Sunday, 30 December 2007

Karanlık Sokak

Karanlık sokak! Aslında o kadar da karanlık değil ama saat gece 03:00 civarı. Psikolojik olarak karanlık…
 
Topallayarak yürüyorum, cebimde günün hasılatı. Zaten zor günler, ya bu paranın başına bişi gelse?

- Onu korurum!

Sen mi? Nasıl?

- …

N’aparsın?

- Kaçarım!

Bu bacakla mı?..


Önceki akşam. Saat 22 civarı. Samatya sahili, halısaha.

3 haftadır rakipten oynuyorum. İlk haftaki inanılmaz performansım bu takıma transferimi sağlamıştı. Arkadaşlarıma karşı daha hırslı oynuyordum. Yolda gelene kadar arkadaşlarımın tahrikleri de durmuyor.

Ve dolunay! Bazen insanlara farklı şeyler verir dolunay. Güç, hırs… Kurt adam hikayelerinin doğuş noktası.

Dolunayın verdiği güç fazla geldi belki de bana? Rakip kale, sahanın tek giriş kapısının olduğu kenarda, caddeye ve tesislere yakın. Biz deniz tarafındayız. Sol tarafımda 2. bir ikiz halı saha. Sağ tarafımda ağaçlık ve uzayan sahil şeridi. Bi kaç kişi masayı kurmuş, içiyor… Dolunayın herkes için anlamı farklı…

Dolunay arkamda. Kulağıma bir şey fısıldamak isterse sol kulağıma yakın. Kaleyi cepheden gören bir noktaya, soldan sağa doğru atak yapıyorum. Topu sağ ayağımın dışıyla ortadaki boşluğa doğru çıkarıp, yıldırım gibi düşüyorum peşine. Artık ceza sahasının dışında, kalenin karşısındayım. Karşımda tek bir rakip, beni oyuna çağıran eski takım arkadaşım. En çok onlara göstermeliyim kendimi. Bomboş pozisyonda bizim forvet, sol kanat da boş…

Ama dolunay fısıldıyor kulağıma: “Şut çek! At golü!”

- Hayır!

“ŞUT ÇEK!”

Hırsım baskın. Bomboş pozisyona vermiyorum pası. Tüm gücümle asılıyorum topa. Hatta daha fazlası var sağ bacağımda. Gerilen sağ ayağım öne doğru fırlıyor ve top kaleye doğru ayağımdan ayrılırken, vuruşun gücüyle iki ayağım da havalanıyor yerden. Arkadaşımın baldırında patlıyor top, bari gol olsa…
Hemen arkasından sağ ayağımın üzerine iniyorum ve…

“TAK!” ediyor bir şey dizimin içinde! Kırılmaz kırılıyor. Tüm bu 2 saniyenin son çeğreğinde bağırarak yere yığılıyorum. Normal gücümün fazlasına, çok değil birkaç ay önce Uludağ’daki snowboard kazasında sakatlanan dizim dayanamamıştı…

Keşkeler halay çekiyor beynimde:

Keşke pas verseydim.
Keşke plase vursaydım.
Keşke topa bassaydım.
Keşke çalım atsaydım.

Keşke gol olsaydı… (Attığım en pahalı gol…)

Her halısaha sakatlığı gibi, önce inanmıyor insanlar. Şut kaçarsa sakatlandım ayağına yatar çünkü herkes. Bir çeşit yalancı çoban geleneği. 4. sınıf tıp öğrencisi 2 arkadaşım da yerden kaldırmaya çalışıyor. “Kalk bir şey yoktur. Bas üstüne.”

Diğer bir yaygın gelenek, sakatlanan kişinin kaleye geçmesi. Tekrar deniyorum dizimi, bu sefer kalede. Topa yükseliyorum, iniyorum… ve yerdeyim. Bu sefer ses biraz daha farklı “KATIRT!” Maçın sonu. Sadece maçın mı acaba?..

Gene psikolojik karanlık sokak. Kaçamazsın, dövüşemezsin. 

Paranoya alır yürür. Her kedi hırsız, her geçen gangster. Sanki Mordor’a giden yolda her an görülebilirim. Çaresizliği hissediyorum. Tadı moral bozuyor, acı ve ekşi…

Hep koştum ben. Güvenirdim bu özelliğime ama geçici olarak servis dışıyım.  

Bacağı kırıldığı için vurulan atı anlıyorum bir an. Çünkü at bunu ister…

Eve varıyorum. Kötülük aksayan bacağımı fark etmedi bu gece. Derhal iyileşmeliyim. Kötülükle savaşmak için değil, kendim için…

Doktor : Küçük bi yırtık, menisküs. Kendi geçer…
Ben : Ohh!

23.11.2005 / 01:43 / Çarşamba / ev / yatak

NOT 1: Aradan 14 ay geçmiş bu yazıyı yazalı. O gerzek doktorun aksine 1-2 hafta önce gittiğim Çapa Tıp Fakültesi’ndeki doktor: “Abicim ön çapraz bağı koparmışsın…”
Ben: “Hadi yaaa?!”

NOT 2: Bugün 25 ay olmuş. NOT 1’i yazdıktan sonra askere gittim. Sakatlığım orada da nüksetti çok geçmeden ve ameliyat oldum. Ameliyat olalı 21 ay geçmiş. Yeniden halı sahalardayım. Artık iyiyim. Sokak artık daha aydınlık…

30.12.2007 / 11:20 / Pazar / ev / bilgisayar

Saturday, 15 December 2007

Akla Düşen Düşünceler No: 20071215


  • Geçen aklıma düştü. Biz erkekler kıllarımızı kestikten sonra (tıraş olduk vs.) o kıllar es kaza lavaboda falan kalırsa “Iğğğyyy iğreennçç!” oluyo kızlar için. Ama onlar vücudumuzdayken bizi öpüp okşuyolar. Demek ki iğrençlik, kılların kesilmesinde…
  • Ben lise müdürü olsam, okul formasını havalı bi takım elbise yaparım. Siyah mesela. Gömleği de siyah yaparım (Hem kir belli etmez.) Kravatı da mor ince kravat yaparım. Arma falan yok. Zaten forma benzersiz, ne gerek var? Hatta kravat, şimdi şu, liselilerin çok sevdiği kareli kravatlardan olsun. Herkes seve seve giyerdi, forma sorunu ortadan kalkardı. (Bizim iğrenç yeşil bir ceketimiz vardı mesela… İhsan Mermerci Lisesi.) Üstüne yaka düğmesini açık bırakıp, kravatı çok sarkıtmadan açma izni verirdim. Zaten çok sıkı olunca yaka kiri oluyo leş gibi! Bi de derslerde ceket çıkarmak, gömleğin kollarını kıvırmak serbest. Nasıl olsa dinlemiyolar olum! Hiç olmazsa kuralları ben koydum derim. Hocaya yarancam diye illa yakasını sıkı sıkı ilikleyen inek öğrenciye de sözlüden sıfır! Hayatı öğrensin biraz denyo!..
  • Geçenlerde Beşiktaş’ta bi kafede otururken, önümüzden omzunda kedi olan bi adam geçti. Öyle yavru falan değil, bildiğin kocaman, gürbüz bir kediydi… (Hayır abi, kahve içiyordum tabii ki! Ne içicem gündüz gözüne?!)
  • Uzun süredir sürdürdüğüm araştırmanın sonucunu açıklıyorum: Son dönemde bir kişiye online olarak ulaşmanın en hızlı yolu poktur! (Bkz. facebook – “poke”) MSN falan hikaye yani. Telefonumu açmayan adam, anında “pok mi bek” yapıyo… Manyak mıyız neyiz?..
  • Omzunda kediyle adam geçince şöyle bi ampul yandı kafamın derinliklerinde. Hani filmlerde, masallarda deniz korsanlarının omzunda papağanı olur ya? Belki karada da böyle bir konsept var? Adam kara korsanı belki? Korsan sidi falan satıyo. Olamaz mı ki?..
  • Feysbuk, sürekli olarak görüşmek istemediğiniz ama bi gün görüşebiliriz dediğiniz insancıkları, size belli bir mesafede tutmanıza yarayan, harika bişidir. Gayet bariz, akıllı bi insan evladının ürünüdür.
  • Ben penguen, uykusuz falan okuyom ya? İşte ben böyle dergiyi okurken illa sırayla okumak zorunda hissediyorum kendimi. Mesela favori köşe “Sandık İçi” fakat o upuzuuuun “Bebek Kafası”nı bitirmeden katiyen geçemiyorum Sandık İçi’ne. (Vedat’çığım. Bebek Kafası’nı sevmediğimden değil de, mesela Bostancı-Taksim dolmuşununda hoplaya zıplaya, minimum ışıkta ilerlerken, Sandık İçi’nin resimlerine bakıp bakıp gülmek daha mantıklı sanki di mi abicim?) Sırayı bozarsam, diğerine haksızlık gibi geliyor. Yanlışlıkla falan diğer sayfayı açarsam gözümü kaçırıyorum. Çok fena…
  • Bi kaç hafta önce de cebime kedi girdi! Ya valla bak! (Hayır bişi içmiodum abi! Ne içicem? Siz de beni iyice alkolik yaptınız! Az önce adamın omzunda kedi gördüm dedim, ona da aynı muameleyi yaptınız! Dur anlatıyorum…) Çapa Tıp Fakültesi içindeki basket sahasına gittik. Basket oynuyoruz. Bi arkadaşımı gördüm üniversiteden. Biraz laflayalım dedik. Hava da epey bi soğuk. Bi kedi yanaştı yanımıza. Sırnaştı sırnaştı. Sonra da kapişonlu sıvetimin önündeki cebe girdi kedi. Baya da kocaman bişi. Kafayı da diğer taraftan çıkardı. Ben böyle sırnaşık, böyle pişkin bişi görmedim. Cebimden zor çıkardım! Bi daa gidersem pantolonun cebine girmeye kalkacak diye korkuyorum...
  • O değil de, insanlık alemi beni hak edecek ne yaptı, onu çok merak ediyorum…
  • Bir asosyal, bir yako ve bir fab, bir Bolulu Hasan Usta’da oturuyorlarmış. Fab, kalkmak üzere olan asocial’a “Yarın ki olay çok çetrefilli. Satranç taşlarını dizer gibi diziyorum herkesi. Eğer piyona ihtiyacım olursa seni de çağırırım.” demiş. Asocial da “Saol be! Bari fil olsaydım. Uygunum da yani.” diye cevap vermiş. Hikayenin bilge kişisi konumundaki yako, olaya noktayı koymuş: “Bir fil asla vezir olamaz ama bir piyon olabilir.” Yaaaaa!..
  • Sizin Alpler'de gezen şirin Heidi’niz büyüdü de ne haltlar karıştırıyo bi bilseniz!.. (Ben bunu öylesine yazdım. Yazdıktan belki 2 hafta sonra aşağıdaki videoya denk geldim. Tamamen bağımsızlar birbirilerinden. Yorum sizin…)
video

  • Size hiç herhangi bir yerde yürürken, tam yolun diğer tarafına geçeceğiniz sırada karşıdan gelen kızı/erkeği görüp, kesişmek için yumuşak bir hareketle mevcut yolunuza döndüğünüz oldu mu? Bana hiç olmadı...
  • Otobüste yanımda oturan abiye: “Abi bitirdiysen çevireyim sayfayı. Daha Yiğit’le Ersin var…”
  • Ankara gri, İzmir sarı, İstanbul ise mavi ve yeşilin belirli oranlarda karışımı. Kazdağları da yeşilden bok rengine geçirilmeye çalışılıyor…
  • Başka köşe yazılarını okurken, tam benim kaleme alacağım tarzda bir konu bulup, konuyu da güzelce işlemiş bir yazar çıktığında gıcık oluyorum, ifrit oluyorum! (İfrit ne ola ki?) Niye benim aklıma gelmedi diye yakasına yapışıyorum kendi benliğimin… (TDK’ya baktım. İfrit olmak: çok öfkelenmek, çok kızmak. Yaaa!..)
  • Yaa bak! Okudunuz da fena mı oldu? İleride ben meşhur olunca “Biz onu daha meşhur olmadan okuyoduk akıllım!” diye hava yapcanız cümle aleme…
  • Daha çok şey var akla düşen ama bu haftalık bu kadar. Sonra “uzun oluyo, okuyamıyoz, bik bik bik…” yapıyonuz. Ama tadı damağınızda kaldı di miiii? =D

15.12.2007 / Cumartesi / 22:30 / ev / bilgisayar
/ oasis – lyla

resim: fab

Tuesday, 11 December 2007

Göt Göte İki Adam


Dip dibe ne farklı hayatlar yaşanıyor farkında mısınız?

5 gün içerisinde hava alanında aynı kapıdan çıkan Orta Asyalı doktorlar, İskandinav dilberler, uzak doğulu turistler, Türk aktör ve aktrisler, askerden gelen oğlunu hasretle sarılarak karşılayan Elazığ’lı aileler, tekerlekli sandalye, oksijen tüpü ve sağlık görevlisi eşliğinde uçaktan inen yaşlı insanlar, karısını, çocuğunu, sevgilisini, annesini, halasını, amcasını, metresini, yasak aşkını ya da sadece annesini, babasını bekleyen binlerce farklı insan gördüm. Binlerce farklı insanın, kendine ait binlerce farklı hikayesi, o binlerce farklı hikayenin içinde binlerce farklı insan daha vardı. Varyasyonların sınırı, ucu, sonu yoktu…

Ardından Swiss Otel’e geldim ve daha başka bir dünya ile karşılaştım. Her türlü farklı iş için, farklı farklı cafcaflı kıyafetler giymiş çalışanlar ve onların hizmet ettikleri belli ki varlıklı insanlar ve hepsinden bağımsız ve alakasız ben, bir aradayız…

Tam “dünya gerçekten küçük ve oldukça sıkışık bir gezegen” diyecekken, dün akşam “Norveç”teki maçlarını izlediğim “Türk” Milli Futbol Takımı otele giriş yaptı. Fatih Terim, Oğuz Çetin, Metin Tekin, Haluk Ulusoy, Volkan, Rüştü, Gökdeniz… Ya Dünya gerçekten küçük ya da daha fazla üremeyelim diye şimdiden öyle bir imaj yaratıyor gözümüzde ve bunu daha çok insan fark edebilsin diye de beni kullanıyor…

Hepsi birbirinden farklı milyarlarca insan, yüzlerce millet, binlerce farklı tabaka ve sosyal statüden birey, “koskoca” dünyada “dip dibe” yaşıyoruz. Birbirimizin çok ayrık ve farklı dünyalardan olduğu yanılsamasına düşmüş, hepimizin bir bütünün parçası olduğumuzu göremiyoruz. Belki de sırf bu yüzden terörle uğraşıyor, silahlar üretiyor, satıyor, satın alıyor, savaşlar veriyoruz. Gerçeği görmemizi engelleyen, gözlerimizin önündeki perdeler: Farklı bakış açıları…

Kalabalığın içinde sırt sırta gelmiş iki adam. Biri kuzeye, biri güneye bakıyor diye birbirilerini farklı sanıyorlar. Halbuki götleri birbirine değiyor…

Ve ben tüm bunları kafamda toparlamaya çalışırken, hiç tercihim olmadığı halde takım elbiseyle Swiss Otel’in lobisinde oturmuş son transferimi bekliyorum ve sol kulağımdaki tek tarafı kopmuş mp3 oynatıcımın kulaklığında çalan Starsailor’dan Poor Misguided Fool’un rock ezgileriyle ritm tutarken, sağ kulağımı geniş lobinin diğer ucundaki kızıl saçlı hatunun çaldığı piyanonun tiz sesi dolduruyor.

Ve “Suriyeli” doktor Hossein Mustafa, “Türk” olan benimle “İngilizce” konuşuyor…

18.11.2007 / 19:16 / pazar / swiss otel bosphorus / lobi / defter
/ starsailor - poor misguided fool

resim: fab

Wednesday, 5 December 2007

Karanlık Bir Rüya

07.11.2007. Geç saatte girdiğim uykudan 11:00 gibi uyandım. Gördüğüm rüyanın etkisi hala üzerimdeydi. Rüyamda şeytan çıkarıyordum çünkü…

Öyle havalanan yataklar, geriye dönen kafalar yoktu. Bir çeşit basit toplulukta yaşıyorum. Genç, akıllı, eğitimli insanlar var ama şehirde değiliz. Küçük kulübelerden oluşan köy gibi bir yerdeyiz. Geçici bir şey olmadığını hissediyorum. Orada yaşıyoruz.

Kenarından tüller sarkan, cibinlik gibi bir kale var. Kızlı erkekli oraya şut çekerek oynanan garip bir oyun oynuyoruz. Duvardan seken topa sıradaki vuruyor. Bana garip geliyor ama sanki orada yıllardır oynanıyor. Sanki çok uzun zamandır oradayız.

O basit döşenmiş evlerden birinin içindeyim. Yanımda biri var. Baran olmaya çok yakın. Bilirsiniz rüyada karakterler birbirine girer. Bende asla tam bir kişi olmazlar.

Birisi var. İçine kötü bir ruh girmiş. Benden daha ufak tefek olmalı çünkü ayaklarından kaldırıp baş aşağı sallıyorum onu. Neden bana verilmiş bu görev bilmiyorum ama yaptığım işi biliyorum. Devam edersem, çıkaracağım şeytanı!

Derisi simsiyah olmuş içindeki şey yüzünden. Hem kötücül bir siyah, hem de dayak yemiş, morarmış gibi yer yer. Ben onu baş aşağı sallayıp omuzlarını yere vurdukça siyahlık aşağılara, baş aşağı durduğu için omuzlarına doğru iniyor. Daha hızlı vuruyorum. “Çık artık çık!” diye bağırıyorum hırsla. Hareketlerim daha sert ama sanki hareketlerimden çok irademle savaş veriyorum.

Yavaş yavaş yerde siyah noktalar beliriyor. Simsiyah, zift gibi koyu bir sıvı çıkıyor bedenden. Kurtarmaya çalıştığım kişinin rengi normale dönüyor. Teşekkür ettiğini bile hatırlamıyorum. Sadece oradan sonrasında yok rüyanın. Belli ki rüyanın asıl merkezi şeytansı şey…

O garip oyunu oynayan diğerlerinin yanına gidiyorum. Bir kadın var. Aslında tanımıyorum ama orada tanıyorum. Belki de aynı evde yaşıyoruz. Zaten kalabalık yaşanıyor bu evlerde. Yani öyle hissediyorum. Sanki bir şey tüm şehirleri yok etmiş de biz burada baştan başlıyormuşuz gibi buranın bana verdiği his.

Kadına “Çıkardık onu.” diyorum. “Temizlediniz mi peki?” diyor. Birden bir acemilik hissediyorum. “Neyi?” diyorum. Çıkardıktan sonra onu yok etmemiz gerektiğini söylüyor. Eve geri dönüyorum. Sanırım gene Baran’la.

Çok geç kalmamışız. Başka bir bedene girmemiş. Ancak yere tamamen bulaşmış. Elimizde fırçalarla söküp, suyla gidermeye çalışıyoruz bu yapışkan şeyi. Arada bir şekil aldığını görüyorum. Siyah bir kaplan gibi bir şekil oluşuyor yüzeyde. Korkmam gerekenden çok daha az korkuyorum. Devam ediyorum işe. O kadın geliyor bir süre sonra. Oralarda ayaklanıyor siyah, yapışkan varlık. Şekil alıyor. Beni, bizi etkilemeye çalışıyor. Ellerimi tutuyor, öpmeye çalışıyor. Evet! O bir kadın şimdi. Kendimi ondan çekmeye çalışıyorum ama çok çekici. Karşı koymak çok zor. Bir parazit gibi bedenime girmek istiyor.

Savaşıyorum. Beni öpmeye çalışıyor, kafamı çeviriyorum. Bazen bir dudağımı yakalıyor, ısırıyorum. Bütün gücümle ısırıyorum ama asla kopmayan bir kauçuğu ısırmak gibi. Bir türlü kurtulamıyorum. Eğer kendimi bırakırsam, beni ele geçirecek, biliyorum ama gene de ondan kurtulamıyorum.

Sonra farkına varıyorum. Ben izin vermedikçe sadece taciz ediyor. “Bu iradeyle ilgili.” diyorum kendimden emin. “Bana sahip olamazsın!”

Bana gerçekten sahip olamayacağını anlayınca sinirleniyor. Şekil değiştiriyor. Az önce güzel bir kadınken, şimdi kafamı bir kerede ezebilecek büyüklükte ellere sahip iriyarı, simsiyah bir adam oluveriyor. Boğazımı tamamen kaplayan simsiyah elleriyle tutup havaya kaldırıyor beni ama daha fazlasını yapamıyor. Beni yenemez!

Belli ki bizden daha bilgili diğer kadın kendinden çok emin olaya el koyuyor. “Bununla bir şeyler yapacak mısınız?” diye soruyor Baran’a ve bana. Cinsel içerikli bir soru bu. Tekrar baktığımda yaratığın yeniden bembeyaz tenli bir kadın olduğunu görüyorum. “Tekila shot? Uyuşturucu?” Belli ki onu yok etmeden önce onunla eğlenebileceğimizi söylüyor. İradenize sahip olduğunuz sürece zararsız demek istiyor.

Neden soruyor bunları anlamıyorum. “Hayır.” diyorum. İstemiyorum.

Sonrası bulanık. Rüya sona eriyor. Uyanıyorum. Büyük bir yorgunluk var gibi üzerimde. Birileriyle boğuşmuş gibiyim. İradenizi zorlamak, vücudunuzu zorlamaktan çok daha yorucu çoğu zaman.

Bedenleri ele geçiren, melek kadar güzel görünebilen şeytanlarla savaştım bu gece. Belki cinsiyeti yoktu ama kadındı basbayağı. Acaba tüm bunlar hayal ürünü müydü? Yoksa gerçeğin, bilinçaltımdan yansıyan abzürt bir görüntüsü mü?..

Ama artık biliyorum. Ele geçiremezsin beni! Ben istemediğim sürece…

07.11.2007 / çarşamba / 14:00 / ev / bilgisayar
/ Erykah Badu – Bag Lady

resim: fab

Related Posts with Thumbnails