Sunday, 22 June 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080621 (Türkiye 89:59)

Dün gece aklıma düştü: Bu Türkler adam olmaz! İlla kalp krizi geçirtecekler insana! Ne bekliyosun son saniyeyi?! At şu golü erkenden!

Bisiklet turu yaptık geçende burada, yan komşumla! 8-10 mil gitmişiz, genişçe bi daire yapıp geri geldik. Düz yol yok bu coğrafyada: Tepe-vadi-tepe-vadi... Bazı yokuşlar öldürdü anlayacağınız ama inişler de bir o kadar muhteşem! Vızır vızır araba olmadığı için, taşrada olsak da tüm yollar düzgün olduğu için ve tüm çevre yemyeşil olduğu için daha da bir keyifli olduğunu farkettim bisiklete binmenin. Keşke kendi bisikletim burada olsaydı da, o da göreydi buraları. Pek severdi...

Ama bizim de genelde son 15 dakka gaza gelmek gibi bir durumumuz var. 3 maçtır son dakikada turnuvaya geri dönüyoruz! “Battal Gazi Sendromu!” Tokadı yiyolar, yiyolar; sonra "yeminimi bozdum uleyn!" edasıyla var güçle saldırıyolar. Teknik midir, taktik midir, anlamadım gitti. Bi de hep o son dakikalarda "kaybedicek bişii olmayan adam" moduna düşüyoruz, alıyoruz maçı. Örnek: 2002 dünya kupası. rezil olduk falan derken son anda gruptan çıkıp 3. geldik. Şu anda da ilk 4 içindeyiz kafadan! TEBRİKLER TÜRKİYE!

Bisiklet turu yaparken aklıma düştü: İlk bisiklet aldığım zamanlar. Benim ilk iki tekerlekli bisikletim ben lisedeyken geldi bana. Anca ikna etmiştim babamı ama sonunda almıştı canım benim! Hatırlıyorum, o dönem dağ bisikletlerinin patlama yaptığı dönemdi. BMX devri kapanıyor, ayakları yere yetişemediği halde kocaman bisikletlere binen çocuklarla yeni bir dönem açılıyordu. Daha küçükken de vardı bu çocuklardan. Benim yarım kadar ama dev gibi bi bisiklete biniyor. Hep tırsmışımdır o çocuk tipinden.
Neyse yeni dağ bisikleti dönemiyle vites de hayatımıza giriyordu iyicene. 18 vitesli bisikletler pek havalıydı. Herkes de onlardan aldı. Sonra 21 vitesler geldi. Çok fiyakalı bi olaydı. Halbuki arka tekerlekte 1 çark fazla, hepsi bu! Zaten şehrin göbeğinde yaşiyoruz. Yarışa mı katılıyon, dağ tepe mi aşıyon? Hepimiz 6-12 arası 3-5 viteste takılıyoruz. 21. viteste gidecek hıza nerede ulaşcan? Çocuk olmak komik şey. Olmayacak şeylere, olmayacak anlamlar... (Benimki de 21 vitesti ayrıca! Shimano!)

Askerde, lakabı “eşek ziken” olan bi üst devre, uzun dönem asker vardı, Kayserili. Muhabereye bakardı, telsiz odasından pek çıkamazdı gündüzleri. İşin kötü yanı, lakabın çıkışı gerçek bir olaya dayanıyormuş… Bre deyyus! Madem bi bok yedin köyünde, şeytana uydun, nasıl gelip anlatıyon bi de askerde?!

Bir de bu 21 viteslerin üzerine koldan vitesliler geldiydi. Görünürde vites yok, direksiyonun bi parçası gibi. Tuttuğun yerden ileri geri döndürerek attırıyodun vitesi, motorsiklette gaz vermek gibi. En prestijli olaydı. Çok kişi alamadı onlardan. Çok çocuk telef oldu bunlar yüzünden. Harika bişidi... Adiler!! Koldan vitesli...

Muhabere, teknik iletişim, bilgi aktarımı manasına gelen Arapça kökenli bi kelime. Askeriyedeki bölümlerden de birisi. Muhabereye verilen asker telsiz odasında iletişimi sağlar özetle. Ancak bu kelime dikkat ettiyseniz “muharebe” kelimesine çok benzer ki, muharebe, savaş anlamına gelmektedir. Askerde, biz kısa dönem 24 üniversite mezunu adam, hepimiz giderken doldurduğumuz formda muhabereyi, muharebe zannettiğimiz için işaretlememişiz. Sanıyoruz onu işaretlersek savaşa göndercekler. Aslında telsiz odasında çay, kahve, gazete takılıyosun mis gibi! =D

Amcamlarda geçen garip bir diyalog:

- İtalyadan 10 tane şehir söyle.
- Kolay! Roma, Milano, Lazio…
- Hop hop! Futbol takımları yok!..

Ardından:

- Venedikin niye futbol takımı yok?
- Suda oynayamıyorlarmış

Devam ediyor. Kuzen Baran buzdolabının kapısını açıyor ve:

- Dolaptan Archers şişesini çıkardım. Bitirip içine su doldurmuşlar. Kokladım, hayal kırıklığı kokuyordu…

Bitti. Ne içtiysek artık o gece?…

Grup 84ün ölürüm hasretinle adlı parçası var ya? O parça ben askerdeyken meşhur olduydu. 7/24 çaliyodu her yerde. Er ve erbaş gazinosu da denilen yemekhanemize ne zaman girsem bu çalıyo TVde. Duşa giriyorum, duştaki 2-3 kişi hep bir ağızdan bunu söylüyor; ben de katılıyorum aralarına. =) Şimdi o şarkıyı ne zaman duysam, varlığımın bir kısmı Nevşehire doğru çekiliyor sanki. Böyle bir an dokunuyorum Nevşehire. Soyuttan somuta doğru kayıyor gerçekliği. Kahvaltı edilen yemekhanenin kokusu, görüntüsü geliyor, o ekmek ve peynirin tadı ağzımda Metal bardaktaki çayın sıcaklığı… Beynin nesneler, duygular ve olaylar arasında kurduğu bağlar o kadar güçlü ve somut oluyor ki bazen, neredeyse geçmişe kısa bir yolculuk yapmanıza izin veriyor

Ne kapaklar gördüm, içlerinde kitap yok...

Robinhood kleptomanyağın tekiydi bence. Kılıfı da uydurmuş: Zenginden alıp, fakire veriyorum. Oooohh! Çok yaşa padişahım! (Bu arada hazır bu coğrafyadayken gidip şu Sherwood Ormanı'nı bi gidip göreyim diyorum...)

Ne kitaplar gördüm, içlerinde bi bok yok...

Ya bu Lost ne ayak?! Salak olduk iyice?! Dizi “fake” den geçilmiyor arkadaş! Sürekli ters köşeye yatıyoruz! Kime, neye inanacağımı şaşırdım! Ben'e inanasım var ama o pörtlek gözleri gördükçe yok diyorum, saçmalama!.. Jack'e de iyice bi gıcık kaptım zaten! Bu kadar inatçı olunmaz ki! Sayid'e biraz daha sempatik bakıyorum ama. Sonuçta coğrafyalarımız da yakın az biraz, belki ondan...

Hollanda da Rusya'ya elendi! Oha diyorum! Aslanlar gibi oynuyordu herifler, nazar değdirdim galiba. Kupayı alırlar diyordum. 2 sürpriz, Türkiye ve Rusya yarı finalde! Güzel turnuva oluyor. Kaçırmamak lazım.

Ya şimdi Rusya da sürpriz yaptı ya? Euro 2008'e bir Türkiye - Rusya finali çok yakışıklı olur be! Avrupa'da yeni düzen! =)

Saygı, sevgi...

21.06.2008 / 23:52 / cumartesi / oda / antika masam / kucak üstü
/ winamp – southcast radio – ambient chill
/ sushi club – takoyaki (octopus ball)
/ eviant şişesinde su – cup cake

resim: türkiye 89:59 - fab

Monday, 16 June 2008

Tebrikler: ANNE OLDUNUZ!

Anne oldum ben! Valla bak!..

Hiç de haberim olmadı. Bi baktım, anneyim! Belirtilerin çoğu mevcut…

...

“Anne olmak”, fizyolojik anlamını çoktan aşmış ayrı bir kavram. Anne dediğin şey, bir çeşit süper kahraman gibi bişi zaten. Süper kahramanları nasıl biliriz? (İyi biliriiiiiiz! Aman çok komik!)

Süper kahramanların, olamayacak işleri yapabilmek için özel güçleri vardır. Kimisi uçar, kimisi zamanı durdurur, kimisi ateşe dayanıklıdır, kimisi çok güçlüdür… Diğerleri (normal insanlar) bu görevleri başarmaktan çok uzakken onlar kolayca yapıverirler. Ayrıca süper kahramanlar sorumluluk sahibidir. O sorumluluğu almayı kabul ettikleri için kahramandır aslında onlar. (Örümcek adamımız Peter Parker’ın amcası ne demişti ona ölmeden önce: Büyük güç, büyük sorumluluk getirir…) Son olarak süper kahramanlar alçak gönüllüdür. Onlar bu güçlere zaten sahiptir ve bunları iyilik için kullanıyorlardır. Kim olsa aynısını yapacaktır. Bunda büyütülecek bişi yoktur.

Anne dediğin de aynen böyle bir süper kahraman. Artık bi şekilde o şekil değişiminden sonra nasıl oluyorsa bazı güçler vücutta bitiveriyor. Gündelik hayatın süper kahramanları onlar!

Mesela:

- Çalışkanlar: Düşünün annenizi. Siz yemekten sonra öyle ayı gibi sofradan kalkıp giderken onlar önce sizin yemeğinizi bitirmenizi bekliyorlar. Sonra bulaşıkları hallediyor, masayı temizliyor, tezgahı topluyor, artan yemekleri dolaba kaldırıyorlar. Lavaboyu temizleyip bırakıyor, çöpü çıkarıyor, öyle mutfaktan çıkıyorlar…

- Düşünceliler: Hiç bir noktayı atlamıyorlar. Her gün ne yemek yapsam da çocukları doyursam diye kafa patlatıyorlar. Doktor randevunuzu, tenis yada gitar kursunuzu, okuldaki müsamerenizi unutmuyorlar. Sabahları hergün zamanında kalkıyor, sizi okula yetiştiriyorlar. Kıyafetleriniz temiz mi değil mi diye bakıyorlar, yıkıyorlar, katlıyorlar, dolabınıza koyuyorlar.

- Güçlüler: Çok acaip kaslarında çok gizli güçler saklıyorlar. Belki siz net olarak annenizden daha fazla ağırlık kaldırabiliyor gibi gözüküyorsunuz ama pazara giden anneniz 4 kilo patates, 3 kilo elma, 2’şer kilo portakal ve mandalina, 4-5 ayrı torbada karnıbahar, patlıcan, kabak, domates ve soğanı 2 saat boyunca taşıyabiliyor. Torba ellerini kesmiyor, yoruldum diye de söylenmiyorlar. Sadece bu kadar da değil! Eve geldiğinizde pat diye salondaki koca koca koltukların yer değiştirdiğini, televizyonun sehpasıyla birlikte öbür köşeye taşındığını görürsünüz. Peki hiç katılaşana kadar yumurtanın beyazını çırptınız mı? O zaman anlarız ne kadar güçlü olduğunuzu…

- İkiden fazla el ve kola sahipler: Sizi okuldan almaya geldiklerinde verdiğiniz çantanızı, montunuzu, önlüğünüzü, futbol topunu, öğretmeninizin teslim ettiği bitki deneyini, gelirken aldığı bir kaç poşet meyve-sebzeyi ve kendi çantalarını her nasılsa taşıyabiliyorlar! Çok acaipler!..

- X-ray ışınlı gözlere sahipler: Duvarların olmasa bile yastıkların, kenara attırılmış pantalonun, koltuğun, perdenin arkasını görebiliyorlar. Bir türlü bulamadığınız ve onun yüzünden geç kaldığınız güneş gözlüğünü sizin odanızda, sizin yastığınızın altında hiç aramadan bulabiliyorlar. Kaybolan anahtarlarınızın yerini sanki onlar kaldırmışçasına “aynanın önündeki mavi makyaj kutusunun arkasında” diye söyleyiveriyorlar. Kaybolan uzaktan kumandaları bulmak konusundaki becerilerini hiç söylemiyorum bile…

- Ultra süper sonik kulaklar: Anneler herşeyi duyar, herşeyi bilirler...

- Ateşe ve soğuğa dayanıklılar: Tavadaki cozur cozur kızaran köfteleri elle çevirmek mi dersin, kaynayan tencereyi bez kullanmadan alıp kenara koymak mı dersin, yoksa kaynar suda bulaşık yıkamak mı? Annesi tarafından leğende yıkanan oldu mu hiç aranızda küçükken? Su kazanda kaynatılırdı hani? Maşrapayla dökülen su sizi hep yakar ama onların elini asla…


Elbette daha çeşit çeşit özellikleri var. Bunlar en belirginleri. Ayrıca kimliğini gizleyen her süper kahraman gibi onların da yakayı ele verdikleri noktalar var:

- Çocuk: Elbette en belirgin özellik. Yanında bir velet varsa onun anne olduğunu anlayabilirsiniz genellikle…

- Soğan-sarımsak kokusu: Ellerde soğan sarımsak kokusuyla karışık bulaşık deterjanı kokusu. Sürekli yemek yapmaktan ellere sinen bu koku asla gitmez ve tarafımdan “anne kokusu” olarak adlandırılır.

- Sabır ve sevecen davranışlar: Normalde ağzına bi tane patlatacağınız yaramaz veledi sevgiyle eğitmeye çalışıyorsa biri, annedir o!..

- Fedakarlık: Daha ne olsun? Kendi hayatını size vermiş, size yaşatıyo. Onlar da kenardan hayata dahil oluyo sizin müsade ettiğiniz kadar…

- Süper güçler: Ayrıca yukarıda sıraladığımız süper güçlere nail kimseler zaten kendilerini anne olarak açık etmişlerdir…

...

İşte böyle oldu! Ha şimdi ben ukalalık yapıp benim de süper güçlerim var falan mı diyorum? Hayır, yok öyle bişi! Bazı belirtiler bende de belirince empati oluverdi kendiliğinden.

Sadece diyorum ki, bu çok geniş ve çok yüce bir kavram. Gel gelelim neredeyse 4 aydır 6 yaşında bir çocukla yaşıyorum ve ömrü hayatımda annemden en uzak olduğum şu aylarda kendimi anneme hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Hiç bu kadar güçlü bir empati kurmamıştım. Benimle ve ablamla işinin ne kadar zor olduğunu anlamamıştım. En azından benim için ne derece önemli bir görev üstlendiğini anlamamıştım. Hep takdir etmiştim ama görüldüğü üzere gerçekten anlamamışım.

Ha anneleri bu kadar övdüm de babalar da konu mankeni değil elbette. O da ayrı bir olgu, varlığına ihtiyaç duyduğumuz. Her iksininin de ayrı görevleri var icra ettikleri. Ben evin içinde bu kadar eşelendiğim için olacak ki annemle derin bir empati kurdum. Babamın da yeri ayrı. Onu da anlayacağım günler gelecek elbet… =)

Sabahın köründe Max tarafından kayıp uzaktan kumanda için uyandırılıp, kayıp kumandayı elime gelen ilk yastığın altında bulduğumda, sıcak suyun, tavada pişen “pancake”in elimi eskisi kadar yakmadığını gördüğümde, okuldan eve dönerken sürekli eli kolu dolu yürüyenin artık ben olduğumu farkettiğimde ve kaslı gibi görünen kollarım alışveriş torbalarıyla kopma noktasına geldiğinde hep ufak tefek annem geldi gözümün önüne. Bir de o yumurtanın beyazını çırpamadığımda!

Satmışım Spiderman’i, Batman’i, Superman’i! Benim süper kahramanlarım varsa yoksa annemle babam! Herşey için çok teşekkürler benim canlarıma!

Ayrıca bu vesileyle babamın “babalar günü” de kutlu olsun. Annemin de çoook geçmiş anneler günü!

Tebrikler, oğlunuz anne oldu!

Yazıya emeği geçenler:
Annem: Fahriye MISTAÇOĞLU
Babam: Nihat MISTAÇOĞLU
Velet: Maxy Daxy

16.06.2008 / 13:41 / pazartesi
/ mayfield / oda / kucak üstü / yeni antika masam
/elma suyu - su - kuru yemiş
/ robie williams - feel

resim: süper anne - fab

Saturday, 31 May 2008

Akla Düşen Düşünceler No: 20080531 (Sigara Öldürür)

Geçende aklıma düştü de, suyun mutlaka iyileştirici bir özelligi olmalı!
Biri bayılınca, fenalaşınca hemen "biri su getirsin!" diye bağırır ortama ağırlığını koyan kişi.
Biri çok korkar, hemen "su getirin!".
Moral bozuk diyelim. Gir duşun altına, takıl buruşana kadar. Düşün düşünemediğin yere kadar. (Küresel ısınmaya dikkat!)
Ya da in deniz kenarına, ohh ferahla, genişle. İçine girmesen ya da o senin içine girmese bile etkili mübarek. Belki de vücudumuzdakiyle bağlantı kuruyordur. İşin sırrı budur.
Belki de kadın hamile?! Ama bu sefer sadece su yetmez. "Su kaynatın hemen!" diye bağırır ebe hatun...
Demek ki kaynamış suyun iyileştirici etkisi çok daha büyük. Baksana bütün şişini falan alıp götürdü kadının.....

Bir mekanın lüks olması demek, kocaman, şekilli tabakların ortasına iliştirilmiş ufacık porsiyonlar mı demek?..

Kendi kablosuna takılmayan elektrik süpürgesi istiyorum!

İngilizce zor dil! Bunu şimdi daha iyi anlıyorum çünkü okumayı sökmeye çalışan 6 yaşında bi veletle yaşıyorum. Ve görüyorum ki, İngilizce saçma bi dil. Çocuk takır takır konuşuyor, alfabeyi biliyor ama okuyup yazmaya gelince kasılıyor. Neden? Çocuga "CAT" yaz diyorum (Kedi yani, ket diye okunuyo hani?) Zar zor yazıyor. Oku: "KET". Bir de hecelemesini istiyorum. Bunlarda hecelemek harf harf okumak. Çocugun cevabı doğal olarak "KEE, EEE, TTT". Ama aslında "Sİ, EY, Tİ" demesi lazım. Neden? Çünkü bu harfler alfabede bu sesleri veriyor. E sen "CAT" yazıyorsun, "KET" diye okuyorsun, "Sİ, EY, Tİ" diye heceliyorsun! Senin bi dediğin bi dediğini tutmuyor ki arkadaşım?! Çocuk ne yapsın?!..

Kendi kablosunun üzerinden atlayabilen elektrik süpürgesi istiyorum!..

Bazen kafamdan cümleler kuruyorum ama not almadığım için uçup gidiyorlar. Nasıl olsa o cümleyi ben kurdum, gene kurarım diyorum ama kuramıyorum. Asla kuramıyorsun. Bir kitap dolusu söz değil, basit bir cümle. Ama kendine ait bir enerjisi var. Aynısını yapamıyorsun asla. Arka arkaya eklenen kelimelerden ibaret değil cümleler. Yazının ve dilin anlam kazanmaya başladığı temel parçası. Kelimelerin enerji yüklenmiş hali. Kurma kolu çekilmis bir silah gibi. Görünüşte hareketsiz ama enerjiyle yüklü. Ve ben bu kadar cümle kurup gene de o cümleyi kuramıyorum. Neydi mna koyim yaa?!

Yada vazgeçtim! Kablosuz elektrik süpürgesi istiyorum!..

İstanbul'a gelebilirsem, babanemdem etli ekmek ve su böreği, bizim oradaki çiğ börekçiden çiğ börek, Selma'nın annesinden mantı, halamdan banduma! Hande'den sucuklu yumurta, annemden pirinç pilavı ve kuru fasulyee!! Sonra yaz geldi, ablamdan karışık kızartma, patates, kabak, ne varsa, köfte bi de yanına, üstüne sarımsaklı yoğurt ve domates sos, ohh! Sonra? Pohaça! Allah'ım pohaça ne güzel şeymiş! Yok ki burda ona muadil bişi! Sade pohaça, sokak pohaçası, sıcacık! Oooof offf!..

Ben bunları yazarken yulaf, çerez, kuru üzüm, yaş üzüm, yoğurt ve sütten oluşan bulamaç şeklinde kahvaltımı ediyorum... İroni diye ben buna derim!..

Bu sefer buldum! Ben kirlenmeyen ev istiyorum!

You gave me everything but that was nothing! (Sharon'dan, başkasına...)

MİNİCİK MACERA
Uçurumun kenarında, ayağını bir taşın üstüne dayamış, gözleri ufuk çizgisinde bir nefes aldı sigarasından...
Sigaranın dumanını tuttu içinde biraz da inatla, doktorun söylediklerini düşünürken. Tam sigarasını üflerken gökyüzüne doğru, aklından "hayat benle baş edecek kadar büyük değil..." diye geçiriyordu ki, ayağını dayadığı taş kaydı ve uçurumdan aşağı doğru düştü.
Tam o anda arkasındaki ağacın uçuruma doğru uzanan köklerinden biri imdadına yetişti. Tek eliyle köke tutunmuş, diğer elinde hala sigarası, uçuruma doğru salınırken sırıttı kahraman ukalaca. "Demiştim!" dedi bir kahkaha patlatarak.
O anda ağacın kökü koptu ve dalgaların dövdüğü kayalıklara uzuun uzun düştü. Gene de bırakmamıştı sigarasını elinden ve son düşüncesi de şu oldu bedeni denize karışmadan önce... "Bir nefes daha..."
(Bir arkadaşın babasına ithaf edilmiştir. Sigara hakkaten öldürür!)


Kültürel etkileşim yapacağız ya, geleneksel tatillerden falan bahsediyoruz buradakilerle. Kurban bayramları yok tabi bunların. Anlatıyorum, "sakrifays" diyorum, "kesiyoruz" diyorum, anlamıyorlar. Domuzu şişe geçirip döndürüyosun ama?! "NOEL, NOEL!" diyolar. "He" diorum ben de. Bi de burda Ramazan, "RAMADAN" diye geçio. Sonu davul efekti gibi. Hoş, burdaki nerden bilsin o efekti, gecenin 4'ünde, dan dan da dan dan!! Polis çağırırlar hemen!

Burada çocuklara sıcak çikolata götürüyorum oyun oynarlarken. Bizim çocuk olsa paşa çayı içer di mi paşalar gibi?!

Kafa komşusu... (Sinem'den.)

İstanbul'dayken chill out müzikler dinlemeye başlamıştım son dönemlerde. Radio Lounge, Eryka Badu, böyle sakin sakin. Şu an itibariyle 3 aydan fazla İngiltere'deyim. Mayfield adlı küçük, sakin bir İngiliz kasabasında. Ve farkettim ki Rock müzik dinlemek istiyor canım! Böyle bangır bangır, elktronun tellerine vura vura! İstanbul'un koşuşturmacası, stresi, gürültüsü yetiyormuş bana. Daha fazlasına ihtiyacım yokmuş o zaman diliminde. Buradaysa tam tersi, fazla sessiz-sakin bazen. Müzik, iç dünyamızla dış dünyamızı dengelemeye de yarıyor o halde. Ruhun gıdası işte...

Bir kez daha yazı gibi bişilerin sonuna geldik. Dediğim gibi, 3 ayı doldurdum burada. Özlediniz mi beni? Esen kalın tamam? Ben bilmiyorum nasıl yapılıyo o ama... Deneyin yani.

31.05.2008 / cumartesi / 19:36 / mayfield / ev / oda / kucak üstü
fincanda kahve / evian şişesinde su
windows media player / deja vu - never
resim / sigara içen adam - fab

Tuesday, 27 May 2008

Aynı Anda Benim Ülkemde...

Bölük pörçük rüyalarımdan biri gene. Kayda değer olanlar hep böyle oluyor; kesik kesik, görüntü karlı...

Bir kadın var. Tam bir kadın figürü. Koyu renk dalgalı uzun saçları, dolgun dudakları, iri göğüsleri var. Bir temsilci bu kadın. Sanki insanlığın temsilcisi. Sanki her anında karşıdan bir rüzgar esip saçlarını havalandırıyor; her hareketi, bir uçurumun kenarında gözlerini ufka dikmiş de öyle konuşuyormuş gibi bir hava barındırıyor. Hayran olunası...

Bir şeyler olmuş... Bir şeyler olmuş ve bitmiş. Artık çok geç! Kafasında harika fikirler olduğunu ama artık herşey için çok geç olduğunu söylüyor. İnsanlık için fikirler...

...

Aynı anda benim Ülkemde:

Türban kavgası bir türlü bitmeyen ülkemde insanlar bir bez parçası yüzünden üniversitelere giremiyor, girenler rahat edemiyor ya da rahat vermiyor. Millet vekilleri kendileri için yasalar çıkarttırıyor, hükümet medyayı satın alıyor, medya insanları savaş için gaza getiriyor, aynı medya devrimci, kemalist, aydın yazarları işinden ediyor... Ülke, "medya" ile "aydın doğan" kelimelerini sözlükte eş anlamlı hale getirmeye hazırlanıyor. Solun kalesi olması gereken partinin başına adamın biri çöreklenmiş, ısrarla gitmiyor! Tersanelerde işçiler telef oluyor ve önlem olarak "Baş" bakan, "en az 3 çocuk doğurun" diye sayıklıyor...

Aynı anda başka bir yerlerde:

İsrailliler, Filistinli çocukların, Amerikalılar, Iraklı çocukların canına kıyıyor. Bu arada Vatikan, "dünyada kötülükler arttı" diyerek şeytan çıkarma ordusu kuruyor ve Amerika "her nedense" ülkeme füze kalkanı kurdurmak ve Mehmetçik'i Afganistan'da savaştırmak istiyor!..

Gene benim Ülkemde:

Aynı hükümet orman arazilerini telef edip, otel, fabrika kurmak peşinde! Bir üniversite öğrencisi "Aziz Nesin" kitapları okuduğu için "ülkücü" öğrenciler tarafından dövülürken, başka bir grup üniversiteli öğrenci, "aynı ülküye sahip" kişiler tarafından silahlı saldırıya uğruyor. Çok doğudakiler, az doğudakilere karşı kışkırtılıyor, ikisinin de "doğuda" olduğu unutturuluyor...

...

Hikaye bir yerlerden tanıdık geliyor bana. Kabul etsek de, etmesek de iki noktanın etrafında dönüyor bu olaylar. Karşılıklı iki kulenin başının altından çıkıyor. Birinde kötülüklerin asıl efendisi, diğerinde güce tapınan hizmetkarlar oturuyor. Batıdaki bu iki kule, gözünü doğuya dikmiş, başka bir şey görmüyor! Yolunun üzerinde bir ülke var. Çok defa denenmiş, tarih sahnesinden bir türlü silinememiş bir ülke. Hep dost gözükülen ama arkasından tonla iş çevrilen bir ülke. Yıllarca "hasta adam" denilen ama bir türlü ölmeyen bir ülke...

Ama kötülük zeki, karanlık derin. Güçle yok edemediğini, zekanla alt edeceksin! Dışarıdan ezemediğini, içeriden çökerteceksin!

Önce başa, bir dediğini iki etmeyecek bir adam koyacaksın. Yönetimi kademe kademe ele geçireceksin. İnsanların zihnindeki eski ve güçlü kahramanı yok etmek için resimlerini kaldırtacak, takipçisi yazarları işten attıracaksın. Zaten "O" olmayaydı, çoktan halletmiştik buraları!

İnsanlar bu yaptıklarını farketmesin diye önlerine daha basit olaylar koyacaksın. Asırlardır beraber yaşayanları birbirine düşüreceksin. Asırlardır kullanılan baş örtüsünü kavga sebebi kılacaksın! Zaman senin dostun; insanlar unutacak. İnsanlar ölecek, insanlar köleleşecek!

Karanlık bastırır, ordular güçlenir, düşmanın bütün kaleleri zaptedilirken sana boyun eğmeyen herkes bir bir düşecek! Sadece bu kadar da değil. Planlar daha da büyük! Ormanlar yok edilir, yerine fabrikalar kurulur, dünya sanayi ateşiyle kavrulurken sıcaklık giderek artacak, buzullar eriyecek! Aptallar, yıllarca göremediler asıl planını!..

...

Mordor, Isengard, orklar, Uruk-Hai'ler, Rohan, Minas Trith ve insanlar! Bu sefer elfler yok! Vardılarsa bile çoktan gitmişler. Yardım eden cüceler yok! Tüm kötülükleri bitirecek, yok edilmesi gereken bir yüzük ve fedakar hobbitler de yok! Sadece İnsanlar var! Kafaları karışık, ne yapacaklarını bilemeyen İnsanlar... Yardım gelmeyecek! "Yüzüklerin Efendisi" sadece bir film mi acaba? Tolkien, hikayesine sadece zamanının dünyasını katmakla kalmamış...

Peki batıdaki kötülük? Gözünü doğuya dikmiş olan kötülük! Nedir derdi?! Ne olacak sonra? Tüm dünyayı ele geçirse, ne olacak sonra? Kimin için çalışıyor o "puşt"?! Fani değil belli ki derdi; dünyayı yönetiyor işte basbayağı! Daha ne alacak?

Öteki dünya mı derdi? Bu yüzden mi ölen çocuklar hep Müslüman?! Türk, Kürt, Iraklı, Filistinli, Afgan... İsa'dan madalya mı bekliyor bu pezevenk?! Eğer gerçekten Cennet varsa, Muhammed ve İsa omuz omuza bekliyorlardır o "puşt"u kapıda!

...

"Artık çok geç!" diyor. "Çok güzel olabilirdi herşey ama artık çok geç..."

Bir sürü ülke sayıyor doğudan ve batıdan, elbette adlarını hatırlayamadığım. Onları bir araya getirmekten bahsediyor, saçları rüzgarda savrulurken. Bilirsiniz, rüyalarda sözcüklerden çok hisler vardır. Gerçekten inanıyorum O'na. Gerçekten biliyorum o anda; olabilirdi anlattıkları. İnanıyorum!

Ama O "Artık çok geç..." diyor. Silikleşiyor, silik rüyamın içinde. Giderken planı da söküp alıyor sanki kafamın içinden...

Gitti!..


27.05.2007 / salı / 01:27 / mayfield / ev / oda / kucak üstü
/ jem - they

resim 1: fab
resim 2: fab (manipülasyon)
resim 3: fab

Thursday, 15 May 2008

Tehlike Anında Düğmeyi Çeviriniz...

Bazen olaylar planladığınız gibi gitmiyor ve birileri (!) "bazen" kelimesini "genellikle" olan bir şeyi yumuşatmak için kullanıyor...

Olaylar planladığımız gibi gitmediğinde mutsuzluğumuz ve negatif enerjimiz her şeye yansıyor. Aslında herşey kötü gitmiyor ama biz öyle hissediyoruz. Sanki içimizdeki bir düğmeye bağlı herşey. Birşeyler düğmeyi çevirdikçe hayatı görüşümüz karanlıktan, aydınlığa, siyahtan, toz pembeye doğru değişiyor. (Pembeyi de hiç sevmem de, lafın gelişi...) Ve gene aslında tek değişen biziz. Dünya kendi ekseninde hiç sapmadan dönüyor ve sadece biz olayları farklı algılıyoruz. Matrix'teki "kaşık aslında yok" repliği de bu yüzden favorim. Filmin o sahnesini hatırlayan var mı? Küçük bi çocuk, Neo'ya beyin gücüyle kaşığı bükmesini öğretiyordu, kahinin evinde. Çok kolay aslında. Kaşık yok. Kaşık bükülmüyor aslında, sen ona doğru bükülüyorsun…

Ne olduğunu ve nelerden oluştuğunu hala tam olarak anlamlandıramadığımız bir evrende yaşıyoruz ve göreceli olarak tek gerçek biziz. Bir evrenin içindeki noktalarız ve herkes kendi içinde ayrı bir evren barındırıyor.

Yani mevcut gerçekliği, inandıklarımızı aslında biz yaratıyoruz. Gerekli etkiler uygulandığında çiçekler daha renkli, güneş daha parlak gelebiliyor bir anda. Kendi gerçekliğimize değil de tek bir gerçeğe bağlı olsaydık, iki kişiden biri mutlu, biri mutsuz olamazdı aynı anda. Bu bireyselliğimizin bir parçası... Hiç kimse birbirinden bağımsız değil ama iç dünyası da o denli ayrık ve özerk. Aslında herşeyin aynı anda olup bittiği koskoca bir kürenin üzerinde yaşıyoruz ve hepimiz bir şekilde bu bütünün bir parçasıyız ama iç dünyamızdaki farklılık, bize dünya üzerindeki bu çesitliligi sunuyor.

Gelelim bütün bunların nereden çiktigina. Belki “ne saçmaladığımı” anlatabilirim.

Benim vize başvurum. (Evet gene döndük dolaştık geldik buraya! Tüm felsefik çıkarımları yapacağım ben bu konsolosluk konusuyla!) Benim vize başvuruma iki farklı açıdan bakalım:

Birincisi benim açım. Ben İsveç ve Hollanda’ya tatile gideceğim için kendimi çok mutlu hissediyorum olayın başında. Sonra Schengen vizesi almam gerektiğini farkediyorum. Önümde 12-13 gün var. “Sıçtık” diyorum! Etraf karanlık o anda. Sonra bakıyorum, araştırıyorum, bi gaza geliyorum arkadaşlarımla konuştukça. Bir cuma günü kalkıp Londra’ya gidiyorum direkt! Diyorum “Yapabilirim!”. Işıl ışıl ortalık! Bütün gün orada bekliyorum, belki randevusuz alırlar başvurumu diye ama sonuç yok. Yarım İngilizce’mle kendimi acındırmaya çalışıyorum falan olmuyor. Umutsuzluk geri geliyor. Karanlık baskın çıkıyor. Aldığım randevu ayın 3’üne, benim uçmam lazım ayın 7’sinde... Tek günde almak zorundayım vizeyi, bana geri postalayacakları zaman yok. Randevudan önce gene moraller yükseliyor. Konuştuğum insanlar “ben tek günde almıştım, sen de alırsın...” falan diyorlar. Gene bi gaz, “Tabi alırım!” demeler. Gitmeden 3 gün önce konsolosluğu ararsın randevunu kontrol etmek için, randevunu bulamaz telefondaki kız. Gene döndü içindeki düğme diğer tarafa. Karanlık çok derin. Yeni randevu alacak zaman yok, randevusuz vize yok. Tamam bittim ben! Biletleri de aldık bi önceki gazla! Kalkar o karanlığın içinden konsolosluğu basmaya gidersin. İçinde fırtınalar kopmaktadır. Kavgaya hazırsın. Kadına sorarsın randevunu ve kadın 5 dk sora gelir, “Evet randevunuz 2 gün sonra.” der. Sen sıkılı yumruklarınla kalakalırsın. Kadın içindeki düğmeyi çevirmistir diğer tarafa. Işıl ışıl çıkarsın konsolosluktan. Randevudan bi gün önce gökkuşağı görürsün. “Tamam,” dersin “işte bu işaret!” Ve gider alırsın vizeyi. Tatil yapacaz diye çektigimiz işkenceye bak di mi? Kabus gibi bir 10 gün... Karanlık, aydınlığın ensesine vurup kaçıyor; aydınlık, karanlığa çelme takıp düşürüyor...

Şimdi bir de konsolosluktaki kadın açısından bakalım olaya. Bir cuma günü bir genç gelir randevusuz. İngilizce bişiler geveler. “Alamayız.” der, gönderirsin. Ertesi hafta aynı genç tekrar gelir, randevusunu sorar. “2 gün sonra.” der, gönderirsin. 2 gün sonra çocuk randevuya gelir, evraklarını inceler, bir kaç soru sorup sıkıştırır, biraz beklettikten sonra verirsin vizesini. Yüzünde garip bir şaşkınlık ve gülümsemeyle gider çocuk...

Hepsi bu! Bu kadar! Diğer tarafta hiç bi değişiklik yok. Sen ne yaparsan yap aslında hiç değişmedi. Pozitif düşünceye ve onun gücüne inanıyorum ama aslında bütün o kabus benim içimdeydi. Hepsi bu! Senin dışında tamamen güçsüz ve anlamsız. Senin içindeyken tüm dünyayı kaplayabiliyor. Hepsini biz yaratıyoruz...

Sadede geleyim. Demek ki bu moral iniş çikislari, kendini kötü hissetmeler bizden kaynaklanıyor. İçimizde çok basitçe bir düğme var ve dışardan gelen etkilere çok açık. Ota boka dönüyor düğme bir taraftan diğer tarafa. Ama biz elimizi uzatıp çeviremiyoruz onu istediğimiz yöne. Belki de sadece bunu anlamadığımız için? Belki de bunu yapabilecek gücümüz vardır ama biz bilmiyoruzdur...

Belki de zaman zaman kötü hissetmeye ihtiyacımız vardır ve o düğme sürekli aydınlık tarafta kalmamalıdır. Aksi takdirde güneşin daha parlak, çiçeklerin daha renkli olmasının bir anlamı kalmazdı belki de... Herşeyde bir dengeye ihtiyacımız olduğu için o düğme var belki de...

Belki öyle, belki değil! Bir düğme var orada! Ama bence siz gene de anlamadığınız şeyleri kurcalamayın bilip bilmeden. N’olur, n’olmaz...

Yazı başlangıç: 3 Nisan - London - Hyde Park - Konsolosluk sonrası - Cepte Schengen Vizesi
Yazı bitiş: 15 Mayıs - Mayfield - ev - çalisma odası - tatil bitmiş, fotoğrafları feysbuka konmuş bile...

resim: fab

15.05.2008 / perşembe / 14:07 / Mayfield / ev / çalışma odası

Friday, 2 May 2008

Akla Düşen Düşünceler No:20080501 (Behçet Spor)

  • Temel mantık paydasında orjialine uygun hata yapmak:

Mesela şöyleki;

Bilbortta gördüğüm "ender'e gelen, kışa mutlu girer." ilanını saniyelik bir bakış anında "ender'e gelen, kışa montlu girer." okuyup, "bunlar ne diyo lan?" diyip tekrar bakıldığında kendi kendini göt etme durumu...

Hani kışa montlu giren üşümeyecegi için mutlu olur ve böylece de kışa mutlu girmiş olur. Yaptığın hata aynı mantık paydasındadır ve orjinal anlamda fark yaratmaz.

Gibi... (Ben niye böyle şeyler düşünüyorum ya?)

  • Hayat yürüyen merdivenlere benziyor. Sen dursan da o gitmeye devam ediyor. Geriye dönmeye çalismak çok zaman boş çaba. İleriye gitmekse her zaman karlı değil. Koşup treni yakalayabilir yada yuvarlanıp kafa göz patlatabilirsin... E hayat da kaçan trenlerin bi bileşimi değil mi zaten?..
  • Öyle sarılmalıktı ki, ölesiye neredeyse…
  • Metrodan yukarı çıkarken herkesle birlikte yürüyen merdivene yığıldığınızda ve solunuzda bomboş bir merdiven olduğunu farkettiğinizde sizde de bir tembellik hissi uyanıyor mu? (Bana hiç bakmayın. Ben yürüyen merdiven kullanmıyorum…)
  • “Very Vanilla Latte” tadında dudakları vardı...
  • Burada biraz uzak kaldım haberlerden, olaylardan, gündemden. Ama pek de şikayetçi değilim. AKP yok, ekonomik kriz geldi geliyor muhabbeti yok, saçma sapan programlarla oluşturulan sahte gündemler, gereksiz magazin haberleri yok... Güzel yani. Aha 1 Mayıs da geldi. Kimsenin çatıştığı yok bu küçük kasabada... Bakıyorum, Taksim'de işçilerle polis gene kaynamış birbirine... Nasıl bayramsa artık bu? Pek hoş olmayan fotoğraflar gördüm nette Türkiye'de 1 Mayıs adına. Her zamanki gibi. Burada, tüm o saçmalıktan uzak olmak güzel. En azından bir süre. Biliyorum bu kafayı kuma gömen deve kuşundan farksız ama cehalet en büyük mutluluk! Gözünün önünde olmuyorsa bu olaylar, etkisi azalıyor bir nebze. Sonsuza kadar saklanamayacağımı bilsem de... Bütün işçilerin “İŞÇİ BAYRAMI” kutlu olsun!
  • "Bir osuruk, bin doktora bedeldir." Ulan ne laf bee!..
  • Var mısın yok musun programında kutu açan kadınlardan biri, yarışmacının kazanmasını istediğini ve kazanamazsa çok üzülecegini belirten bişiler zırvalarken cümlesinin sonunda “mutluluğumu da tıkadın bana!” dedi. O ne demek ya?! “G.tüme soktun” der gibi…
  • Bi insan evladı sabahın 6'sında uyandırılır mı yaa? Yazıktır! Günahtır!..

  • Bu arada 2 aydır İngiltere'deyim. Tam olarak 63 gün hatta! Nasıl geçti ben de bilmiyorum. İyi bişi heralde bu di mi?.. =)
  • Annemle babam da gitti Marmaris’e yerleşti, köpeğimiz Goldie’yle birlikte. Emeklilik hayatına geçiş yapıyolar yavaştan. (Herkes maşallah desin!) Artık keyifleri nasıl yerindeyse, kavgaları bile kavgaya benzemiyo. Kavga konularını açıklıyorum: “Sen benim helvamın fıstıklarını yedin”, “Yok efendim soğanın cücüğünü en sona ayırdıydım da sen götürdün.” vs. Özetle, “helvanın fıstığı, soğanın cücüğü”. Allah herkese böyle anne-baba, her anne-babaya da böyle kavga sebepleri versin. (Amin!) Bizimkilere de uzun ömür ve bol saadet… (Hep beraber: Amin!..)
  • Aslında hergün 6'da kalkcaksın, 9'a kadar bütün işlerini halletceksin. Gün 2 kat uzamış gibi oluyo olum!
  • Geçenlerde bu seneki Kasdav'da çalışan bir arkadaşım anlattı. Kasdav, Liseler Arası Müzik Yarışması. Bu sene Bilgi Üniversitesi düzenlemiş. Kayıp bir gençlik gördüğünden söz ediyordu organizasyonda. Çalisan erkeklerden birine bir kız gelip "ONS'ye var mısın?" diye sormuş. Çocuk da kalmış tabi, "o ne öyle?" demiş. Meğer One Night Stand dediğimiz tek gecelik takılma muhabbetinin kısaltılmışıymışş... Yani arkadaşimız gençliği yakından takip etmediği ve gerekli sözleri bilmediği için treni kaçırmış. =D Ama tabii buradan mesaj da vermemiz gerek. Burada asıl önemli olan 17 yaşinda bir kızın böyle bir teklifi yapabiliyor olmasıdır. Kullanılan dil de ayrıca ilgi çekicidir. ONS nedir ya? OGS gibi. Otomatik Geçiş Sistemi! =D
  • Komedi gösterisinde yanındakinin tepkilerini gözlemek... Var öyle bişi! O hangi esprilere daha çok gülüyo, hangilerine gülmüyo... Merak ediyoruz. İnsanoğlu bi acaip!
  • Doğmak, büyümek, üremek, ölmek... Bu mu lan hayat?! Hadi üremeyi geçtim, bu mu lan hayat?!
  • Şehremini'de Behçet Spor vardır. Ben orada büyüdüm, Şehremini'de. Orada büyüyen her çocugun Behçet Spor'a bi kez uğramışlığı vardır en az. Küçücük, belki 15 m2 bi dükkan. Belki hiç değişmedi yıllardır. Behçet abiden önce babası Şevket amca vardı, o kadar. Ve geçen gün düşündüm de, ben burada, gelmeden önce Behçet Spor'dan aldığım ayakkabılarla futbol oynuyorum. İngiltere'de! Yani Premier Lig'de falan değilim ama olsun. İngilizler'e karşi Behçet Spor'dan aldığım ayakkabılarla oynuyorum! Bu da Behçet Spor'un futbola, spora katkısı belki de. Küçük, müçük! Belki de Behçet Spor o kadar küçük değil...
  • Domatesi ketçaba banmak mı daha saçma, yoksa patatesi patates püresine banmak mı?
  • Feysbuk yazarken elim sürçtü, geysbuk oldu...
  • Dikkat ettim, burada hiç çimlere basmayın tabelası yok. İngiltere'de ve gördüğüm kadarıyla Avrupa'da yani. Ve insanlar çimlere basıyor. Bizim orda heryerde çimlere basmayın tabelası var ama insanlar gene de çimlere basıyor. Demek ki insanlar hep çimlere basıyor! İnsanlar çimlere basmak istiyor! Her nerden geldiyse bi zihniyet gelmiş bizi betonun, asfaltın üzerinde tutmaya çalisiyor. Doğaya karşi geliyor! Basabildiğiniz çime basın arkadaşim! İnsanlık hakkımız bu bizim!..
  • Herkese nice yıllar!! (3 Mayıs doğum günüm! =))
01.05.2008 / perşembe / 23:04 / fingal house / mayfield
/ çalışma odası / bilgisayar
/ southern fm

Wednesday, 23 April 2008

Over the Hedge - Duvarın Ötesi

Dün gece "Over the Hedge" adında bi animasyon izledim. Yaşadıkları orman, onlar kış uykusunda iken banliyö semtine dönüştürülen, bulundukları küçük alan dışında etrafları lüks evlerle dolan bir kaç hayvanın hikayesi. Bir kaplumbağa, bir sincap, bir kirpi ailesi, bir kokarca, iki possum (keseli sıçan) ve bir rakun!..

Çok güzel bir animasyondu. Espriler yerindeydi, hayvanların karakterleri doğal hayatlarına çok iyi oturtulmuştu. Eğer bir hayvan severseniz, hemen ilişki kuruyorsunuz ekrandakilerle...

Animasyon filmleri severim. Ayrıca Stuart Little, Ratatouille gibi fare kahramanların başrol olduğu filmler de hep favorimdir. Çok akıllı ve sevimli oldukları için heralde, çok severim fareleri. Bir biyolog olarak da reddetmişimdir okulda fare kesmeyi. Dersten 5-10 dakika önce giderdik laboratuara bazen Pınar'la. Kafesteki beyaz yaratıkla ilişki kurmak için fazlasıyla yeterli bir süre...

Ve bu filmi izlediğim gecenin sabahında, dolaptaki fare kapanında, günlerdir dolaptaki kuru gıdayı tırtıklayan fareyi bul...

Bir an "Belki sadece sıkışmıştır. Götürüp ormanda serbest bırakırım." diye düşündüysem de sonuna kadar açılmış simsiyah gözler öyle olmadığını yüzüme yüzüme vuruyordu... Kapanla birlikte dolabın dip tarafına gitmişti. Acaba kaçmaya mı çalışmıştı yoksa herşey çok çabuk mu olmuştu? Sadece yakalandığı andaki hamleyle mi gitmişti oraya kadar? Mısır gevreği kutusunun ilerisinde yüz üstü yatıyordu işte. Tam ensesinin arkasına inmişti kapan. Belli ki omurgası kırılmıştı. Gri kadifemsi tüyleri parlıyordu. Herhalde pis yerlerde işi yoktu. Belki de uzun süredir burada bizle yaşiyordu. İşaret parmağımın uzunluğundaydı ve bundan daha uzun bir kuyruğu vardı. Dümdüzdü kuyruk, bana doğru uzanıyordu. Kapana kısılan kafası da geriye doğru dönmüştü, sanki bana bakıyordu. Belki son anda durumu anlamış, bizim yaptığımızı anlayarak dolabın kapağına doğru son bi bakış atmıştı karanlıkta bilinçsizce, kapan ensesine inerken...

Gri, kadife gibi tüyleri vardı. Tıpkı o animasyonlardaki gibi de şirin bir yüzü. Simsiyah, zeki görünen gözler ve küçük bir burun. Küçücük pembemsi ayaklar...

O animasyonları seviyorum çünkü hayal ürünü oldukları kadar gerçekler de! Evet Ratatouille gibi bir şef olamaz bir fare ama hikayedeki ana fikir gerçek: Yemek bulmak. Tek derdi buydu. Filmin başinda da söylüyordu hatta. "Paris'te heryerde güzel yiyecekler bulabilirsiniz. Sadece bu biraz tehlikeli..."

Oturup çocuk gibi "Onlar sadece yiyecek bir şeyler arıyordu. Biz onları öldürüyoruz." falan demek istemiyorum ama kapanla birlikte kaldırdığım minik farenin taş kesilmiş vücudu da gözümün önünden gitmiyor! İncecik kuyruğu bile bir çubuk gibi dimdikti. Biyolojik olarak ölüm sertliği dediğimiz şey. Kaslar öldükleri zaman bir daha açılmamak üzere kilitlenirler... Bu ölüm! Ve biz sadece yemek arayan bir hayvanı öldürdük! Ölüm çok kolay, zor olan yaşamak...

Hayatta kalmak için birbirini avlayan hayvanları anlayabilirim. O aslana yemek olan geyik de çok tatlı bakıyordu ama ihtiyaç duyduğumuz bir döngünün parçası hepsi. Peki ya dolabımda ölen fare? Neden öldü? Etinden, derisinden yararlanmayacağıma göre? Sadece sınır ihlali! Vize alma konularına bu kadar takıntılı olan benim için ne kadar ironik değil mi? Hastalıktan korkmamız da buna bir etken ama bunların biraz daha üzerine çikip bakacak olursanız, aynı bölgede yaşayan canlılarız sadece. "Avrupa'ya giderken neden vizeye ihtiyacım var?" diye hükümetlere çıkışıyorum ama sınır ihlali için bir fareyi katlediyorum...

İroniler arka arkaya dizildi gene. Evden yiyecek aşıran bir grup hayvanın konu edildiği bir film izliyorum dün gece ve sabahında evimde aynı durumdaki bir fare ölüyor. (Filmdekiler daha şanslıydı...) Sadece gezmek, görmek için "İstediğim yere giderim, ne vizesi ya?!" diyorum ama yiyecek arayan bir fareye müsamaha göstermiyorum...

Resmin tamamına bakamadığımız hissini uyandırıyor bu tip olaylar bende. Söylediklerimizle yaptıklarımız birbirini tutmuyor. Önümüzde AKM'nin ön duvarı büyüklüğünde bir resim var ve biz 10 cm mesafeden hepsini görmeye çalışıyoruz. İşin kötü yanı gördüğümüzü de sanıyoruz. Görebildiğimiz kısım binde bir, milyonda bir. Belki en aydınımız yüzde birini görebiliyor...

Bu çok küçük bir örnekti ve buradan çıkarımla çok derin ve felsefi bir konuya dalış yaptım belki ama bunların da hepsi bir bütünün parçası sadece. "Parçalanıyorum" yazımda da dediğim gibi bir bütünün parçası olduğumuzun farkında değiliz. Farkına varamıyoruz! Ve tüm sorun da burada. Gözlerimizin önünde yatıyor. Biz ısrarla göremiyoruz, göremiyoruz, göremiyoruz...

Filmin başında hayvanların kış uykusundan uyandığı ve yaşadıkları geriye kalan küçücük orman parçasının etrafının bahçe duvarıyla çevrildigini gördükleri bir sahne var. Uyanıyorlar ve ne olduğunu anlayamıyorlar. Yüksek sıkı bir çalılık. Ne olduğunu anlamadıkları için ona Steve adını veriyorlar ve ondan korkuyorlar. Filmi izlerseniz o sahneye iyi bakın. Bence insanlık olarak da aynı durumdayız... Filmin adı da oradan geliyor zaten: Over the Hedge. Bizimkiler "Orman Çetesi" diye çevirmişler Türkiye'de ama "Duvarın Ötesi" gibi bir anlamı var aslında...

Bizler filmdeki insanlarız ve çok karmaşık ve teknolojik görünen hayatımızda bazı şeyleri anlamadığımız çok açık. Filmde de bu duygu çok iyi verilmiş. Biz filmdeki insanlarız ve o filmde insanlar başrolde değil. Çok geniş bir oyuncu kadrosunun parçasıyız sadece. Bunu da anlamıyor ve kabul etmiyoruz!

Tüm insanlık olarak oturmuş, hayvanlarla ilgili bir animasyon izleyip "canım ne tatlıııı" gibi söylemlerde bulunuyor, ertesi sabah filmde hayvanları öldürmeye çalışan deli kadın oluyoruz. İşin kötüsü bunu da farketmiyoruz!

Hep beraber oturmuş film izliyor ve anladığımızı söylüyoruz. Ama hiç bişi anlamıyoruz. Tüm söylediklerimiz lafta kalıyor. Hepsi laf, boş laf...

Cümle alem film izliyor, hepsi bu!..

01.04.2008 / salı / 13:05 / kucak üstü / çalisma odası / fingal house

/ radyo - southern fm

/ bardakta su - çöpte ölü fare

NOT 1: Yazıyı yazdıktan sonra 9 günlük bir tatile gittim. Döndüğümde fareyi yakaladığım dolabın tamamen talan edildiğini gördüm. Neredeyse bütün yiyeceklerin kapları parçalanmış ve bazılarının tamamı yenmişti. Dolabın her tarafındaki fare dışkılarıysa ayrı bir macera. Tabii bu olanlar beni çok sinirlendirdi ve yukarıda bahsettiklerimle çeliserek kapanı kendi elimle kurdum 1 saat süren dolap temizliğinin ardından. İnsan ve avcı tarafım ağır bastı sanırım. Ama bokunu çıkarmış yani! Görmeniz lazım! Kapanı kurdum, bekliyorum... (21.04.2008)

NOT 2: Dolabı temizleyip, kapanı kurup, NOT 1'i yazdıktan 7 saat kadar sonra mutfak masasında oturmuş Türkiye'ye göndermek üzere aldığım kartların arkasını doldururken arkamdaki dolaptan bir ses geldi. Bişi düştü sandım önce ama çok sürmedi sabah kapanı kurduğum anın gözümün önüne gelmesi. Sesler devam ediyordu, sanırım kaçmaya çalisiyordu. "Hayır yaa!" diyerek kapağı açtım. Orada duruyordu. Simsiyah gözleri kocaman olmuştu. Boynundan yakalanmıştı ve ayaklarıyla çirpiniyordu. Kapanı kaptığım gibi dışarı çıktım. "Ölme! Ölme! Ölme!" diyerek sokağa vardım. Kapanı serbest bıraktım. Yere düşüp kaçmasını umuyordum ama artık çok geçti. Öylece düştüğü yerde kaldı. "Uyan! Uyan! Uyan!" diye kapanla dürttüm bir süre çaresizce. Bir fare daha ölmüstü. Sabahki avcı ruhumu artık hissedemiyordum. Toprağın üzerine koydum kaldırıp. Diğerinin aynısıydı görüntüsü. Bi önceki için yapamadığım cenaze törenini onun için yaptım. Sığ bir mezar kazıp yanına bir sopa diktim ve ucuna da bir salyangoz kabuğu taktım. Şimdi mutfağımın penceresinden her bakışımda görebiliyorum mezarını... Farelerin ölmedigi bir dünya istiyorum!.. (21.04.2008)

NOT 3: NOT 2'nin ardından katliam devam etti. 2 fare daha yakalandı gece yarısına kadar. Şimdi penceremden 2 mezar görebiliyorum. Onları da diğeri gibi kurtarmaya çalıştım ama hep çok geçti... Fareleri evden uzak tutmak gerektiğine hem fikirim ama yol bu olmasın ya! Başka bi yol bulalım!.. Bi yerden sonra elimde fareyle dışarı çıkıp durdum bütün gün. Kendimi seri katil gibi hissettim! Öldürüp, öldürüp bahçeye gömüyorum! Farelerin ölmediği bir dünya istiyorum!..
(22.04.2008)
Related Posts with Thumbnails