Thursday, 25 September 2008

İngiltere Günlükleri:

20 Günde Devr-i Britanya

BÖLÜM II: YOĞK

08.Ağustos.Cuma (162. Gün)

York yolculuğu, büyük mor bir otobüsle başlar. Couch Surfing'den bulduğum ve beni York'ta ağırlayacak olan yeni arkadaşım Ed (Edward) beni yoldayken aramış, nereye, nasıl gideceğimi söylemiş olsun. Desin ki “4 numaralı otobüse bin. Büyük, mor bir otobüs. Thief Lane'de in!..” (“Tiif Leyn” okunur...)

“Büyük, mor otobüs”, gördüğün en güzel, en teknolojik otobüs çıkıversin! Otobüs her açıdan ultra şık falan olsun. Durakta durunca yolcuları almak için sola doğru hafifçe eğilsin bile, yuhh! Britanya'nın en eski şehirlerinden birinde, gördüğün en ileri teknoloji otobüsle karşılaş. First'ü buradan hemen şimdi tebrik et... (Först okunur...)


Gel gör ki “ben size durağınıza gelince haber vereceğim” diyen sarışın abla seni gayet unutur. Dönüşte bi kere daha unutur hatta! 3. turda başka bir otobüse geçerek sonunda Thief Lane'e ulaş...

Ed sarışın, saçları omuzlarında, eli yüzü düzgün bir İngiliz olsun. Ed aynı zamanda Gina'nın da erkek arkadaşı olsun. Gina, yani Georgina, benim Couch Surfing'den bulduğum asıl kişi olsun ve Gina ve Ed, Gina'nın evinde beraber yaşayan 2 üniversite öğrencisi olsun.

...Kaderin güzel bir cilvesi, Gina ve Ed seninle aynı anda 2 Avusturyalı bayan misafiri de ağırlıyor olsun: Judith & Michaela. Ed, “senin için sorun olmaz umarım?” gibi aptalca bir soru bile sorsun hatta bir ara!.. (Cudit okunur, Mikayla okunur...)

...Bir kaç mekan arasında karar veremeyip, karar verdiğimiz mekanı da bulamayıp bir süre dolandıktan sonra TOTO'S isimli bir İtalyan restoranında yemek yiyelim. Ardından Wetherspoon'da “Madem İngiltere'deyiz, illa ki Pimm's içmeliyiz!” diyerek 2 sürahi Pimm's'i lüpletelim! Yeni mekan “DUSK”!


...Evde, Baran'dan öğrendiğin taktiklerle Ed'e nargile yapmasını baştan öğret. Bu arada onlar nargileyi “şişe” olarak bilsin ama bunun Türkçe bir kelime olduğundan da bihaber olsunlar. (Bana çok ilginç gelmişti o an?) Nefis nane ve çilek aromalı nargile ve sohbetle, gece bitsin... (03:33)

09.Ağustos.Cumartesi (163.Gün)


Saat 11 gibi herkes uyurken evden çıkılır, ver elini York olur. Ancak York'un elleri ıslaktır, yağmurludur York...

Bir elde fotoğraf makinası, bir elde dandirik şemsiyemiz, yağmurlu şehirde eli yüzü düzgün bir kare aranır. Şehir yağmurlu da güzeldir. Zira burası İngiltere'dir. Yağmur mütemadiyen yağmaktadır. Fotoğraf için güneşli hava kovalamak, bir nebze izleyiciyi kandırmaktır...


“Yağmur altında York sokakları, Zimbabve'li bir grubun şarkıları ve dansı, dünyanın en küçük “doughnut”ları, saat 1 gibi eve dönüş yolu” sözcükleri kesinlikle bu bir kaç saati tanımlamaya yetmez...



...Dün söz verdiğin keki yapmak üzere Ed'le markete gidin. Malzemelerle döndüğünüzde Judith ve Michaela gitme hazırlığında olsun. Kızları yolcu etmek için hep beraber evden çıkın. Kızlar Manchester'a yollansınlar. Eve dönünce sen keki yapadur. Kek fırındayken Ed ve Gina bol baharatlı ve yumurtalı bir şeyler pişirsin. Birlikte yemek ve kek yedikten sonra amacına geri dön: YORK!

...19:30 gibi “Betty's”in önünde Gina'yla buluş. River Ouse kenarındaki King's Arms'da birşeyler içip, 20:00'deki “GHOST WALK” turunu yakalayın. (“Riva Oğz”, “Kingz Ağms”, “Goğst Volk” okunur...) Pek korkunç olmasa da keyifli turun ardından karınlar acıksın. Türk abiden “cheesy chips” ler hüpletilsin. Abi senden para almasın, sağolsun, varolsun...

Patatesleri ve beleş Redbull Cola'ları götürdüğünüz sırada Tom'la karşılaşın. Hep beraber “Pivo” ya gidin. (Payvö okunur...) Pivo'da “La Chouffe” isimli %8'lik Belçika birası sana güzel yaraşsın. Pivo'da Gina ve Tom'un başka bir arkadaşı da size katılsın: Sam. “Tebdili mekanda ferahlık vardır.” diyerek başka bir puba gidilsin. (Onu İngilizce nasıl dedik, hiç bilmiyorum!..) Mekandan akılda kalanlar, aşırı çıplak İngiliz kızlar, ucuz kokteyller, Tom'un sarhoş halleri, Gina'nın olgun tavrı ve Sam'in dengeleyici özelliği olsun.

Sigara içmek için dışarı çıkan Tom fazlasıyla sarhoş olduğu gerekçesiyle içeri giremeyince mekan değiştirmek vakti çıkagelsin. Willow isimli Çinli bir gece kulübü size kollarını açsın. (Viloğ okunur...) Tom içeride kendini iyice kaybetsin. Erkek-kız önüne gelenle dans etsin. Gina, Sam ve sen de kalabalığa katılın. Hiç beklemezken Willow'da çok güzel vakit geçirin. Gece boyu birinin erkek arkadaşından “ha dayak yedi, ha yiyecek!” gözüyle baktığımız Tom da mekandan sağ salim çıkmayı başarsın!


Eve dönüş yolunda Tom'u zaptetmeye çalışan ve kolunu bükerek “Respect the pain, Tom!” diyen Sam, gecenin en komik anına imza atsın. “Walmgate Bar” kapısından geçerken kendi haline bırakılan Tom, kaybolsun....

Gece, evde nargile ve Ed ile röportaj ile biter... (04:30)

10.Ağustos.Pazar (164. Gün)

10:55'deki Edinburgh otobüsüyle York'a veda etmeden önce yapılacak tek birşey kalmıştır: “York Minster”ı ziyaret etmek! (“Yoğk Minsta” okunur...)
Saat 08:30'da kalkılır. Duş alınır, çanta hazırlanır ve evden çıkılır. Ed ve Gina'yla otobüs durağında vedalaşmayı ummaktasındır. Tıpkı geldiğin gibi, 4 numaralı otobüsle tren istasyonuna geri dönersin.

Son günün onuruna, hava çok şekilli olsun. (Böyle pofuduk bulutlar, güneş falan...) Çantanı gara kilitledikten sonra doğruca Minster'a git fakat bugün günlerden pazar olsun. En nihayetinde bir kilise olan bu görkemli binada, pazar günleri, pazar ayini vardır. Bu, cuma namazında Sultan Ahmet Camii'ni gezmeye çalışmak gibi birşeydir. Şansa küsülür, önümüzdeki fotolara bakılır... Güneşten faydalanıp güzel karelere imza atılır.


...Neredeyse otobüse geç kalınır. Yanlış yola girdiğini farkedince panik yapılarak koşulur. Emanetçiden çanta alınacakken uzun bir kuyrukla karşılaşılır. “Aym ebaut tu mis may bas! Ken ay get may beg först?” falan denerek kalabalığın gönlü, Fatih'in çantası alınır. Otobüse binmeden Ed'le vedalaşılır. Sana çikolata bile getirmiştir, süper bir insandır! Gina gelememiş, sevgilerini göndermiştir, canı sağolsundur...

Ed'e el sallayarak, York'a veda edilir.

Gelecek durak Edinburgh'tır! (Edinbra okunur!)



yazan-yöneten: fab (Ağustos-Eylül 2008)

Thursday, 18 September 2008

İngiltere Günlükleri:

20 Günde Devr-i Britanya

BÖLÜM I: AKSFIRT

04.Ağustos.Pazartesi (158. Gün)

Biraz yeni alınan rehbere göz atılarak, biraz da uyunarak Oxford'a varılır. (Aksfırt okunur...) Türkiye'den uzun yola alışkın bünyeye 2 saat vız gelmiştir. Oxford'da Jenny'nin kadim dostu Jane'in evinde kalınacaktır. (Ceyn okunur...) Jane, eşi Ian'la birlikte Aylesbury'de oturmaktadır. (İyın okunur, Eylzböri okunur...)

...Jane seni süper Volvo arabasıyla alır. Ian evde beklemektedir. Süper fırında makarna yapmıştır. Ondan 2 tabak hüpletilir. Ev sistemi süperdir. Büyük televizyon ve rahat koltukları vardır. Masa yoktur, tepsi vardır. Yemekler televizyon karşısında yenir. Kah Güney Amerika'da safaride, kah Avrupa'da 2. Dünya Savaşı'ndan kalma bir kazı bölgesindesindir... Yemekten sonra Jane tatil planını yapmana yardım eder. Senin için bir sürü haritalar, otobüs çizelgeleri falan bulmuş, çıkartmıştır. Jane de, Ian da dünya tatlısıdır. Allah tuttuklarını altın etsindir...

05.Ağustos.Salı (159. Gün)

Fab Oxford'a hazırdır. Sabah 08:30 otobüsüyle Oxford'a gidilir. Gel gör ki hava kapalıdır ve yer yer yağış da görülmektedir. Sırtımızda Sharon'ın yeşil yağmurluğu (Şerın okunur...), tepemizde küçük dandirik şemsiyemiz, Oxford'ın kuzeyine yürünür. Ancak burası İstanbul değildir. Kısa bir yürüyüşün üzerine Oxford biteyazınca geri dönülür. Jericho Cafe'de mocha eşliğinde günlüğün ilk adımları atılır...

...Önce Covered Market gezilir. (Kavırıt Mağkıt okunur...) Üstü kapalı, küçük, şirin bir yerel pazardır burası. Biri takma bıyıklı 3 güzel kız sana selam verir! Bıyıklı olan ve senin fotoğrafını çekmek isterler. Ve çekerler...

...Christ Church College (Kırayst Çörç Kalıç okunur...), Oxford'daki 39 kolejden en ünlü birkaçı arasında olan, en az 500 yıllık bir yapıdır. Şehrin silüetinin de bir parçası olan kuleleri ile görüntüsü muhteşemdir! Bu kolej ayrıca Harry Potter filmlerine ev sahipliği yapmasıyla da meşhurdur. Okulun muhteşem salonu, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nun da salonudur aynı zamanda. Mekan hayal dünyasıyla gerçek dünyanın kesişimi gibidir. Büyüleyicidir, takdire şayandır, ilham vericidir...

...Burger King'de karşı masana çok güzel zenci bir kız oturur. Kız sana gülümser, sen ona gülümsersin. Bugün özel bir durum vardır, kızlar mütemadiyen sana gülümsemektedir. Sonra kız gider... (Eee ne ki şimdi bu?) Yağmur yağmaktadır, moral seviyesi düşüktür, yorgunluk vardır. New College'a gitmeye karar verilir. (Niu Kalıç okunur...) New College yolunda Bilim Tarihi Müzesi gözüne çarpar. Yağmurdan kaçarken bilime tutunulur... Müze sıkıcıdır. Şöyle bir göz gezdirilir ama eski bilim aşığı Fatih'e içeride rastlanamaz.

Saat artık 17 olmuştur. New College için çok geçtir. Çok yorgunsundur. 18:10 otobüsüyle Aylesbury'e geri dönülür.

Ian Meksika usulü Chili, pilav ve tatlı olarak da “Crumble” yapmıştır. (Kırambıl okunur...) Saat 22 gibi uyunur...

06.Ağustos.Çarşamba (160. Gün)

...11:30'da Oxford Castle'daki tura katıl. Güzel bir rehber, grubu tura çıkarsın. Biraz orta çağ kıyafetleri giyen rehberi, biraz Normanlar'dan kalan bu kaleyi izleyerek turu tamamla.

Oxford Castle'dan sonraki durak New College olsun... Yalan! Şimdi resimleri kontrol ettim, bir sonraki durak Carfax Tower! (Kağfax Tavır okunur...) Oxford'ın merkezi kabul edilen bu eski kuleden manzaranın tadını çıkar.

...Ben yemek yerken tek ayağı olmayan bir güvercin de bana eşlik etsin. Yemeğimi onunla paylaşayım. Diğer güvercinler gelip, ona attığım kırıntıları çalsın, adi yaratıklar! Sonra da kaldırımda yürüyen bir çiftin erkek olanı sakat kuşa bir tekme savursun; kız da çok komikmiş gibi gülsün. ORSPU ÇOCUKLARI!!

...New College son derece sessiz, sakin olsun. Mükemmel okul binalarının, güzel bahçelerin tadını çıkar. New College'ı sıkıştırıp makinana sığdırdığına ikna olunca bir sonraki durağın olan “Magdalen College” a doğru yollan. (Moğlın Kalıç okunur...)

Magdalen College, Oxford'da ziyaret ettiğin okullar arasında en geniş arazi üzerine kurulu ve en güzel bina ve bahçelere sahip olanı olsun. Okul sınırları içerisinde tekne gezintisi yapabileceğin bir küçük nehrin yanı sıra, içi ceylanlarla dolu bir bahçe de bulunsun. OKULA GEL!

Magdalen, gez gez bitmesin. Nehrin devamında oturacak harika bir yer bul ve şu fotoğrafı tam orada çek:

...Coffee Republic'ten bir mocha kapıp, Aylesbury'e doğru 280 nolu otobüsümüzü yakalayalım. Jane ve Ian'ın evine... Jane bu sefer zahmet edip seni otobüs durağından almasın, yürüyerek gideyim eve dersin ve otobüsten erken inersin. Ancak anlarsın ki Jane'in evinin nerede olduğuna dair hiç bir fikrin yoktur. Kaybolursun! Jane gelip seni arabayla alır tekrar. Rezillik!

Ian biftek yapmıştır fırında, yanında da püre! Ona yumulursun. Gecenin kalanı da TV ve bilgisayar da tatil planı arasında bir yerlerde biter...

07.Ağustos.Perşembe (161. Gün)

...Oxford Open Market: Her perşembe ve çarşamba açık olan bu pazarda bir sürü güzel ve ucuz şey olsun. Jane ve Ian'a da buradan birer hediye al. Pazarın orada tavuk benzeri birşeyler yedikten ve arılar tarafından rahat bırakılmadıktan hemen sonra sinemaya gitmeye karar ver. “Kültür gezisi yapıyorsun! Ne sineması, ne popüler kültürü şimdi bu?” desen de kendine, kendi kendine dinleteme. Git “Mummy” serisinin son filmine bilet al, koş!

Bugün hava daha bir güneşli, daha bir ışıl ışıl olsun ama biz “gezelim-görelim-illa ki fotoğraflayalım” kısmını bitirdik olalım. 15:30'daki filme kadar kendimizi yazıya verelim. Yeni film, eskileri aratsın. Filmden sonra evin yolunu tutalım. Bu sefer kaybolmayalım, kendi başımıza gitmeyi başaralım...

...Yarın sabah erkenden yola düşülecek. Gelecek durak YORK!

Oxford hikayesi buraya kadar... (Pek de heyecanlı değilmiş be kanka?)

yazan-yöneten: fab (Ağustos-Eylül 2008)

Tuesday, 9 September 2008

İngiltere Günlükleri: Girizgah

04.Ağustos.2008 – Pazartesi (158. Gün)

Yatarken saat 6'ya kurulur. 07:30'da kalkılır. 09:30'da Jenny gelecek. Daha ev adam edilecek, oda toparlanacak, çanta derlenecek.

Jenny aranır, Jenny 10:30'da gelir. 10:30'a kadar mutfak, temizlik vs. bitirilir. Jenny kahvaltı getirmiştir, kahvaltı edilir. Evden bir türlü kopulamaz. Gidilmek istenmez. Tatil arifesinde, tatilden odaya dönüşün hayali kurulmaktadır daha şimdiden...

Sinirler gerilir, tansiyon artar. Jenny herşeyin tamam olduğuna dair seni ikna eder ve seni kapının önüne koyar! Sonunda cillop gibi bir ev geride bırakılarak evden ayrılınır. (11:30)

Jenny arabasıyla seni Royal Tunbridge Wells'e bırakır. 12:36 Charing Cross trenine binilir. Jenny ve Kathy tren hareket ederken sana el sallar...

Çok gergin ve heyecanlısındır. İlk defa plansız bir tatile gitmektesindir. Sırt çantanı alıp kilometrelerce yol gitmek, tanımadığın insanlarla kalmak, ev denen şeyden çok ama çok uzak olmak... Kontrol edemediğin şeylerin olabilme olasılığıdır seni germekte olan.

Kendinle ilgili bir gerçeği görürsün: Sen bir kontrol bağımlısısındır! Hayatında olan biten herşeyi kontrol etmek istemektesindir. Özgüveninin ardına gizlenmiş bu sorun, kendini daha önce yüzleşmediğin böylesi bir pozisyona fırlatırcasına atınca baş gösterir. Plansız bir tatil arifesinde, heybetli bir sırt çantasının ağırlığı altında kişilik kabuğu kırılır ve işte orada, arka plandaki sinsi canavar dişlerini göstererek sana bakmaktadır!

Sorunun budur! Bütün bu yolculuğun, İngiltere'ye gelmenin, Avrupa sevdasının sebebi de budur! Güvenli sularda yüzme, illa dışında yüzülecekse önce o suyu güvenli hale getirme dürtüsü sana zarar vermekte, hayatını sınırsızca yaşamanı engellemektedir. Varlığını kabul etmediğin bu canavara karşı bilinçsizce bir oyun oynamış, onu ürkütmeden bu son noktaya kadar getirmişsindir.

Bu 20 günlük turun amacı, bu yaratığı tamamen güçsüz kalacağı yabancı sulara gömmektir! Plansız bir tatilden zevk almak, hayatta kalmaktır! Hayatın “doğal” olarak güzel olduğunu görmektir.

12:36 Charing Cross treninde Londra'ya gitmektesindir. Yolculuğun ilk durağı Oxford'dır. Bu yolculuğun parolası “Git, ne olursan ol git!” tir...

Londra treni tanıdıktır. Hala güvenli sulardasındır. Hala kendi yarattığın canavarının çizdiği sınırları terketmemişsindir. Tehtid edildiğini anlayan tatlı dilli parazit üstüne gelmekte, seni vazgeçirmeye çalışmaktadır. Canavarın tatlı dili en tatsız silahıdır. Soruları bırakmamaktadır peşini.

“Nereye gideceksin?”,

“Nerede kalacaksın?”,

“Nerede yatacaksın?”,

“Ne yiyeceksin?”,

“Hadi gel eve dönelim...”

Korkmaktasındır!

Korkudan ellerin buz kesmektedir!

Yolculuk başlamıştır...

13:19 / southeastern treni, hastings – charing cross /

mp3 çalar / tori amos – power of orange knickers

Monday, 4 August 2008

fab yollarda...

Selam millet!

4-24 ağustos arası genişçe bir İngiltere turuna çıkacağımdan dolayıdır ki bir süre internetten uzak olacağımdır. Ama merak etmeyin. Yazacak birşeyler toplayıp geri döneceğim hemen!..

Yani? Yani fablamaca geçici bir süreyle dinlencede. Eski yazıları tekrar tekrar okumak serbest tabii ki! Keyfinize bakın!..

Sevgi, saygı;
fab

Sunday, 27 July 2008

Londra'dan canlı canlı

Neredeyse 5 aydır İngiltere'de ikamet etmekteyim sevgili fabırcıklar. Dedim ki niye canlı canlı göstermiyorum buraları. Hem yazıların uzunluğundan şikayetçi olanlar için de kolaylık olur bu hafta. =)

Londra'dan 2 tane video getirdim bu hafta sizin için. Taze taze! Dün kendi elcağızlarımla çektim...

Tabii videolardan önce mevcut yeni durum hakkında iki kelam etmek lazım. En son karar verdiğim üzere size mümkün olduğunca videolarla burayı göstermeye çalışacağım. Hem belki sizi özendiririm biraz, buralara gelmeye karar verirsiniz. Ne kadar iyi niyetliyim değil mi? Her zaman okurumu düşünüyorum!..

Londra fotoğraf çekmek için harika bir şehir. Gökyüzü her daim güneşli olmasa da şehrin kendisi hep renkli, tam renkli... Bunun yanında bazı yerlerde fotoğraf yetersiz kalıyor, çünkü Londra sokak sanatları konusunda uçsuz bucaksız bir şehir aynı zamanda. Şehir merkezinde her köşe başında, her alt geçitte bir müzisyen, bir performans sanatçısı görmek mümkün... Eh söz konusu performanssa, az da olsa video teknolojisinin yardımına ihtiyacımız var sanırım.

Çok ilginç şeyler olmayabilir videolar. Sadece buradan, benim gözümden görünenler. Çok da gözümüzde büyütmemek lazım.

TOWER BRIDGE

İşte fablamaca tarihinin ilk "bizzat ben çektim" tarzı videosu: Tower Bridge!

Tower Bridge, yapımı 8 yıl sürmüş, 1894'te hizmete açılmış bir açılır kapanır köprü. Bu şekilde bakınca pek büyük bir olay yok aslında. Zira bizim Galata Köprüsü'de gayet açılır kapanır bir köprüdür Haliç üzerinde. (Videoda Unkapanı köprüsü demişim ben. Olur öyle...) Gel gör ki mimari muazzam. Pek tabii Londra'nında simgelerinden biri Tower Bridge. Silüetinin de bir parçası.

İşte fab, dün sizin için oradaydı ve köprüyü açılırken görüntüledi sizler için. Buyrun:



Gördüm, çektim, paylaştım... Budur!


LONDRA'DAN SOKAK SANATLARI

Benim sizinle en çok paylaşmak istediğim videolar bu tür olacak genelde. Sokakta yürürken çok başarılı şovlarla karşılaşabiliyorsunuz Londra'da.

"Londra'dan Sokak Sanatları" için ilk konuğumuz, çanak çömlekle kendi ritim şovunu yapan bir sokak sanatçısı. Bu sefer fablamaca için çalıyor! (Tabii o bunu bilmiyor...)



Sanatçımız için bir alkış!..


THAMES NEHRİ KIYISINDA...

Dünkü gezimiz sırasında uzunca bir yürüyüş yaptık Thames Nehri kıyısında. Charing Cross'ta trenden atlayıp, Embankment'den nehri geçip "Queen Walks" boyunca doğuya doğru yürüdük. Ta ki Tower Bridge'e ulaşana kadar. Tabii ki ben 100'ün üzerinde fotoğraf çektim. (125'ymiş tam olarak.) Nehir boyunca çok güzel mekanlar vardı. Bunlardan biri özellikle dikkatimi çekti:


Bu Yunan mekanı, kısıtlı yer ve küçük masalarla ilgili sorununu, tabakları üstüste servis ederek çözmüş. Yunanistan'da yaygın bir yöntem midir bilemiyorum ancak ben ilk kez gördüm. Bana pek kullanışlı gözükmese de dikkat çekici olduğu kesin. Mekandaki yoğunluk da sistemin çalıştığını gösteriyor gibi aslında...

GÜNÜN FOTOĞRAFIMSILARI


Fab, Londra'dan bildirdi...

27.07.2008 / 18:27 / pazar / mayfield / oda / masa / kucak üstü
/ tabak - avokado ezmesi
/ winamp / shoutcast radio / led zeppelin - the ocean

Sunday, 13 July 2008

KONSOLOS GİREMEZ!

Konsolosluk dediğin ne işe yarar?

Ülkeler arası iletişim falan, tamam da peki ya bu vize bölümü?!

Ne bu afra-tafra arkadaşım?! Hayır, kimin ülkesinde kime artistlik yapıyosun? Bu kasılmalar falan ne oluyo? Yok illa randevu alcan, randevu alırken bi ton para bayılcan. Randevusuz sıçmaya bile gitmiyoruz kusura bakma...

Ha o da yetmicek, içerde biraz daha söğüşlicez! Parayı peşin alcaz ama vize için de söz vermicez. Vermezsek vermeyiz! Vize bizim değil mi?!

İnsanız hepimiz şurda! Ne bu böyle robot gibi?! Saatlerce beklemişim ben orada kimsenin sırasını almamak için, herkes gitmiş, bi ben kalmışım, mesai saatinin bitimine daha var, boşsun işte! Niye zora koşuyorsun yani beni? Nasıl olsa alacaksın yani şu evrakları, herşey hazır işte!
Bir kere senin işin vize vermek değil mi? Vermemek için bu kadar kasmak niye?! Yok kapısından sokmaz, yok camından baktırmaz, karın üstünde dışarda bekletir, istisna yapamayız kimseye vs vs...

Sanırsın cennetin kapılarını kolluyor pezevenkler! Tek tek günahlarını sayıyorlar, ona göre verecekler vizeni. O derece tanrısal bir hava. Camekanın arkasında öyle bir hali var ki, sanırsın bulutun üstünde oturmuş, öyle konuşuyor! O, o taraftan konuşuyo, ses arkandan falan geliyo. Mikrofon ve kolon sistemi heryerde. Diyor ki, “Ben izin vermeden, senin sesin bile bu tarafa geçemez...” Bir üstünlük taslama çabası, bir ukalalık! Neticesinde bir devlet dairesi...

Nefret ediyorum! Aslında hiç bi bok olmayan insanların, bir camekanın arkasında kendilerine verilmiş dengesiz güçler sonucunda laftan anlamaz bir robota dönüşmelerinden ve benim bu insan demeye içimin el vermediği yaşam formuna bağımlı olmamdan nefret ediyorum!

Yahu altı üstü Avrupa'ya gideceğiz! Nedir bu kadar prosedür, bana bu kadar para harcatma isteği? “Avrupa, aç koynunu ben geldim!” Budur yani bence...

Kuzenden davetiye iste, 25 euro. Orjinali olcak, posta parası. Randevu al. Randevular otomatik hattan alınıyor, çok kolay. Ancak dakikası 1 pound. Hatta da bir kadın var, söylenebilecek her ayrıntıyı söylüyor, susmak bilmiyor! 6-7 pound da oraya gitsin. (Yanlışlıkla cep telefonundan ara benim gibi, 13 pound!) Vize ücreti, 45 pound! Üstelik öyle bir seferlik değil. Her başvurunda ödeyeceksin! Uzun dönem ver o zaman? Yoook!.. Konsolosluk Londra'da, bizzat başvurmak zorundasın. Otobüse 5, trene 6,85 pound. Bir de Londra içi seyahat var... 1 gününü bu işe harcamanı ve yemek paranı falan da siktir ettim hadi...

Her gelene vize versinler demiyorum. Vizesiz gidicem de demiyorum. Zaten herşeyi harfiyen uygulayan ve statüm açısından hiç bir sorun teşkil etmeyen bir insan olarak bu kadar zorlanmama bir anlam veremiyorum! Vize almanın en zorlu olduğu ülkeden 2 senelik vizem var. Daha 2 ay önce alınmış bir Schengen vizem de var. İş verenimden mektupta da belirtildiği gibi tek derdim seyahat etmek. Belli ki gideceğim ve döneceğim. Sen ne yaptığını sanıyorsun ki şimdi?!

26 Mart'ta bu yazının ilk versiyonunu yazdığımda yayınlamamıştım. 26 Mart'ta İsveç konsolosluğunun kapısından dönmüştüm fakat tatilimden 4 gün önceye randevu vermelerine rağmen 03 Nisan'da başvurumu alıp, 2 saatte de vermişlerdi vizemi. Ben de onun üzerine “çok mu abarttım acaba lan?” demiş, salgıladığım mutluluk hormonuyla başka bir yazı yazmıştım “Tehlike Anında Düğmeyi Çeviriniz” başlıklı. Her zamanki gibi biraz kendimle çelişicem ama bu sefer ilk başarısızlıktan sonra yaptığım çizimi, düğmeyi ve yazıyı düşündüm. Telaşa vermedim, sakin sakin başka bir yol aradım ve buldum! Perşembe de gittim uyguladım. Gel gör ki, ilk yazım haklı olduğu kadar, bu yazı da haklı! Çünkü camekanın arkasındaki paranoyak teyze, gayet gerçek olan tatil planıma inanmadı! Sırf bu sebeple de, başvurumu kabul etmedi. Bu onun elinde! Kim olarak?!


“Tehlike Anında Düğmeyi Çeviriniz” doğru olabilir ancak bu yazı da bir o kadar gerçek! 2 kere red aldığım Kanada Konsolosluğu (sonuçta vize bölümündeki kadının bir ajanstan para aldığı ve bu sebeple başkasına vize vermediği ve yakalandığı söylendi bana ajansımdan), içeriye girene kadar canımın burnumdan geldiği Ankara'daki İngiliz Konsolosluğu, Londra'daki İsveç Konsolosluğu (gene de en sorunsuz olanı orasıdır), 2 ay sonrasına randevu veren Alman Konsolosluğu ve sudan sebeplerle başvurumu kabul etmeyen Polonya Konsolosluğu tecrübelerinin bileşimi olarak bu yazıyı yayınlama kararı aldım. 24 Temmuz için tatil planı yapan ben, Polonya Konsolosluğu sayesinde vizesiz, başvurusuz ve çaresizim!..

En çok koyan da, orada oturmuş birisinin, “Tamam geç!” demediği için, gitmek istediğim yere gidememem! Bu şekilde bir bağımlılık göstermem!..

Gidip bir ada satın alacağım! İçeride herşey beleş! Vize falan da yok! Herkese giriş serbest! Sorgu, sual, kimsin, kimlerdensin yok. Geldin mi? Başımın üstünde yerin var! Giriş ücreti de olmayacak! Saat başı da tekne olsun! Herkese serbest. Ama girişe bir de tabela koyacağım: “Elçi, Konsolos, Konsolosluk çalışanı, Konsolosun eski eşi, ailesi, akrabası, 7 sülalesi giremez!” Tam tabelanın karşısında durdukları yere de çizgi filmlerdeki gibi kolu çektiğinde açılan gizli bir kapak! Onlar tabelaya bakarken çekeceğim kolu, hepsi iskeleden suya düşecek! Nihohahahaha!

Şu halime bak yaa! Yazık yaa!!

13.07.2008 / pazar / 18:01 / oda / masa / kucak üstü
/ winamp / SHOUTcast radio / rockradio1 / metallica – master of puppets
/ ev yapımı pizza – meyve suyu
/ pasaport – 2 senelik ingiltere vizesi
– 2 ay önceden schengen vizesi – yeni vize için bir sürü boş sayfa...

Wednesday, 2 July 2008

Futbol, Savaş, Testosteron

UEFA Euro 2008 Futbol Şampiyonası pazar akşamı sona erdi...

Şampiyon İspanya. En azından oyunuyla bunu hakeden bir ülke kupayı aldığı için mutluyum...

Türkiye, Rusya ile birlikte kupadaki en iyi takımlar arasında, İspanya (ve ne yazık ki) Almanya'nın arkasından 3. lüğü paylaşıyor. Burada konuştuğum her İngiliz'e söylediğim üzere: “Takımımla gurur duyuyorum!” Belki inanmayacaksınız ama burnu havada bildiğimiz İngilizler de çok takdir ediyorlar Türkiye'yi. Belki de kupa dışında kaldıkları için ilk defa bu kadar objektif bir gözle bakabiliyorlar.

Gel gör ki bu futbol. Top yuvarlak... Geçen yazıda Baran'dan gelen yorum çok güzeldi: “Futbol, 22 adamın bir topun peşinde koştuğu ve her zaman Almanlar'ın kazandığı bir oyundur!” Sinir bozucu bir gerçekti ama bu sefer tutmadı. Burada tüm İngilizler, “Almanya'ya karşı oynayan takımı" destekliyor. Zaten eski savaşlar yüzünden araları hep gergin olan bu iki ülke, futbolda da Almanlar'ın sürekli kendilerini penaltılarda yenmesinden dolayı birbirleriyle pek iyi geçinemiyor...

Savaş ve Futbol!

Ne kadar uzak gözüküyor değil mi? Futbol, spor, sportmenlik... Savaş, ölüm, gözyaşı...

Gerçekten de o kadar uzak mı?

Şöyle bir bakıyorum da... Yükselen milliyetçi duygular, olaylara objektif bakamayan bir çift göz, kavga eden sporcular, kavga eden taraftarlar...

Elbette sportmenlik tamamen kaybolmuş falan değil. Spordan sadece zevk alan insanlar da yok değil. Gene de başka bir gözle bakmayı deneyin bir an için. Tüm milletler, medenileşiyoruz. (Güya) Savaşları sona erdirmeye çalışıyoruz. Bu acaba “gerçekten” mümkün mü? Savaşları bitiremeyişimizin sebebi, kendimiz olabilir miyiz? Bütün bunlar, insan denen mahlukatın dünya üzerindeki yan etkilerinden biri olmasın sadece?..

1. ve 2. Dünya Savaşları, küreselleşmenin ilk belirtileriydi belki de. Artık bölgesel savaşlar yapılmıyor, uçakla denizler aşılıyor, gemilerle düşman kıyılarına çıkartmalar yapılıyordu. Gelişen teknoloji sayesinde uzak diyarlara seyahat ederken savaş ekipmanını da yanına alabiliyor, şekil almaya başlayan telekomünikasyon sayesinde uzaktaki birliklerle irtibat kurabiliyordun artık...

Düşününce, bir çocuğun eline bir oyuncak vermişsin de, ne zaman kırılacak diye sınırlarını deniyormuş gibi sanki. Özellikle iletişim ve ulaşım alanındaki ilk gelişmeler genellikle ordu kaynaklıydı. İlk uçak bulunduktan sonra “bununla yolcu taşırız” denmedi, “bununla asker taşırız” dendi... Demek istediğim, insan eline geçen herşeyle savaş yaratmak konusunda benzersiz bir canlı...

Demek ki, bir şekilde, insan savaşı hep kendisi yarattı. Sen benim arazimi aldın, sen benim karıma baktın... Sürekli bir bahane mevcuttu. Savaşmak insanın doğası gibi duruyor bu açıdan.

Roma İmparatorluğu, söylendiğine göre alabilecekleri her yeri aldıktan sonra halkın savaşsızlıktan baş gösteren sıkıntısını gidermek için Coliseum'u inşa edip gladyatör dövüşleri düzenlemeye başlamış...

İnsan dediğin, kan istiyor!

Duyduğum bir başka teoriye göre dünya üzerindeki erkek nüfusu çok yükseldiği zaman savaş baş gösteriyor, savaşla birlikte erkek nüfusu azalıyor, eninde sonunda her savaş bitiyor ve yeni bir süreç başlıyormuş. Bana mantıksız gelmedi.

Benim teorim şu: Dünyadaki tüm savaş ve şiddetin sorumlusu “testosteron”dur. Testosteron, erkeklik hormonu diye de bilinen bir vücut salgısıdır. Erkekte testislerde, kadında yumurtalıklarda üretilir. Ancak bu hormon erkeklerde kadınlara göre 30 kat daha fazla bulunur. Testosteron ergenlikle birlikte erkeklerde üstdüzey salgılanmaya başlar ve ses kalınlaşması, kıllanma gibi erkeksi fiziksel özelliklerin yanı sıra erkeklere özgü davranışların da kaynağıdır. Özetlemem gerekirse erkeğin şiddete yatkınlığı buradan gelmektedir. Bu açıdan baktığınızda testosteron üretimi normal düzeyde olan bir kral ile çok yüksek düzeyde olan bir kralın yönettikleri ülkeler büyük farklılık gösterebilir... Şiddet hormonu olarak da adlandırabiliriz bu hormonu bu durumda.

Yukarıdaki teoriyi benimkiyle birleştirecek olursak, erkek nüfusunun artması = testosteron miktarının artması olacağından, “dünya yüzünde testosteron seviyesi çok arttığında savaşlar patlak vermektedir” diyebiliriz...

Taş, sopa, mızrak, ok, kılıç, tüfek, top, tank, füze derken tüm tarih boyunca savaşan insanlık küresel savaşlar ardından biraz da olsa akıllanıp savaşa karşı bir zihniyet geliştirmiş olsa da halen savaş içerisinde olan bir çok bölge var dünya üzerinde. En “medeni” olan ülkeler (Avrupa ülkeleri, Amerika, belki bizi de katabilirim...) şu anda savaşmıyorlar. (Amerika'nın yediği haltlar bambaşka bir yazı konusu) Onlar, futbol oynuyorlar!

Amerika, Avrupa ve Asya'yı vuran dünya savaşlarına bakalım. 2. Dünya Savaşı 1945 yılında Almanlar'ın kaybetmesiyle biter. En azından artık anlamışlardır, savaş kötüdür.

Peki ya futbol? Kökeni çok eskilere dayansa da 1890'larda İngiltere'de şekil alan modern futbol, 1904 yılında FIFA'nın kurulmasıyla kesin kurallara bağlanmış; 1930'da ilk Dünya Kupası, 1956'da ilk Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, 1963 yılında ise Avrupa Kupa Galipleri Kupası düzenlenmeye başlanmıştır. Futbola asıl seyirci akını ise 1970'lerden sonra başlamış ve futbol dünyayı etkisi altına almıştır.

1. dünya ülkeleri savaşları geride bırakırken futbolda ciddi bir yükselme olmuştur. Elbette bu hiçbirşeyi kanıtlamaz ama insana “ortada bişiler dönüyo lan!” dedirtmekten de geri kalmaz... Futbol testosteronun yarattığı bir dünya harikasıdır! Savaşlar biterken bu boşluğu futbol doldurmuştur...

Futbolu ne kadar çok sevsem de, savaşmanın kendi doğalarının bir parçası olduğunu bilen/bilmeyen insan ırkının, tatmin etmeye çalıştıkları ilkel duygularının sonucu bu kadar yükseldiği aşikardır. “Fairplay” falan diyoruz, holiganlığa karşı çıkıyoruz, FIFA sert hareketlere karşı her sene daha büyük cezalar koyuyor ama her sene haberlerde en azından bir kaç defa “Bilmemnere stadında seyirciler birbirine girdi, hakem zorlukla kaçabildi.” şeklinde haberlere rastlıyoruz. Belli ki o anda staddaki testosteron miktarı tavan yapmıştır.

Örneğin, 1985'teki Liverpool – Juventus maçı sonrası çıkan olaylarda 33 futbolsever hayatını kaybetmiş, 1988'de Kamantu Stadı'nın çıkışları tıkandığı için 70 izleyici ölmüş, 1989'da da İngiltere Sheffield'da 95 izleyici güvenlik tellerine takılmış ve ezilerek can vermişlerdir. Testosteronun sebep olduğu temel vahşi duygularımızı futbolla tatmin etmeye çalışırken, holigan dediğimiz yaratıklar işin dozajını kaçırıp, ortalığı yeniden savaş alanına çevirmişlerdir...

Ayrıca genellikle kız nüfusunun futbola ilgisiz kalmasını da bu teoriyle açıklayabiliriz. Savaşmak, kazanmak, rekabet etmek gibi duyguları tetikleyen testosteron sonucu desteklediği takımla adeta bütünleşen bir erkek, bir kıza çok manasız gelebilir; çünkü aynı duyguları paylaşabilmesi için gerekli miktarda testosteron damarlarında dolaşmamaktadır. Buna bir de milli takımlar ve milliyetçi duygular eklenince coşagelim alır başını gider... Kızda tık yok!

Bir de sanki futbol insanları, neler döndüğünü biliyormuş gibi bir his uyandı içimde. Futbolcuların sahaya çıkarken taşıdıkları pankartlar her zaman ırkçılık, savaş, şiddet karşıtı. Sanki seyircilere “Neden burada olduğunuzu biliyoruz! Kendinize mukayyet olun!” der gibi...

Ha bunlara rağmen futbol kötü müdür? Elbette değildir. Ordularını savaştırmak yerine karşılıklı satranç oynamayı tercih eden iki kral misali, en azından acısız ve çok daha zevklidir. Söylemek istediğim, bu olan bitenler, bazı duyguları tatmin etmek için kurulmuş bir düzendir. Bu sayede futbol bu kadar yükselmiştir.

“Savaş kötüdür!” derken gözden kaçan bir gerçek, savaşı kimin çıkardığıdır. Savaşı kimin çıkardığına baktığında da asıl soru o densizin savaşı neden çıkardığıdır! Belki de tüm bunların bir kısır döngü içinde oluşu, bunların, insan denen mahlukatın dünya üzerindeki yan etkilerinden biri olduğunun kanıtıdır...

Her halükarda futbol iyidir de insan denen mahlukat ne ayaktır onu bilemiyorum...

IRKÇILIĞA HAYIR! (NO TO RACISM!)
SAVAŞA HAYIR! (NO TO WAR!)
TESTOSTERON DA BİR YERE KADAR!.. (çevirebilen varsa...)

01.07.2008 / salı / 22:46 / oda / masa / kucak üstü
/ portakal / üzüm / çikolata / muz / parasetamol / çikolatalı kahve
/ winamp / shouhcast radio / rockradio1 / scorpion - still loving you

Related Posts with Thumbnails