Thursday, 10 December 2009

Bir Garip Bulgu

14.Kasım.2009, Cumartesi. Varşova, Polonya.

Kararan havayla sonlarına yaklaşan fakat henüz bitmeyen gezintimize devam ediyoruz. Sadece üçümüz: Ben, Kasia, Graham. Pilsudski Meydanı'nı ve İsimsiz Savaşçı'nın Naaşı'nı geçip, teorinin tarafımızca ilan edildiği ilk yere, teorimizin kaynağı olan mekana geliyoruz: Metropolitan Binası.

Metropolitan Binası, Varşova

Fikri kafamıza sokan, gün içinde şehirde kendi başına dolanma fırsatı bulan ve elindeki turistik kitapçıktan edindiği bilgilerle bizi aydınlatmak isteyen Graham. Biz Metropolitan Binası'nın iç avlusuna doğru yürürken diyor ki “Bu binanın mimarı, aynı zamanda Londra'daki 'Gherkin'in de mimarıymış. Norman Foster. Bunu söylerken Londra'ya fazlasıyla aşina olan bizim, bahsi geçen 'Gherkin' lakaplı binayı bildiğimizi adı gibi biliyor.

The Gherkin, Londra

Çok geçmeden binanın halka açık iç avlusundaki banklardan birinde oturuyoruz. Bu bina kuş bakışı bakıldığında içine kusursuz bir daire oturtulmuş kabaca bir üçgene benziyor ve biz de bu daire şeklindeki avluya içerden bakıp yorumlar yapıyoruz. Bir kaç kelamın ardından Kasia teoriyi ortaya atıyor: “Sizce Londra'daki 'the Gherkin' bu avluya sığar mıydı?”

Bu soruyla kafamızda şimşekler çakıyor. Beyin fırtınası bu olsa gerek! Gherkin, sözlük anlamıyla bizim kornişon dediğimiz küçük salatalık turşusu. Binanın da asıl adı Swiss Re HQ. Meşhur Swiss Re sigorta firmasının merkez binası. Bina şekil itibariyle (salatalık) seksüel bir objeyi de çağrıştırmıyor değil ve şahsen ben bu Metropolitan Binası'yla tanışmadan çok önce bu yönde yorumlarda bulunmuştum. Biz Metropolitan Binası'nın avlusunda oturur ve etrafımıza bakarken aklımıza şu soru takılıyor: Acaba Metropolitan Binası'nın da mı seksüel bir objeyle ilişkisi var?

Dünya ölçeğinde meşhur iki bina. Biri Londra'daki Swiss Re HQ, biri Varşova'daki Metropolitan Binası. Aralarındaki ilişki, mimarın da aynı olmasıyla oldukça bariz. İnsanın “biri erkek, biri dişi, bunu yapan iki kişi” diye eski tekerlemeyi söyleyesi geliyor! Halen avluda oturuyoruz. İki binanın birbirilerine uyup uymayacaklarını, belki de mimarın satır aralarına gizli bir mesaj sıkıştırdığını, eğer böyle bir durum söz konusuysa bunu herkesin gözünün önünde yaparak ama hiç de çaktırmayarak ne kadar da başarılı bir iş yaptığını tartışıyoruz. Bunu bir de videoyla belgeliyoruz ve o esnada gözümüze avlunun ortasındaki obje takılıyor. Bu sefer şehrin yerlisi olan Kasia bizi aydınlatıyor. Daire şeklindeki, yerle bir, üzerinde delikler olan o objenin aslında zaman zaman özel şovlar yapan bir fıskiye olduğunu öğreniyoruz! Bu durumda Metropolitan Binası kuşbakışı kabaca bir üçgen, ortasında yuvarlak bir delik var ve bu deliğin ortasından su fışkırıyor! Yok artık!

Bizim kafamızda herşey tamam. Norman Foster'ın bu iki binayı kullanarak anlatmak istediği “bariz” birşeyler var. Ancak kanıta ihtiyacımız var. İki binanın boyutlarını karşılaştırmamız gerekiyor. Tatilimiz bitiyor, 15 Kasım'da İngiltere'ye geri dönüyoruz. Graham ödevini yapıyor ve 18 Kasım'da Facebook'una şu iletiyi yapıştırıyor:

"Graham Archbold can confirm that theoretically you could stand the Swiss Re building (Gherkin) inside Warsaw's Biurowiec Metropolitan as the base diameters are 49m and 50m respectively. However, the Gherkin is 56.5m at its widest point so you couldn't insert it in the sense proposed by our Turkish friend. Or at least it would be an un...comfortable fit. Only Norman Foster knows why."

Detaylara inildiğinde teorimizin sonucu şu:

The Gherkin, Londra: Giriş katında 49.3 metrelik çapa sahip olan bu gökdelen, en geniş olduğu 17. katta 56.5 metre çapa ulaşıyor. Yüksekliği 180 metre.

Metropolitan Binası, Varşova: Ortasında bir fıskiye bulunduran daire şeklindeki avlusunun çapı 50 metre olan bu 7 katlı bina kabaca bir üçgeni andırıyor.

Bu durumda Graham'in de daha önce belirttiği üzere The Gherkin, Metropolitan Binası'nın içine gerçekten de oturtulabilir! Gel gör ki binaları birbirileri aralarındaki ölçeğe bağlı kalmak suretiyle yerden bağımsız objeler olarak düşünürsek, The Gherkin'i alıp, Metropolitan'ın (çok afedersiniz) deliğinden geçirmek mümkün olmazdı çünkü orta kısımlarında geniş olan The Gherkin, Metropolitan'a sığmazdı. Bu sonuç açıkçası bana daha da tatmin edici geliyor. Sonuçlar birbirine o kadar yakın ki, insanın “biraz zorlasan girer” diyesi geliyor. İlginç.

Ortaya attığımız bu teori sadece bir varsayımdan ibarettir. Norman Foster İngiltere'de şövalye ilan edilmiş, saygı değer bir mimardır ve yenilikçiliğiyle mimarlık dünyasına bir çok başyapıt kazandırmıştır. Foster and Partners isimli firması 300'den fazla ödül kazanmış ve sayısız projeyi hayata başarıyla geçirmişlerdir. Ortaya attığımız teori saygısızlık etmek için değil, zihnimizin her zaman gördüğümüzden daha fazlası olduğuna inandığından ortaya çıkmıştır.

Gene de bize göre bu iki binanın yapıları ve birbirlerine gösterdikleri uyum fazlasıyla şaibelidir ve bu ilişkinin aslını bilen tek kişi belki de Norman Foster'dır. Bu garip bağıntı belki de İngiltere'nin, 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya'yla olan ilişkilerinin bir sembolüdür. O zamanlar olup biten olaylar silsilesi, 2003-2004 yıllarında ardı ardına tamamlanan bu iki binayla simgesel olarak günümüzde yer bulmuştur. Ne de olsa tarih tekerrürden ibaretmiş.

Belki de o bizim kendi paranoyaklığımızmış.

Saygılar;

Fatih Mıstaçoğlu


Özel Teşekkür:

Kasia Tomaszewska

Graham Archbold


Kaynak:

http://maps.google.com/maps

http://www.hines.com/property/detail.aspx?id=155

http://www.fosterandpartners.com/Projects/1004/Default.aspx

http://www.fosterandpartners.com/Projects/0986/Default.aspx

http://en.wikipedia.org/wiki/Norman_Foster_%28architect%29

http://en.wikipedia.org/wiki/30_St_Mary_Axe

http://skyscraperpage.com/cities/?buildingID=3623

http://www.metropolitan.waw.pl/en/index.php

http://en.wikipedia.org/wiki/Foster_%2B_Partners

www.google.com


Fotoğraflar (gösteriliş sırasıyla):

http://static.panoramio.com/photos/original/19908332.jpg

http://www.grandchauffeurs.com/gherkin.jpg

http://www.pilkington.com/resources/metropolitanoptithermsnoptilamphonsrodekbig.jpg

fab art

Thursday, 8 October 2009

Götümüz Açıkta Geziyoruz

Fablamaca'dan bomba gibi bir fotoğraf dizisi:
"Götümüz Açıkta Geziyoruz"
(Over Exposed)

(English readers! Follow this color!)

Yeni jenerasyonun gözdesi düşük bel pantolonların, içlerinde bulunan kişiler ayakta dururken sergiledikleri görsel başarılarının yanı sıra, 'genelde oturan' insanoğlunu ne gibi komik hallere düşürdüğünü gözler önüne seren, ironik bir çalışma "Götümüz Açıkta Geziyoruz".

(Dear English Readers. This is a photo collection which I call "Over Exposed". As you can see it tries to show people in some "funny" situations. But while it does that, it shows the irony between looking good, feeling comfortable and being "over exposed". It is a roughly observation on recent clothing habbits. It is for fun and we're hoping that you'll have as much fun as we did. Enjoy the collection and please go to the poll after watching the photos to vote for the best. The poll can be found in the top right corner of the page. Thanks!)

Fablamaca tarafında konuyla dalga geçiliyormuş gibi gözükse de olayın aslında ne kadar ciddi olduğunu, insanların iyi görünebilmek uğruna ne gibi komik hallere düştüklerini göstermek başından beri projenin temel amacı olmuştur. Burada karşıt olunan düşük bel pantolonlar değildir. Aslında karşı olunan bir durum da yoktur. Bu proje masum (!) bir gözlemdir ve izleyenlerin en az Fablamaca ekibinin keyif aldığı kadar keyif aldıklarını görmek tek hedeftir.

Bütün bunların yanı sıra durumun pantolonla sınırlı olmadığını gösteren örnek bir fotoğraf da serinin içinde görülebilir. Projenin ilk fotoğrafının çekildiği 28 Şubat 2009 tarihinden bu yana yaptığımız gözlemde insanların çoğunlukla bu durumdan zevk aldıkları, "çatal"ın gösterilmesinin kişinin kendisini seksi yada ona yakın bir mertebede hissetmesine sebep olduğu görülmüştür. Siz de fotoğrafları izlerken kişilerin nasıl bu duruma farketmeden (!) düştüklerini sorgulayabilir, kendinize "seksi görünüp görünmediklerini" sorabilirsiniz.

Ayrıca fotoğrafların altında 1'den 14'e kadar numaraları bulunmakta. Fotoğrafları izledikten sonra sağ üst köşedeki anket edevatından yararlanarak fotoğrafları oylayabilir, en başarılı "pozisyonu" seçmeme yardımcı olabilirsiniz!

(Fotoğraflara tıkladığınızda onları orjinal büyüklüklerinde, "tüm ayrıntılarıyla" görebilirsiniz.)
(Click on the pictures to display them in original size to see "all details".)


İYİ SEYİRLER!

GÖTÜMÜZ AÇIKTA GEZİYORUZ
(OVER EXPOSED)

(1)
28.02.2009 / 16:45 / Buckhingam Sarayı - Seriyi başlatan özel bir fotoğraf.

Fotoğrafçı: fab

(2)
16.04.2009 / 16:10 / Aberystwyth Sahili - Fotoğraf çekerken fotoğraflanan bir arkadaşımız. Benim de değişik açılardan fotoğraf çekme derdindeyken bu tip pozlar verdiğim aşikar.
Fotoğrafçı: fab

(3)
22.06.2009 / 14:05 / Court Meadow, Mayfield - Spor Günü'nde çocuklarının performansını izleyen bir ebeveyn.
Fotoğrafçı: fab

(4)
25.06.2009 / 13:42 / Calverley Park, Tunbridge Wells - Öğle saati piknik.
Fotoğrafçı: fab


(5)
27.06.2009 / 15:48 / Brighton
Fotoğrafçı: Kasia


(6)
13.07.2009 / 20:12 / Mount Pleasant Road, Tunbridge Wells - Otobüs durağının camdan duvarına "yaslanarak" otobüs bekleyen bir arkadaş.
Fotoğrafçı: fab


(7)
19.07.2009 / 14:45 / Calverley Park, Tunbridge Wells - Festivalin tadını çıkarmak.
Fotoğrafçı: fab

(8)
20.08.2009 / 23:42 / Grassmarket, Edinburgh - Bar çıkışı birşeyler atıştıran bir çift.
Fotoğrafçı: fab

(9)
24.08.2009 / 15:14 / Queen Street Tren İstasyonu, Glasgow - Kara tren gecikir, belki hiç gelmez...
Fotoğrafçı: fab

(10)
09.09.2009 / 14:43 / Buckhingam Sarayı, Londra - Başladığın noktaya dönmek.
Fotoğrafçı: Kasia

(11)
09.09.2009 / 14:43 / Buckhingam Sarayı, Londra - Başladığın noktaya dönmek.
Fotoğrafçı: Kasia

(12)
24.09.2009 / 16:29 / Hyde Park Corner, London - Şu çimenlere şöyle bi seriliverelim hele!
Fotoğrafçı: fab


(13)
18.07.2009 / 18:19 / Rye - Bu çatalı tanıdınız mı?
Fotoğrafçı: Kasia

(14)
18.07.2009 / 18:28 / Rye - Peki ya bunu?
Fotoğrafçı: Kasia

Bilmiyorum farkettiniz mi ancak son iki fotoğrafın başrol oyuncusu benim. Bu haliyle çalışma aynı zamanda bir özeleştiridir. Kendi kendine "bu ne hal lan?" deme durumudur. Çuvaldızı sağda solda batırırken de kendimize iğneyi batırmamış değilizdir. Biz de aynı haltı yemekte, derdimizin ne olduğunu anlayamamaktayızdır. Gene de düşük bel pantolonlar bizim canımızdır, bu değişmeyecektir.

Ayrıca "özel katkıları" için de Kasia'ya teşekkürü (!) bir borç bilirim.


Umarım siz de bizim kadar eğlendiniz. Biz çok eğlendik bunu hazırlarken. Öyle böyle değil!

Bu projeyi daha ilerilere de taşıyabilmek mümkün! Sizin de bu tip fotoğraflarınız varsa elinizde, bana gönderebilirsiniz. Adınızı altına yazıp, teşekkürlerimle yayınlarım; bundan da onur duyarım! Proje, yeni fotoğraflar eklendikçe devam edecektir.

Anketi doldurmayı unutmayın. Birden fazla fotoğrafı oylayabilirsiniz!!

Okuyan, izleyen, katılan herkese teşekkürler.
(Thanks for reading, watching, contributing.)

Sunday, 28 June 2009

a good, old friend of ours...

WE LOST OUR FRIEND!


Cecil was more than a car for us.

He was more than a white hatchback Honda Civic.

He was a friend!

A humble servant...

A loyal companion...

A fellow traveller with a great sense of humour.

Cecil was always punctual!

He would never leave you half way.

Never complained about any distance we put him through.

He did not complain when we ended up with dense fog.

He did not complain when Malika drove him into a wet lawn middle of a night.

Although he was passed by a public bus on a hill, he went and all the way to the east coast and came back without a problem.

He was a survivor!

He might look small but always had enough space for all of us.

Maybe he had a small engine but he had the biggest heart!

He was always there when we needed him. Anytime, anywhere...

It's hard to believe he is gone now.

He went for a regular check, healthy and fit, and never came back!

Cecil was more than a car. The best au pair car ever! He will always live in our hearts. His great memory will never be forgetten...

His close friend "Clara" (our lovely navigation system) has couple of words for him:

"I've been honored to get a chance to drive with such a great friend. He drove any direction I led, even they weren't correct all the time. I can't believe he's gone forever! I will never forget him. They can put me in any other cars but I'll never find a better companion then him. I want to say one more thing for him: 'Cecil. Turn around when it's possible. And come back home! That is not your destination at all...' "

We lost our friend.
Who was the best.
Who loved by many...

Good bye Cecil! Your great memory will never be forgetten!

Dedicated in loving memory of Cecil.

Rest in peace my friend...

Tuesday, 23 June 2009

fab foto çekiyor - mayıs & haziran 2009

Gene 1 ay geçip gidivermiş! İnanılır gibi değil...

Affınıza sığınarak yazıyorum. Bu durgun dönemin sebebi hazırlanmakta olduğum İngilizce sınavı idi. Boru değil, Cambridge Üniversitesi'nin sınavı! ("Kembriç" okunur...) Sonuçlar 31 Temmuz'da. Tüm gün süren 2 sınava girdim. Geride kaldıkları için çok mutluyum. Ancak zorlu olan ikincisi tekrar hortlayabilir. Hep birlikte göreceğiz. (Aslında ben kendi başıma göreceğim. Hep birlikte falan değil...)

Ne yapalım? Biraz fotoğraf bakalım değil mi? Gönlümüz ferahlasın, gözümüz şenlensin. Yani öyle olur diye umuyorum... Bir kaç şirin arkadaşımı paylaşacağım sizlerle!

------0------

DANGEROUS BEAUTY

Nisan 2009, Groombridge Place Gardens, Groombridge, Tunbridge Wells, Kent, İngiltere, Birleşik Krallık...

Çok gösteriş meraklısı ama gösterdiğine değiyor!..

UPSIDE DOWN

Mayıs 2009, Tonbridge Kalesi, Tonbridge, Kent, İngiltere, Birleşik Krallık...

Çok utangaç gibi dursalarda elinizde yer fıstıklarıyla çıka gelince çekine çekine de olsa yaklaşıyorlar yanınıza. Sanki çekim etkisinden kurtulamıyorlarmış gibi. Sonra böyle ağaca çıkıp, arka ayaklarıyla tepe taklak aşağıya sarkarak yiyorlar fıstıklarını... Siz onların bu şebekliği karşısında yere sırt üstü uzanıp fotoğraflarını çekerken, diğerleri yerde bıraktığınız torbadan fıstık aşırıyor. Mükemmel organizasyon!

HELGA THE EAGLE


Nisan 2009, Groombridge Place Gardens, Groombridge, Tunbridge Wells, Kent, İngiltere, Birleşik Krallık...

Bu Helga. Alman güzeli bir kartal. Nasıl görkemli, nasıl asil! Kanatlarını açıp kafanızın üzerinden uçtu mu ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Bir de eğiticisinin bir çağrışı vardı ki, hala kulaklarımda çınlıyor: "HEEEEL-GAAAAAAAAAA!!!"

UNDER THE SURFACE

Nisan 2009, Bodiam Castle, East Sussex, İngiltere...

Bodiam Kalesi'nin etrafında bulunan su dolu hendek, hep birlikte yaşayan yaban ördekleri ve bir çok su canlısına ev sahipliği yapmaktadır. Ördeklerin altında yüzen o dev gibi balıkları gördüğüm zaman, insan olarak kendimizi doğadan ne kadar soyutladığımızı anladım. O ördekler çevresindekilerin zararsız olduğunu bilip hiç umursamadan hayatlarına devam ederlerken bizden korkuyorlar. Üstelik hiç kimse de girip o balıklarla yanyana yüzebilecek gibi durmuyor. Peki ama neden?...

KALKIŞA HAZIR

Mart 2009, Rye, East Sussex, İngiltere...

Hiç düşündünüz mü biz gün batımını yitirdikten çok sonra bile onlar yukarılara uçup hala manzaranın tadını çıkarabiliyorlar. Ve belki gün batımı nedir onu bile bilmiyorlar...

------0------

"Daha, daha, daha fazla istiyorum!" diyorsanız: FOTOPYA PORTFOLYO

NOT: Bu arada fotoğrafların başlıklarına tıkladığınızda fotoğrafların fotopya'daki büyük hallerine ulaşabileceğinizi biliyorsunuz, değil mi?..

Friday, 22 May 2009

SAVE THE ELF PRINCES, SAVE THE WORLD

FABLAMACA GURURLA SUNAR!
("Erler Film Gururla Sunar!" gibi oldu hehehehhe!)


Fablamaca'nın ilk "göreceli" uzun metraj filmi huzurlarınızda! Daha bu sabahki açılış gösteriminin ardından "En İyi Kahvaltı Filmi" dalında aday gösterildi. Oscar'a 17 daldan aday olması bekleniyor. Fablamaca çalışanları olarak (çoklu kişilik sendromu) kırmızı halı üzerindeki yerimizi almak için sabırsızlanıyoruz. Bekle bizi Cannes ("kan" okunur...), biz geliyoruz!

Uluslararası bir kitleye hitap edebilmek amacıyla film İngilizce çekilmiş, Türkçe altyazı eklemeye üşenilmiştir. Ancak hikaye o kadar da derin değildir. Hepinizin üstesinden gelebileceğine inancımız tam. Anlaşılamayan kısımlarda, anlayan, anlamayana, anlatsın...

Hikayeye kısa bir girizgah yaptıktan hemen sonra filme geçilecektir. Tuvalete gitmek isteyen var ise şimdi tam zamanıdır...

...ve film başlar...

Elf Prensesi Milaja, Elf Krallığı'nda babası, Kral Fitaja ve annesi, Kraliçe Linaja ile dünya üzerindeki her tür mutsuzluk, keder ve üzüntüden çok uzakta yaşamaktadır.

Ancak bir gün, Milaja'nın babası onu son derece tehlikeli bir göreve göndermeye karar verir. Milaja'nın hayatı sonsuza kadar değişmek üzeredir...


(Elf Princess Milaja has been living in the Elf Kingdom with her father, King Fitaja and her mother, Queen Linaja, far away from every kind of unhappiness and misery on earth...

But one day, Milaja's father decide to send her on a extremely dangerous mission. Milaja's life is about to change forever...)



Yorumlarınız bizim için kıymetlidir. Olmadı, hemen 2cm aşağıda oylama hedesi vardır. O da gayet kullanışlıdır.

Teşekkürü bir borç biliriz.

Saygılar;
fab

Monday, 27 April 2009

fab foto çekiyor - nisan 2009

Bu ayın fotoğrafları. Hadi afiyet olsun!!


Nisan 2009, Llangenninth, Gower Yarımadası, Swansea, Galler, Birleşik Krallık...


Nisan 2009, Llangenninth, Gower Yarımadası, Swansea, Galler, Birleşik Krallık...


Ağustos 2008, Perranporth Sahili, Cornwall, İngiltere...

Hepsi ve daha fazlası için (nası oluyosa?): FOTOPYA PORTFOLYO

NOT: Bu arada fotoğraflara yada başlıklara tıkladığınızda fotoğrafların fotopya'daki büyük hallerine ulaşabileceğinizi biliyorsunuz, değil mi?..

Tuesday, 21 April 2009

Akla Düşen Düşünceler No: 20090421

Geçenlerde aklıma düştü, ne zamandır aklıma birşeyler düşmüyor...

Sonunda sakal bıraktım!!

Aslında aklıma düşmediğinden değil de, düşeni not etmediğimden de değil de, yok buraya yazmaya vakit bulamadığımdan da değil de... Yok, aslında ondan...

Dansa da başladım!

Gidin, görün, bir fikriniz olsun. (Her duruma uygulanabilir...)

Geçen “Futurama” izliyorum. O kadar geyik bir programın içinden öyle sağlam bir önerme geldi ki, hemen not ettim. Olay şöyle gelişir: Bender uzayda bir yanlışlık sonucu kaybolur ve Tanrı olması kuvvetle muhtemel olan bir varlıkla karşılaşır. Tanrı olmanın zorluklarından ve ona tapınanların isteklerinden bahsederken o varlık şu sözleri sarf eder: “When you do things right, people won't be sure you've done anything at all...” Yani “Tanrı olarak herşeyi doğru yaparsan, insanlar bir şey yapıp yapmadığından asla emin olamazlar.” (Her duruma uygulanabilir...)


Bu dünyada tadılacak öyle çok tad var ki, “bu güzelmiş” demeden önce çok yol kat etmek lazım...

“Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesine alternatifler:

Düşünüyorum, öyleyse var mıyım?

Düşünüyorum, var mısın, yok musun?

Düşünüyorum, var mıyım, yok muyum?

Düşünüyorum, var mısın, yok muyuz?

Düşünüyorum, var mısınız, yoklar mı?

Düşünüyorum, başımıza bi iş gelmesin?..

Düşünüyorum, ben varım da sen hiç yoksun...

Düşünüyorum, ben yoksam senin neyine?..

Düşünüyorum... Canıııım! Düşünmen yeterli!

Düşünüyorum, düşünmek yeterli değil!

Düşünüyorum, yetmiyor!

Düşünüyorum, olmuyor...

Düşünüyorum ama kim takıyor?.... (23.11.2008 / 21.04.2009)

Britanya'ya çok kanım ısındı!

MGMT – Time to Pretend! Mutlaka dinleyin. Sonra da albümü edinin: MGMT – Oracular Spectacular! (Klip için klikleyin!)


İngiltere'ye gelirken “futbolun beşiğine gidiyoruz” diye düşünmüştüm. 14 ay boyunca bir kere bile futbol oynama fırsatı edinemedim!! Geçen hafta “Wales”e gittim. İngilizler onların futboluyla dalga geçerken ilk oynadığım futbol maçının Wales'in başkenti Cardiff'te olması sizce de ilginç bir raslantı değil mi? (Bu arada 3-1 yenik durumdan yaptığım 4 asistle maçı 5-3 kazanarak çıktık sahadan...)

Fablamaca'nın “Blog Ödülleri 2009”a katılmayı unuttuğunu biliyor muydunuz?..

Fablamaca'nın yeni “banner”ına tıkladığınızda fablamaca ana sayfaya dönebileceğinizi biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da dünden itibaren her yazının altına “puff!, ehh!, hmm..., vay be!, helal!” şeklinde 1'den 5'e giden bir değerlendirme dalgası konulduğunu, yer yetmediği için daha sonra bunun "1, 2, 3, 4, 5" şeklinde bir "oylamaca" dalgasına dönüştürüldüğünü biliyor muydunuz?.. (fablamaca-oylamaca)

Yetersiz zamanın etkili kullanımı: Tuvalete “laptop”la gitmek! (11.12.08 / perşembe)

Ağustos 2007'den beri Google Analytics tarafından takip edilen fablamaca'ya şu ana kadar 5.960 farklı IP adresinden giriş yapıldığını, bu 5.960 kişinin gerçekleştirdiği 8.410 ziyaret sırasında 14.127 sayfa görüntülediğini, dünya çapında 40'ın üzerinde ülkeden ziyaretçi ağırladığını biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da 21.Aralık.2006 tarihinde yayınlanan ilk hikaye dahil 77 hikaye yayınlandığını, bu 77 hikayenin altına 280 adet yorum bırakıldığını biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da ana sayfadan sonra en çok hit alan 3 yazının “Dünyanın En Güzel Düğünü”, “Paylaşamadığım Porno Yıldızlarını Sizinle Paylaşıyorum” ve “Beyaz Melek – Önyargının Sırası Değil” olduklarını biliyor muydunuz?

“Seviyorsan bırak...” geyiğine alternatifler:

Seviyorsan bırak, dönerse senindir, dönmezse başkasının...

Seviyorsan bırak, dönerse senin midir, dönmezse kimlerin olmuştur, kim bilir?

Seviyorsan bırak, dönerse tamam da, dönmezse rezillik!

Seviyorsan bırak, dönerse... Dönmez olum o kız bi daha!..

Seviyorsan bırak, dönerse bas tokadı “nerdesin orspu?!” diye...

Seviyorsan bırak, dönerse de açma kapıyı. Bi daa görmicem o kızı burda!

Seviyorsan bırak, sevmiyorsan bırak! Ne lan bu?!

Fablamaca logosunda yer alan siyah objenin bir ampul olduğunu ve bu ampulün siyasi bir duruşun simgesi olduğunu biliyor muydunuz?..

Bugüne kadar fablamaca'da 10 adet “akla düşen düşünceler” yayınlandığını, bunun 11.si olduğunu biliyor muydunuz?..

Fablamaca'da yayınlanan son "akla düşen düşünceler"in 22.Haziran.2008 tarihinde yayınlandığını biliyor muydunuz?..

Bu dünyada görülecek öyle çok yer var ki, ömür boyu aynı yerde kalmak, akvaryumda balık olmaya benziyor... (Rakı şişesinde balık olsam...)

Uzun bir aradan sonra, bu seferlik de bu kadar... Yakında görüşürüz!

21.04.2009 / salı / 19:32 / masa / kucak üstü / oda / mayfield

youtube / MGMT - time to pretend

Monday, 13 April 2009

Canary Wolf

10 Nisan Cuma akşamı, kasabamızın güzide mekanı Carpenter's Arms'da Canary Wolf isimli yerel bir grup küçük, samimi bir konser verdi. 2 kişilik bu harika grubu dinlerken çok keyifli vakit geçirdik. Gecenin başında kameramı almamama karşın ilk bir kaç şarkıdan sonra hiç üşenmedim, gidip evden kameramı aldım ve birazdan izleyeceğiniz videoları çektim.

Bu adamlar öyle ortalıkta olan adamlar da değil. Konser bittikten sonra konuştum, sordum "İnternette falan var mısınız?" diye. "Yokuz!" dedi. Yani İngiltere'nin bağrından ayrı bir tadı sizin için görüntüledim. Öyle girip "youtube"dan falan bulamazsınız yani. Ben koydum! Araştırmacı blogcu!

Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ben bilmem. 3000 km öteden yayın yapıyorum burda. Emeğe saygı!

Şaka bir yana, iyi seyirler!

Canary Wolf



Canary Wolf @ Carpenter's Arms / Mayfield / East Sussex / England

Bu video fablamaca tarafından ayağınıza kadar getirilmiştir...

Wednesday, 1 April 2009

fab foto çekiyor - mart 2009

Pat diye 1 ay geçiverdi gene. Şaka gibi!!

Hadi bakalım! Mart ayının son saatleriyle birlikte bir kaç fotoğraf yayınlayalım.



Temmuz 2008, Hungerford Köprüsü'nden London Eye, Westminster Köprüsü, Big Ben ve Westminster Abbey, Londra, İngiltere...



Mart 2009, London Eye, Thames Nehri kıyısı, Londra, İngiltere...



Mart 2009, London Eye, Thames Nehri Kıyısı, Londra, İngiltere...

İyi seyirler...

Not: Tadı damağınızda kaldıysa fazlası burda: FOTOPYA PORTFOLYO

Thursday, 26 March 2009

Acayiplikleriyle İngilizce

Yazmayayım dedim. “Yok Fatih yapma!” dedim. Kendinle çelişirsin dedim. Daha o kadar söz sahibi olmadın dedim. Dedim, dedim, dinletemedim! Artık dayanamayarak yazıyorum! 1 seneyi İngiltere'de, İngilizce öğrenerek geçirdikten sonra bu hakka sahip olduğumu düşünerek yazıyorum. İşte benim penceremden İngilizce...

İngilizce ile ilgili saçma olan çok şey var. Burada yaşayanlar bunların farkında değiller çünkü bu onların dilleri, konuşurken üzerinde pek düşünmüyorlar. Türkçe de bir çok anlaşılması zor kurallara, durumlara sahip ama genel olarak mantıklı. İngilizce değil! Bir çok noktada o durumu, o kalıbı, o sesi, o telaffuzu, o yazılımı bilmeniz, öğrenmeniz gerekiyor.

Elbette ki benim en çok sinirimi bozan konu “Yazılım ve Telaffuz”!

İngilizce güzel dil. Cidden! Bazı noktalarda anlatım daha kolay. Kulağa gerçekten güzel geliyor. Cümleyi bir çok farklı şekilde dizebiliyorsunuz. Bu rahatlık şarkılar için de çok uygun bir dil yapıyor kendisini. Aynı zamanda eski, köklü bir dil. Çok da geniş bir kelime haznesi var buna bağlı olarak. Bunlara hiç lafım yok.

İngiliz alfabesi 26 harfe sahip. Fonetik olarak pek de fakir olmayan bir dil için bu küçük bir rakam. Mesela Türkçe 29, Avrupa'dan başka bir örnek olarak Lehçe (Polonyaca) 32 harfe sahip. Peki İngilizce nasıl oluyor da bu açığı az sayıda askerine rağmen kapatabiliyor? Cevap, “Yazılım ve Telaffuz”!

Türkçe'nin bana göre en mükemmel yanı yazıldığı gibi okunması. Tabi bu biraz da klişe bir genelleme. Günlük hayatta konuşurken biz de bazı kelimeleri saptırıyoruz, yuvarlıyoruz ama bu her dilde zaten aynı. Hiç olmazsa, harflerin okunuşlarını bilen herhangi bir kişi kelimeyi hece hece okuyarak çok büyük bir olasılıkla telaffuz edebilir. Buna bağlı olarak da kişi bildiği bir kelimeyi yazıya dökebilir. Zira harflerin dizilimine bağlı olarak yalnız tek bir olası okunma durumu vardır...

Ancak İngilizce bu durumda pek de benzer bir davranış sergilemez. Elinde bir kelime var diyelim. Nasıl telaffuz edeceğini bilmiyorsun. Ama harflerin verdikleri sesleri biliyorsun. Hatta dili de büyük bir başarıyla kullanabiliyorsun diyelim. Elindeki kelime de “desert”. Bu kelime aynı yazılışla iki farklı okunuş ve anlama sahip. Süper di mi? Biz niye akıl etmemişiz ki bunu? Aynı daireyi iki kişiye birden kiralayıp parayla ortadan kaybolmak gibi. Çok zekice! “Desert” kelimesinin ilk okunuşu “dezırt” ve çöl manasına gelmekte. Diğeri ise “dizzöğrt” ki tatlı manasına gelmekte. Biri size söylemeden ve siz bu durumu öğrenmeden altından kalkmanıza imkan yok. Yani pat diye tüm İngilizce bilen insanları öldürsek, bir jenerasyon boş geçip yeniden versek İngilizce'yi insanlığın eline, kimse çözemez o dezırt mı dizzöğrt mü!! İngilizce'deki bir çok durum böyle... (Bu arada Britanya İngilizcesi'nde kelimeler desert ve dessert şeklinde. Bu örnek Amerikan İngilizcesi için geçerli.)

Başka bir örnek, bizim “oku” fiiline denk düşen “read”. Geniş yada şimdiki zaman kipinde okunuşu “riğd” şeklindeyken, geçmiş zaman kiplerinde kendisini “red” olarak telaffuz ediyoruz ancak kesinlikle ama kesinlikle yazılımda bir değişiklik yapmıyoruz. Ne kadar dahiyane değil mi? Sesteş kelimeler değil bahsettiğim ki Türkçe çok zengin o konuda. Aynı şekilde yazıp, farklı şekilde okumaktan bahsediyoruz. “Lead” kelimesi de aynı. Aynı yazılışla bir “liğd” olarak okunuyor ki “öncülük etmek” manasında bir fiil, bir de “led” okunuyor, bir çeşit metal...

Örnekleri arttırmak mümkün. Özellikle “C” harfi çok çetrefilli! “Ke” sesini mi verecek, “Si” sesini mi verecek, yoksa başka bir halt mı edecek, kestirmesi çok güç. “CAT” (kedi) kelimesi güzel bir örnek mesela. 7 yaşında bir çocuğun okuma ve yazmasını geliştirmeye çalışırken de bir çok deneyim edindim bu konuda. Max bu kelimeyi her çocuk gibi biliyor. Hecele dediğim zaman "Ka-A-Ta" diyor. Neden? Bu noktada biraz “spelling” den bahsetmek gerek. Bu arkadaşların “spelling” dedikleri, bizde “heceleme” kelimesine denk düşen ancak anlam olarak pek de örtüşmeyen garip bir durum. “Spelling”, aslında “yazılım” demek. Harflerin dizilimi. Bu sebeple de CAT kelimesinin “spelling”i C-A-T (si-ey-ti) olmalı. Benim Max'den diğer cevabı almamın sebebi, Max'in kelimeyi fonetik olarak hecelemesi. Peki o neden? Çünkü harflerin verdikleri, vermeleri icap eden seslerden ziyade, bambaşka bir telaffuz söz konusu. Üstelik okulda da fonetik olarak hecelemeyi öğreniyorlar şu anda! E çocuk bunu Ka-A-Ta diye heceleyince sesler ve harfler arasında bir bağlantı kuramıyor. Kendisinden yazmasını istediğinde sorun yaşıyor. Aynı şekilde okumakta da zorlanıyor çünkü harflerin birleşerek çıkardıkları sesler bir çok noktada farklı! Harfleri birbirine ekleyerek sesleri çıkarma konusunda sorun yaşayan Max'in okuyabildiği yegane kelimeler daha önceden bildikleri, zaman içinde öğrendikleri...

“C” harfi konusunda sormak istediğim şu. Elinde zaten “K” ve “S” harfleri var iken, neden bu harfi ikisinin seslerini verecek şekilde kullanırsın? Ha bu zaten ikisinin üstesinden geliyor ise ne diye onları halen alfabende tutarsın? Gereksiz!..

Küçükken şu yabancı filmlerde çocuklar heceleme yarışmasına katıldıklarında anlam veremezdim ne yaptıklarına. Hecelemekte ne vardı ki? Araba! A-ra-ba! Herkes yapar ki bunu! Şimdi anlıyorum bunun neden ve nasıl bir yarışma olabilidiğini. Sanki özellikle insanları zorlamak için yapılmış. Onların dilini öğrenemeyelim diye...

Bir de okunuşu aynı olup da farklı yazılan kelimeler var. O da ayrı bir durum. Mesela “eight” ve “ate” kelimleri. Birincisi “sekiz” manasında, diğeri “yemek” fiilinin geçmiş zaman formunda iki kelime. Söylenişleri tamamen aynı. Bir de yazılışlara bak! “Bear” ve “bare” kelimeleri de aynı; farklı yazılış, aynı okunuş. Başka bir örnek: “shore” ve “sure”. Bir diğeri “wear” ve “ware”. “Die” ve “dye”... Örnekleri çoğaltmak mümkün. Aklınıza gelen varsa yazın hemen...

Bu ses anormallikleri üzerine söylemek istediğim bir konu daha var, o da “th” sesi. İngilizce ses konusunda bu kadar pinti davranıp, farklı yazılışlara sahip kelimelere bile aynı sesleri verirken, dile özgü olarak faklılaşan tek ses “th”! “There, three, them, health” gibi kelimelerde karşınıza çıkan ve dili ön dişlerin arasına koyarak “f” sesine yakın bir ses çıkarmanızı gerektiren bir durum. Saçma sapan bir şey! Başka ses mi yok?! Dalga geçer gibi!..

Bu başlık altında son olarak telaffuz edilmeyen ama gene de yazılan harflere değinmek istiyorum. Örnek: “knock, know, knight, write, writer, wrist...” Aynı sıralamayla telaffuzlarını yazıyorum: “Nak, noğv, nayt, rayt, raytır, rist.” Yani o “k” ve “w”lerin hiç birisi okunmuyor. Gene de orada duruyor. Ama telaffuz edilmiyor. Lakin yazılıyor. Ancak zikredilmiyor. Fakat yazarken yazılıyor. Sora Max yanlış yazınca “Yanlış yazdın len!” diyerek azar çekiliyor. Dilin ceremesini çocuk çekiyor...

Bir diğer konu “irregular verbs”, yani “başıbozuk fiiller”!

Bu “irregular verb” ler, neden irregular diye sormazlar mı adama? Ne güzel “ed” ekiyle kotarmışsın olayın çoğunu. Geri kalanı ne öyle ayrık-gayrık? Fall-fell-fallen... Take-took-taken... Shut-shut-shut... Sink-sank-sunk... Swear-swore-sworn... Drink-drank-drunk... Eat-ate-eaten... Ve en babası: To be-am/are/is-was/were-been...

Aslında her dil kendince sahip böyle durumlara. Bir şey dememek gerek ama bu nedir yahu? Tam araştırmadım ama dil bu şekilde konuşula gelmiş ve bu filler bu şekillerini almış sanırım. Öte yanda bak Türkçe'ye! Fiil her durumda aynı. Zaman kiplerini belirtmek için ekler var. (Üstelik ekler daima sonda, o da ayrı bir güzellik.) Eki biliyorsun, zamanı biliyorsun, fiil zaten aynı. Bir fiil için 3 ayrı kelime ezberlemen gerekmiyor. Bana daha mantıklı gibi geliyor. Yoksa Türk olmanın verdiği bir yanılsama mı bu?

Değinmek istediğim son nokta “tekil-çoğul” durumu...

Genel bir kural olarak İngilizce'de bir kelime çoğul olduğu durumda “s” takısı alır. “car-cars” (araba-arabalar) şeklinde. Eyvallah... Ancak bu takı garip bir şekilde nicelik belirtildiğinde de orada kalır: “1 car – 2 cars – 3 cars...” Türkçe gayet mantıklı olarak “1 araba – 2 araba – 3 araba” şeklinde gider. Şimdi sen zaten sayıyı vermişsin. Bunun çoğul olduğu belli. Sondaki takı neden? Apandisit gibi bir şey. Hiç bir faydası yok ama gene de orada...

Buraya kadar gene de büyük bir problem yok. Bir de, tekil yada çoğul olabilen ama pek de önceden tahmin edilemeyen dostlarımız var: “Irregular plural nouns” yani “Başıbozuk çoğul isimler”...

Zaten İngilizce'de bir çok durum “başıbozuk”. Bunlar da “öğrenmeden olmaz” ilkesini belleyen durumlardan. Hani “aklın yolu bir” deriz ya? Mantık yürüterek buluruz sonucu... O yalan işte burada! Örnekleyelim: “man-men, woman-women, person-people, tooth-teeth, foot-feet, child-children, mouse-mice...”

“Man-men / adam-adamlar” örneği mesela. “Man” pekala “mans” olabilirmiş. Olmamış. Adamların keyfine karışamayız elbette. “Child-children / çocuk-çocuklar”. Bunu öğrenmeden anlamanın imkanı yok. Yani 1 anlam için 2 kelime öğrenmek zorundasınız. Türkçe'de “çocuk” kelimesini biliyorsan, birden fazlası için “lar” ekini eklemen yeterli. Bana zekice gözüküyor buradan... “Mouse-mice / fare-fareler”. Bazıları da çoğul olsa da aynı: “Sheep-sheep (koyun), fish-fish (balık)” örneklerinde olduğu gibi. Bir koyundan da bahsetseniz, sürüden de bahsetseniz “sheep” diyorsunuz. Doğal olarak “sheeps” demek istiyorsunuz. Diyemiyorsunuz. Siniriniz bozuluyor. Yorum sizin...

Son olarak bir büyük problem de kendiliğinden çoğul olan ve sizin çoğul yapmak istediğiniz zaman hata yaptığınız durumlar. Aslında onlar “uncountable” yani “sayılamayan” objeler. Örneğin “information, homework, bread, furniture, equipment, hair, food, water, money, work...” Kafa karıştırmaya bire bir!

Bazı noktalarda mantık söz konusu, kabul etmek gerek. Mesela “water” (su) sayılamayan objeler içerisinde çünkü sıvı. Bardak veya şişe olarak sayabilirsin ama sıvı olarak sayamazsın. “Bread” (ekmek), “cheese” (peynir) gibi örnekler benzer. Kabul ettik hadi...

Peki ya diğerleri? “Furniture (mobilya), information (bilgi), homework (ev ödevi), equipment (ekipman), hair (saç), money (para)”?..

Bunlar benim zaman içerisinde gözlemlediğim durumlar. Çok daha fazlası da vardır. Aynı şekilde Türkçe'de de bir sürü kafa karıştırıcı kural var. Bunların da bilincinde olarak yazıyorum bunları.

Bu küçük gözlemi, biraz da eğlenmek amacıyla birkaç “thong twister” la kapatalım diyorum. Bunlar az biraz “İngilizce'nin sıçtığı” noktalar. Bakalım ne hızda tekrarlayabiliyorsunuz bu tekerlemeleri. (Al bak, gene aynı şey oldu! “Tongue twister” olacak o. “thong twister” ne yahu? “tanga” demek “thong”!)

"Three Sweedish switched witches watch three Swiss Swatch watch switches. Which Sweedish switched witch watch which Swiss Swatch watch switch?"

"She sells seashells on the seashore. The seashells that she sells are seashells I'm sure."

“Can you can a can as a canner can can a can?”

Bu sonuncusunu Türkçe olarak yazarsam şöyle bir durum ortaya çıkıyor: “Ken yu ken e ken ez e kenır ken ken e ken?” Mükemmel! Bunları ararken tüm dünya ülkelerinden tekerlemeler bulunduran bir sayfa buldum. İlk sayfada ülkelerin isimleri ve kaç adet tekerleme bulunduğunu gösteriyor. İlginç bir istatistik. Bir kaç örnek vereceğim: Arnavutluk 15, Hollanda 118, İngilizce 410, Almanca 307, Japonca 31, Kürtçe 1, İsveççe 35, Türkçe 34... Bu kafa ve dil karıştıran tekerlemelerin çokluğu, bir dilin ne kadar çok gariplik ve tutarsızlık sergilediğine bir kanıttır bana göre. Sadece bir varsayım...

Gene de bir “Şemsipaşa Pasajı'nda sesi büzüşesiceler.” in yerini hangisi tutabilir? Peki ya “Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?..”

Son olarak bunları da o sayfada görünce hatırladım. Buyrun:

“Siz Çekoslovakyalılaştırabildiklerimizden misiniz, yoksa Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?”

“Bir berber, bir berbere, bre berber, gel beraber bir berber dükkanı açalış demiş.”

“Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortada su şişesi.”

Daha fazlası için: http://www.uebersetzung.at/twister/tr.htm

Tahammülünüz için teşekkürler...

26.03.2009 / perşembe / 15:30 / oda / kucak üstü /mayfield

Sunday, 22 February 2009

fab foto çekiyor...

Fotoğrafa ve fotoğrafçılığa gönül vermiş herkes! Merhaba! (Hep böyle giriş yapanların ne sorunu olduğunu düşünmüşümdür. Ne acaipmiş yav?.. Eblek gibim, gerzek gibim bişi...)

Şimdi şöyle bir şey var, ben seviyorum çok çekmek fotoğraf falan. Dedim ki bunları da bu dünya çapında ün yapmış blog sayfamda paylaşayım, ne çıkar yani? Hem belki benim her biri belli bir kültür ve eğitim düzeyinin üzerinde, entellektüel, kültürlü okuyucularım lütfeder ve resimlerim hakkında profesyonel manada yorumlar yaparak bana destek olmak isterler. Di mi??

Öyle 2-3 fotoğraf, her hafta, iki haftada bir... Tamam? Süper!

Resimlere geçmeden önce bir durum daha var bahsi geçmesi ehemmiyet arz eden. Fotopya! Nedir Fotopya? Kendi deyişleriyle "Yeni Nesil Fotoğraf Paylaşım Sitesi". Nedir bunu diğerlerinden ayıran? Tamam, fotoğraf paylaşım sitesi yeni bir olay değil. Site oldukça yeni. Uygulamalarda sorun bile çıkıyor halen ancak bu bir internet sitesini mükemmelleştirmenin tek yolu. Sorun çıktıkça düzeltiyorsun, çıkmayana kadar. Bu işler böyle. Çok kalabalık değil henüz içerisi. Kaliteli insanlar var içeride. Sitenin kurucularından biri de benim arkadaşım aynı zamanda, Akın MISIRLIOĞLU. (Akın naber?!)

Sitede resimleriniz profesyonelce puan ve yorum görüyor. Bu doğrultuda günün fotoğrafı, haftanın fotoğrafı, ayın fotoğrafı gibi seçilimler de yapılıyor. Sitenin tüm yazılımı üyelere diğer üyelerin fotoğraflarını oylamalarını sağlayacak şekilde dizayn edilmiş. Böylece sizin fotğrafınız da kısa sürede oy alıyor. Ayrıca bir güzel nokta da her gün yalnızca 2 fotoğraf yükleme hakkınız var. İlk başta "Sana ne lan?! Kaç tane yüklersem yüklerim!" diyesiniz gelse de bir süre sonra bunun faydasını anlıyorsunuz. Her fotoğrafçı elinde olanın en iyisini koyuyor ortaya. Çünkü her gün 2 fotoğraf şansı var yalnızca. Eteğinde ne varsa dökmek yerine mükemmeli arıyor. Böylece site harika portfolyolarla dolu bir yer haline dönüyor...

Ayrıca konulu yarışmalar oluyor. Site aynı zamanda Fotopya-Mag ve PhotoPlus Fotoğraf, Dijital Baskı ve Görüntüleme Sistemleri Fuarı'yla da alakalı, içli dışlı. Fuarla bağlantılı, İstanbul konulu, ödüllü bir fotoğraf yarışması da yapılıyor. Katılım tarihinin bitmesine çok az kaldı. Birincilik ödülü 5000 YTL! Bir bakın derim: PhotoPlus 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması. Bütün bunlar ilginizi çektiyse işte buyrun sitenin adresi: http://www.fotopya.com.tr/

Beni de orada "Fatih MISTAÇOĞLU / fab" şeklinde bulmak şiddetle olası...

İşte sizler için seçtiklerim sevgili okurlarım. (Ne eblek, ne yavşak bir tarzdır bu yahu?!)


Ocak 2009, Externstein, Detmold, Almanya...


Aralık 2008, Düsseldorf, Germany...

"Uçmuyorum" dedi "bugün!"
"UÇ-MU-YO-RUM! Bu siste, bu soğukta uçmuyorum.
Ben de yürüyeceğim bugün. Onlar gibi. İnsanlar gibi!
Herşeyin en iyisine onlar sahip. Uçmuyorum işte!"

Ve yürüyerek uzaklaştı diğerlerinden.
Neydi şimdi bu? Neyin inkarıydı? Kuşsun işte sen!
Elbette uçacaksın. Ne kadar gidebilirsin göreceğiz...



Nisan 2008, Utrecht, Hollanda...

"Sanki aralarında küçük bir tartışma geçmiş gibiyse de, bana çok uzun süredir arkadaşlarmış ve hep öyle kalacaklarmış gibi geldi..."

Bu haftalık bu kadar yeter sanırım. Daha fazlası için Fotopya'daki portfolyomu ziyaret edebilirsiniz: TIKLA!

Haydi selametle;
fab

Friday, 6 February 2009

Chinese New Year in London

01.02.2009 / pazar günü, Londra'da Çin'in Yeni Yıl kutlamaları vardı. Bildiğiniz gibi Çinliler'in ayrı bir takvimi var ve her sene bir hayvanla temsil ediliyor vs. Bu sene "Ox Year", yani "Öküz Yılı".

Biz de gittik, kutladık onlarla beraber. O nasıl kalabalık?! Çinliler sadece Çin'de kalabalık değil, her yerde kalabalık!

Velhasıl-ı kelam, güzel oldu. Meşhur maytaplarını, havai fişeklerini, ejderha danslarını ve yemeklerini gördük. Ben yetinmeyip bir de video derledim, görmek istersiniz diye.

Yediğim-içtiğim benim, alın gezdiğim-gördüğüm de burada!



background music: Dancing Music of the Yao Tribe
shot by: fab
arranged by: fab
directed by: fab
presented by: fablamaca


03-06.02.2009 / salı-perşembe / 02:00 /oda / kucak üstü

Saturday, 31 January 2009

Kediyle Porsuk

Geçen gün düşündüm. Arabayla Katrin'i evine bıraktıktan hemen sonra, Katrin'in evine varmadan hemen önce gördüğümüz porsuk ve kedi hakkında. (Yani bizim tahminimiz öyle oldukları yönünde. Arabanın ışıklarıyla karşılaşır karşılaşmaz farklı yönlere kaçıştılar. Gizli bir şeyler çeviriyorlarmış gibi bir halleri vardı. Porsuk hemen çalılıklara dalarken, kedi yolu geçip evlerin olduğu tarafa koştu. Bize aralarında gizli bir ilişki varmış gibi geldi. Yaramaz ev kedisi!..)

Ne düşündüm? Arabayla eve dönerken dedim ki “bir kedi dışarı çıkıp başka yaratıklarla, mesela bir rakunla, bir tilkiyle, bir tavşanla, bir sansarla, hali hazırda sevgilisi olan porsukla yada şanssızsa bir köpekle karşılaşabilir." Böyle bir olasılık mevcut. Kendi zeka düzeyinden başka yaratıklar. (Niye düşünüyorsun arkadaşım sen böyle şeyler?!) Hayvanların kendi cinsleriyle ve diğer canlılarla anlaşabildiğinin kanıtlandığını varsayarsak, çok renkli bir hayatları var. Çeşit çeşit yaratık! Amasya'nın bardağı, biri olmasa biri daha! Köpeklerin kedilere, baykuşların ve kedilerin farelere olduğu şekilde olumsuz sonuçları da var elbette ama ormanda koca bir savaş varmış gibi de değil hani. Bazen biri diğerini yese de gül gibi geçinip gidiyorlar. Darılmaca, gücenmece yok. Anlıyorlar gibi birbirilerini.

- Ya bizim oğlan sizin kayınçoyu yemiş geçen. Gençlik işte! Kusura bakmayın n'olur!

- Ya yok birader olur mu öyle şey? Hayırlısı neyse o olur. Doğanın kanunu böyle. Genç çocuk, yiyecek tabi! Benim kayınço da biraz hızlı koşaydı. Öyle bütün gün ye, ye, ye, sonra kıçını kaldıramazsın işte böyle!

E şimdi bu açıdan bakarsan, tamam, “insan akıl sahibi hayvan” falan ama çok yalnız olmuyor muyuz onlara oranla? Hep insan, hep insan! Ne güzel olurdu yolda değişik canlılar görsek, akl-ı selim sahibi canlılar, barda biraları tokuştursak falan... Renk gelirdi hayatımıza! Ne bileyim, hafızası dillere destan filler kütüphaneci falan olaydı mesela. Üst raflara ulaşması da kolay. Hortumla hooop elinde kitap!

Seks konusunda insan-insan eşleşmesi mükemmel. O konu meclisten dışarı. 2-3 sivri zeka çıkıp da “lafı 'hayvanlı seks serbest bırakılsın'a mı getiriyosun? Ehi ehi!” deyip de densizlenmesin diye değineyim dedim. Bizim zeka düzeyimizde başka canlıların olmasının ne kadar güzel olabileceğini söylüyorum sadece. (Aksi de söz konusu tabii.) Hep demez miyiz “hayvanları anlayabilsek kim bilir neler anlatacaklar!” diye? Hepsinin değişik, yer yer garip ama bazı yönlerde çok faydalı özellikleri var! Depremi bile hissediyorlar arkadaşım!! Tsunami gelecek, ortada hayvan kalmamış! Baharı anlayıp kış uykusundan kalkıyor mesela. Biz sabah saati kurduğumuz halde okula geç kalıyoruz! Biz pusulayla yön bulma, güneşle yön bulma, yıldızlarla yön bulma, yok ağacın yosun tutan tarafıyla yön bulma derken balinalar koca okyanusta yollarını hiç kaybetmeden göç ediyorlar. Daha neler, neler...

İlginç bir nokta da, insan, intihar eğilimi gösterebilen tek hayvan! Bu tek başına oturup düşünmeye yetecek kadar ağır bence...

Her canlı kendi bakış açısına sahip. Biz sadece insanların bakış açısından görebiliyoruz olayları. Çok zenginleştirmez miydi böyle bir seçenek bizi? Hani filmlerde kurtlar tarafından büyütülen çocuk çok mert, cengaver falan oluyor mesela. Bir fark yaratıyor demek ki? Belki o yüzden de içine ediyoruz dünyanın? Görebildiğimiz tek bakış açısı bu ve insan bakış açısı kim ne derse desin bencildir! Hep alır, hep ister! Belki ineğin bakış açısını alabilsek, konuşabilse bize inek, diyecek ki “Az kullan şu elektriği hayvan evladı seni!” (Cümlenin geliş itibariyle devrik oluşu ve inek arkadaşın bizi “hayvan evladı” diye çağırışı da pek bi ironik oldu...) Hani göreceğiz belki o zaman nerede yanlış yapıyoruz. Medeniyet diyoruz, tek dişi kalmış canavar diyoruz, kimsenin canavar falan süklediği yok! Akl-ı selim sahibi tek canlı biz, savaşan biz, birbirini öldüren biz, dünyaya ve diğer canlıların hakkına tecavüz eden gene biz! E sükeyim öyle aklı da selimi de ben!

Uzaylılar da bi acayip. Yüzlerce film yaptık adamlara, resmen kollarımızı açtık bekliyoruz, insan bi gelir “Merhaba dünyalı, biz dostuz.” der! (“insan” bi gelir?.. Hımmm....)

E n'oldu şimdi? İnsan zeki (şaibeli) ve yalnız. Yalnızlığından, kederinden, hüznünden bilinçsizce evini kırıp döküyor! Bir kütüphaneci filimiz olsa, bu böyle olmaz idi!

Son bir düşünce de evrim hakkında. Biz de temel içgüdülerimizden beynimizin durdurulamaz büyüyüşü sebebiyle sıyrılıp medeniyet kurmuş bir hayvan ırkıyız. Tek olmamız kabul edilemez bence. Diğer canlıların da zaman içinde kafayı sıyırıp (iyi yönde) zeka sahibi olmaları icap eder. Bence kesin eder! Peki neredeler? Çağlar önce akıllanmışız (!) biz. Diğerleri nerede? Belki de, insan ırkı yüzüne diğer canlılar gelişemiyor o yönde. Biz akıllandığımızda (!) dünya “dört dönüm bostan, yan gel osman” şeklindeydi. Kimse bir dur demedi. Şimdi? Diğer canlıların önünde biz varız. Her yerde insan var! Akıllı da birşey bulursak hemen alıp laboratuara sokuyoruz. Belki o hayvan doğada kalsa, doğal seleksiyon yapacak, genlerini çocuklarına aktaracak, gen havuzunda yerleri artacak, ırkı daha akıllı hale gelecek... Her boka parmağımızı sokuyoruz şimdi, kabul edelim. Dünya babamızın yan bahçesi ya...

Belki de bu sebeple rastlayamıyoruz kendimizden başkasına. Belki kendimizi çok zeki sanarken aslında sadece onları anlayamadığımız gerçeğini de göz ardı ediyoruz. İnsan insana yeter belki ama gül gibi geçinip gidemiyoruz da...

Yalnızız biz. Kırıyoruz, döküyoruz. İçip, içip sapıtıyoruz! İnsan dediğin çok yalnız. Kütüphaneci filimiz bile yok abi! Bir uzaylı görüp de “Dost musun birader?” diye sorabilmişliğimiz de yok.

Belki kulaklarımız var ama duyamadığımız milyonlarca ses var.

O kediye de helal olsun! Kır zincirlerini! Al o porsuğu da eve götür. De ki bu benim sevgilim! Seviyoruz birbirimizi! Karşı çıkarsanız çeker giderim! De bunları! Böyle mal gibi kalsınlar...

Mal gibiyiz zaten...

illüstrasyon: fab

30.01.2009 / friday / 15:00 / kucak üstü / oda / mayfield

winamp / shoutcast radio / the buzz

Related Posts with Thumbnails