzde Judith ve Michaela gitme hazırlığında olsun. Kızları yolcu etmek için hep beraber evden çıkın. Kızlar Manchester'a yollansınlar. Eve dönünce sen keki yapadur. Kek fırındayken Ed ve Gina bol baharatlı ve yumurtalı bir şeyler pişirsin. Birlikte yemek ve kek yedikten sonra amacına geri dön: YORK!

...19:30 gibi “Betty's”in önünde Gina'yla buluş. River Ouse kenarındaki King's Arms'da birşeyler içip, 20:00'deki “GHOST WALK” turunu yakalayın. (“Riva Oğz”, “Kingz Ağms”, “Goğst Volk” okunur...) Pek korkunç olmasa da keyifli turun ardından karınlar acıksın. Türk abiden “cheesy chips” ler hüpletilsin. Abi senden para almasın, sağolsun, varolsun...

Patatesleri ve beleş Redbull Cola'ları götürdüğünüz sırada Tom'la karşılaşın. Hep beraber “Pivo” ya gidin. (Payvö okunur...) Pivo'da “La Chouffe” isimli %8'lik Belçika birası sana güzel yaraşsın. Pivo'da Gina ve Tom'un başka bir arkadaşı da size katılsın: Sam. “Tebdili mekanda ferahlık vardır.” diyerek başka bir puba gidilsin. (Onu İngilizce nasıl dedik, hiç bilmiyorum!..) Mekandan akılda kalanlar, aşırı çıplak İngiliz kızlar, ucuz kokteyller, Tom'un sarhoş halleri, Gina'nın olgun tavrı ve Sam'in dengeleyici özelliği olsun.

Sigara içmek için dışarı çıkan Tom fazlasıyla sarhoş olduğu gerekçesiyle içeri giremeyince mekan değiştirmek vakti çıkagelsin. Willow isimli Çinli bir gece kulübü size kollarını açsın. (Viloğ okunur...) Tom içeride kendini iyice kaybetsin. Erkek-kız önüne gelenle dans etsin. Gina, Sam ve sen de kalabalığa katılın. Hiç beklemezken Willow'da çok güzel vakit geçirin. Gece boyu birinin erkek arkadaşından “ha dayak yedi, ha yiyecek!” gözüyle baktığımız Tom da mekandan sağ salim çıkmayı başarsın!


Eve dönüş yolunda Tom'u zaptetmeye çalışan ve kolunu bükerek “Respect the pain, Tom!” diyen Sam, gecenin en komik anına imza atsın. “Walmgate Bar” kapısından geçerken kendi haline bırakılan Tom, kaybolsun....

Gece, evde nargile ve Ed ile röportaj ile biter... (04:30)

10.Ağustos.Pazar (164. Gün)

10:55'deki Edinburgh otobüsüyle York'a veda etmeden önce yapılacak tek birşey kalmıştır: “York Minster”ı ziyaret etmek! (“Yoğk Minsta” okunur...)
Saat 08:30'da kalkılır. Duş alınır, çanta hazırlanır ve evden çıkılır. Ed ve Gina'yla otobüs durağında vedalaşmayı ummaktasındır. Tıpkı geldiğin gibi, 4 numaralı otobüsle tren istasyonuna geri dönersin.

Son günün onuruna, hava çok şekilli olsun. (Böyle pofuduk bulutlar, güneş falan...) Çantanı gara kilitledikten sonra doğruca Minster'a git fakat bugün günlerden pazar olsun. En nihayetinde bir kilise olan bu görkemli binada, pazar günleri, pazar ayini vardır. Bu, cuma namazında Sultan Ahmet Camii'ni gezmeye çalışmak gibi birşeydir. Şansa küsülür, önümüzdeki fotolara bakılır... Güneşten faydalanıp güzel karelere imza atılır.


...Neredeyse otobüse geç kalınır. Yanlış yola girdiğini farkedince panik yapılarak koşulur. Emanetçiden çanta alınacakken uzun bir kuyrukla karşılaşılır. “Aym ebaut tu mis may bas! Ken ay get may beg först?” falan denerek kalabalığın gönlü, Fatih'in çantası alınır. Otobüse binmeden Ed'le vedalaşılır. Sana çikolata bile getirmiştir, süper bir insandır! Gina gelememiş, sevgilerini göndermiştir, canı sağolsundur...

Ed'e el sallayarak, York'a veda edilir.

Gelecek durak Edinburgh'tır! (Edinbra okunur!)



yazan-yöneten: fab (Ağustos-Eylül 2008)

Sunday, 9 March 2008

İngiltere Günlükleri - Mayfield: Başlangıç...

İlk izlenim: Nerede olursan ol, insan aynı insan!

Kelimenin tam anlamıyla aynı değil belki ama malzeme kesinlinkle aynı...

İlk haftamda “İngilizler soğuk olur” şeklinde bir saptamada bulunamadım açıkçası. Aslında çokça duyduğum bir söylemdi. 8-10 insanla tanıştım şimdiye kadar ve hepsi de gayet sıcakkanlı insanlar. Buradaki 2. günümde tanıştığım yan komşum Simon beni masa tenisi oynamaya evine bile davet etti ve 4. günümde güzel bi maç yaptık. Biraz paslanmışım ve yenildim...

Burada sokakta gördüğünüz insanlar size gülümseyerek günaydın diyorlar mesela. Tabii ki burası kendi kendine yetebilen ama gene de küçük bir kasaba. Londra’nın Liecester Meydanı’nda bu böyle değil ama birkahve dükkanına girdiğinizde gene de sıcaklar. Şimdilik bir haftadır Mayfield’dayım ve karar verdim, “İNSANLAR MUTLU!” “İşte” dedim, Gayri Safi Milli Hasıla yüksek olunca böyle oluyor!” İnsanların keyfı yerinde!

Ben hala alışmaya çalışıyorum ancak öyle dağlar kadar da bir fark yok ortada. Alışmaya çalıştığım şey ailemin, arkadaşlarımın ve sanırım Taksim’in burada olmayışı. Şuraya gelsin Taksim, gene evimin yarım saat uzağına, bütün arkadaşlarımı ikişer üçer şu harika, İngiliz mimarisine sahip, bayıldığım, dubleks, bahçe içindeki evlere yerleştireyim East Road boyunca... He bi de Boğaz’ı da buralara bi yere çekmek lazım; Bebek, Emirgan, “Arnavutköy”... Sora vapurlar... Yok olmıcak galiba? Hiç bi yer İstanbul gibi değil... =) Ama orayı İstanbul yapan benim arkadaşlarım, benim ailem, ilişkilerim, hatıralarım. Eğer onlar burada olursa çok harika bi yaşam sürebiliriz zannımca burada bir süre. Bunu daha rahat görebiliyorum şimdi. İstanbul'u İstanbul yapan biziz...

İstanbul yazıyı kendine çekmeye çalışıyo ama gene insan konusuna dönüyorum. =)

Bazı farklılıklarına rağmen insan aynı insan. Yok onların örf ve adetleriymiş de, farklıymışız da, anlaşamazmışız da, bizi hiç sevmezlermişde falan da filan! Geç arkadaşım! Elbette anlaşamadığımız zamanlar olmuştur, savaşmışızdır, dövüşmüşüzdür ama bence bunlar aşırı milliyetçi zırvalar sadece. Ha bence birileri o şekilde düşünmemiz için ayrıca çaba sarfediyo, o da ayrı bi mevzu...

İlk defa yurt dışında bulunuyorum ve burası ilk yer tanıdığım ve fikirlerim daha fazla yer gördükçe değişebilir ama Mayfield için konuşacak olursak, ekonomik durumun çok çok daha iyi olması dışında bizim Marmaris’in Hisarönü Köyü’nden çok bir farkı yok benim gözümde...

Ama doğa farklı! Evet gene ağaçlar, çimenler, çalılar falan ama bir şekilde farklı. Hissedebiliyorsunuz bunu. Yeşil geniş düzlükler, çok dallı, kısa ağaçlar... Tabii bir de insanların eklediği yapılar katkıda bulunuyor buna; o harika evler!..

Şöyle anlatmaya çalışayım: J.R.R. Tolkien (John Ronald Reuel Tolkien)’in yazdıklarının, Yüzüklerin Efendisi Serisi, Hobbit gibi hikayelerin buralardan köken aldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. (Eğer bu isimleri hiç bilmiyor ve bu kitapları hiç duymadıysanız bkz. "Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.") Bazı noktalardan baktığınızda hikayedeki Hobbit Köyü Shire’da gezindiğinizi sanabiliyorsunuz. Çevre yemyeşil, kocaman çatılı evler sanki hobbitlerin yere oyulan evlerini andırıyor. Hiç bi ev tek başına yerden yükselmiyor çünkü. Yanında ağaçlar, eklenmiş başka binalar, garaj vs derken diğer bir ev geliyor. Evlerin kapıları, oymalar, bahçedeki heykelcikler...

Orman tarafında gezinirken de aynı esintiyi yakalıyorsunuz. Kargacık-burgacık dallı ağaçlar, sağa-sola uzanan patikalar, küçük bir dere...

Bir de oyun parkında çocuklar oynarken dikkatimi çekti. Mevsim kış olduğundan 3-4 yaşındaki çocukları kocaman mantolara sokarlar ya hani? Çocuğun kollar yanda istemsizce asılı kalır. Sora da çocuk oynarken sıcaklar ve yanakları kıpkırmızı olur. İşte alın size bildiğiniz cüce görüntüsü! =) Sağa-sola yalpalanarak koşuşturan, çok hareketli, kısa boylu insancıklar...

Şimdiye kadar okuduğum, izlediğim, kulaktan dolma edindiğim bilgilerin üzerine burayı eklediğiniz zaman, İngiltere’nin küçük bir kopyasında yaşadığımı söyleyebilirim. Mesela “hoşgeldin yemeği”m için gittiğimiz buranın en meşhur pub’ı The Middle House, ilk sahibine kral tarafından 15. yy’da verilmiş. Oldukça da geniş ve köklü bir tarihe sahip aynı zamanda Mayfield... (Aşağıda The Middle House'u görmektesiniz...)

Son olarak bir de yağmur. =)

Pat diye gelip pat diye gidebiliyor, evet. Yağmursever bir kişilik misiniz bilemiyorum ama ben öyleyim. Böyle olduğum için mi yoksa buraya özel mi seçemedim ama ben çok zevk aldım buradaki yağmurdan. Sonra düşündüm biraz. Şakır şakır yağmur yağarken, bir yerleri sel aldığı, delicesine bir trafiğin başladığı, istimlak dereleri düzgün yapılmadığı için zaten iki yakasını zor bir araya getiren insanların evlerini su bastığı, derelerin taşarak can aldığı haberlerini duyma olasılığınız azaldıkça, hele ki şu küresel ısınmanın eşiğinde daha bir zevk alabiliyorsunuz yağmurdan...

Fatih Mıstaçoğlu Mayfield/Londra’dan bildirdi... =P

/ 07.03.2008 / cuma / 13:53 / oda / cam kenarı / sandalye / defter

İşte bu da o cam kenarı... =)

fotoğraflar: fab

Related Posts with Thumbnails