Thursday, 26 March 2009

Acayiplikleriyle İngilizce

Yazmayayım dedim. “Yok Fatih yapma!” dedim. Kendinle çelişirsin dedim. Daha o kadar söz sahibi olmadın dedim. Dedim, dedim, dinletemedim! Artık dayanamayarak yazıyorum! 1 seneyi İngiltere'de, İngilizce öğrenerek geçirdikten sonra bu hakka sahip olduğumu düşünerek yazıyorum. İşte benim penceremden İngilizce...

İngilizce ile ilgili saçma olan çok şey var. Burada yaşayanlar bunların farkında değiller çünkü bu onların dilleri, konuşurken üzerinde pek düşünmüyorlar. Türkçe de bir çok anlaşılması zor kurallara, durumlara sahip ama genel olarak mantıklı. İngilizce değil! Bir çok noktada o durumu, o kalıbı, o sesi, o telaffuzu, o yazılımı bilmeniz, öğrenmeniz gerekiyor.

Elbette ki benim en çok sinirimi bozan konu “Yazılım ve Telaffuz”!

İngilizce güzel dil. Cidden! Bazı noktalarda anlatım daha kolay. Kulağa gerçekten güzel geliyor. Cümleyi bir çok farklı şekilde dizebiliyorsunuz. Bu rahatlık şarkılar için de çok uygun bir dil yapıyor kendisini. Aynı zamanda eski, köklü bir dil. Çok da geniş bir kelime haznesi var buna bağlı olarak. Bunlara hiç lafım yok.

İngiliz alfabesi 26 harfe sahip. Fonetik olarak pek de fakir olmayan bir dil için bu küçük bir rakam. Mesela Türkçe 29, Avrupa'dan başka bir örnek olarak Lehçe (Polonyaca) 32 harfe sahip. Peki İngilizce nasıl oluyor da bu açığı az sayıda askerine rağmen kapatabiliyor? Cevap, “Yazılım ve Telaffuz”!

Türkçe'nin bana göre en mükemmel yanı yazıldığı gibi okunması. Tabi bu biraz da klişe bir genelleme. Günlük hayatta konuşurken biz de bazı kelimeleri saptırıyoruz, yuvarlıyoruz ama bu her dilde zaten aynı. Hiç olmazsa, harflerin okunuşlarını bilen herhangi bir kişi kelimeyi hece hece okuyarak çok büyük bir olasılıkla telaffuz edebilir. Buna bağlı olarak da kişi bildiği bir kelimeyi yazıya dökebilir. Zira harflerin dizilimine bağlı olarak yalnız tek bir olası okunma durumu vardır...

Ancak İngilizce bu durumda pek de benzer bir davranış sergilemez. Elinde bir kelime var diyelim. Nasıl telaffuz edeceğini bilmiyorsun. Ama harflerin verdikleri sesleri biliyorsun. Hatta dili de büyük bir başarıyla kullanabiliyorsun diyelim. Elindeki kelime de “desert”. Bu kelime aynı yazılışla iki farklı okunuş ve anlama sahip. Süper di mi? Biz niye akıl etmemişiz ki bunu? Aynı daireyi iki kişiye birden kiralayıp parayla ortadan kaybolmak gibi. Çok zekice! “Desert” kelimesinin ilk okunuşu “dezırt” ve çöl manasına gelmekte. Diğeri ise “dizzöğrt” ki tatlı manasına gelmekte. Biri size söylemeden ve siz bu durumu öğrenmeden altından kalkmanıza imkan yok. Yani pat diye tüm İngilizce bilen insanları öldürsek, bir jenerasyon boş geçip yeniden versek İngilizce'yi insanlığın eline, kimse çözemez o dezırt mı dizzöğrt mü!! İngilizce'deki bir çok durum böyle... (Bu arada Britanya İngilizcesi'nde kelimeler desert ve dessert şeklinde. Bu örnek Amerikan İngilizcesi için geçerli.)

Başka bir örnek, bizim “oku” fiiline denk düşen “read”. Geniş yada şimdiki zaman kipinde okunuşu “riğd” şeklindeyken, geçmiş zaman kiplerinde kendisini “red” olarak telaffuz ediyoruz ancak kesinlikle ama kesinlikle yazılımda bir değişiklik yapmıyoruz. Ne kadar dahiyane değil mi? Sesteş kelimeler değil bahsettiğim ki Türkçe çok zengin o konuda. Aynı şekilde yazıp, farklı şekilde okumaktan bahsediyoruz. “Lead” kelimesi de aynı. Aynı yazılışla bir “liğd” olarak okunuyor ki “öncülük etmek” manasında bir fiil, bir de “led” okunuyor, bir çeşit metal...

Örnekleri arttırmak mümkün. Özellikle “C” harfi çok çetrefilli! “Ke” sesini mi verecek, “Si” sesini mi verecek, yoksa başka bir halt mı edecek, kestirmesi çok güç. “CAT” (kedi) kelimesi güzel bir örnek mesela. 7 yaşında bir çocuğun okuma ve yazmasını geliştirmeye çalışırken de bir çok deneyim edindim bu konuda. Max bu kelimeyi her çocuk gibi biliyor. Hecele dediğim zaman "Ka-A-Ta" diyor. Neden? Bu noktada biraz “spelling” den bahsetmek gerek. Bu arkadaşların “spelling” dedikleri, bizde “heceleme” kelimesine denk düşen ancak anlam olarak pek de örtüşmeyen garip bir durum. “Spelling”, aslında “yazılım” demek. Harflerin dizilimi. Bu sebeple de CAT kelimesinin “spelling”i C-A-T (si-ey-ti) olmalı. Benim Max'den diğer cevabı almamın sebebi, Max'in kelimeyi fonetik olarak hecelemesi. Peki o neden? Çünkü harflerin verdikleri, vermeleri icap eden seslerden ziyade, bambaşka bir telaffuz söz konusu. Üstelik okulda da fonetik olarak hecelemeyi öğreniyorlar şu anda! E çocuk bunu Ka-A-Ta diye heceleyince sesler ve harfler arasında bir bağlantı kuramıyor. Kendisinden yazmasını istediğinde sorun yaşıyor. Aynı şekilde okumakta da zorlanıyor çünkü harflerin birleşerek çıkardıkları sesler bir çok noktada farklı! Harfleri birbirine ekleyerek sesleri çıkarma konusunda sorun yaşayan Max'in okuyabildiği yegane kelimeler daha önceden bildikleri, zaman içinde öğrendikleri...

“C” harfi konusunda sormak istediğim şu. Elinde zaten “K” ve “S” harfleri var iken, neden bu harfi ikisinin seslerini verecek şekilde kullanırsın? Ha bu zaten ikisinin üstesinden geliyor ise ne diye onları halen alfabende tutarsın? Gereksiz!..

Küçükken şu yabancı filmlerde çocuklar heceleme yarışmasına katıldıklarında anlam veremezdim ne yaptıklarına. Hecelemekte ne vardı ki? Araba! A-ra-ba! Herkes yapar ki bunu! Şimdi anlıyorum bunun neden ve nasıl bir yarışma olabilidiğini. Sanki özellikle insanları zorlamak için yapılmış. Onların dilini öğrenemeyelim diye...

Bir de okunuşu aynı olup da farklı yazılan kelimeler var. O da ayrı bir durum. Mesela “eight” ve “ate” kelimleri. Birincisi “sekiz” manasında, diğeri “yemek” fiilinin geçmiş zaman formunda iki kelime. Söylenişleri tamamen aynı. Bir de yazılışlara bak! “Bear” ve “bare” kelimeleri de aynı; farklı yazılış, aynı okunuş. Başka bir örnek: “shore” ve “sure”. Bir diğeri “wear” ve “ware”. “Die” ve “dye”... Örnekleri çoğaltmak mümkün. Aklınıza gelen varsa yazın hemen...

Bu ses anormallikleri üzerine söylemek istediğim bir konu daha var, o da “th” sesi. İngilizce ses konusunda bu kadar pinti davranıp, farklı yazılışlara sahip kelimelere bile aynı sesleri verirken, dile özgü olarak faklılaşan tek ses “th”! “There, three, them, health” gibi kelimelerde karşınıza çıkan ve dili ön dişlerin arasına koyarak “f” sesine yakın bir ses çıkarmanızı gerektiren bir durum. Saçma sapan bir şey! Başka ses mi yok?! Dalga geçer gibi!..

Bu başlık altında son olarak telaffuz edilmeyen ama gene de yazılan harflere değinmek istiyorum. Örnek: “knock, know, knight, write, writer, wrist...” Aynı sıralamayla telaffuzlarını yazıyorum: “Nak, noğv, nayt, rayt, raytır, rist.” Yani o “k” ve “w”lerin hiç birisi okunmuyor. Gene de orada duruyor. Ama telaffuz edilmiyor. Lakin yazılıyor. Ancak zikredilmiyor. Fakat yazarken yazılıyor. Sora Max yanlış yazınca “Yanlış yazdın len!” diyerek azar çekiliyor. Dilin ceremesini çocuk çekiyor...

Bir diğer konu “irregular verbs”, yani “başıbozuk fiiller”!

Bu “irregular verb” ler, neden irregular diye sormazlar mı adama? Ne güzel “ed” ekiyle kotarmışsın olayın çoğunu. Geri kalanı ne öyle ayrık-gayrık? Fall-fell-fallen... Take-took-taken... Shut-shut-shut... Sink-sank-sunk... Swear-swore-sworn... Drink-drank-drunk... Eat-ate-eaten... Ve en babası: To be-am/are/is-was/were-been...

Aslında her dil kendince sahip böyle durumlara. Bir şey dememek gerek ama bu nedir yahu? Tam araştırmadım ama dil bu şekilde konuşula gelmiş ve bu filler bu şekillerini almış sanırım. Öte yanda bak Türkçe'ye! Fiil her durumda aynı. Zaman kiplerini belirtmek için ekler var. (Üstelik ekler daima sonda, o da ayrı bir güzellik.) Eki biliyorsun, zamanı biliyorsun, fiil zaten aynı. Bir fiil için 3 ayrı kelime ezberlemen gerekmiyor. Bana daha mantıklı gibi geliyor. Yoksa Türk olmanın verdiği bir yanılsama mı bu?

Değinmek istediğim son nokta “tekil-çoğul” durumu...

Genel bir kural olarak İngilizce'de bir kelime çoğul olduğu durumda “s” takısı alır. “car-cars” (araba-arabalar) şeklinde. Eyvallah... Ancak bu takı garip bir şekilde nicelik belirtildiğinde de orada kalır: “1 car – 2 cars – 3 cars...” Türkçe gayet mantıklı olarak “1 araba – 2 araba – 3 araba” şeklinde gider. Şimdi sen zaten sayıyı vermişsin. Bunun çoğul olduğu belli. Sondaki takı neden? Apandisit gibi bir şey. Hiç bir faydası yok ama gene de orada...

Buraya kadar gene de büyük bir problem yok. Bir de, tekil yada çoğul olabilen ama pek de önceden tahmin edilemeyen dostlarımız var: “Irregular plural nouns” yani “Başıbozuk çoğul isimler”...

Zaten İngilizce'de bir çok durum “başıbozuk”. Bunlar da “öğrenmeden olmaz” ilkesini belleyen durumlardan. Hani “aklın yolu bir” deriz ya? Mantık yürüterek buluruz sonucu... O yalan işte burada! Örnekleyelim: “man-men, woman-women, person-people, tooth-teeth, foot-feet, child-children, mouse-mice...”

“Man-men / adam-adamlar” örneği mesela. “Man” pekala “mans” olabilirmiş. Olmamış. Adamların keyfine karışamayız elbette. “Child-children / çocuk-çocuklar”. Bunu öğrenmeden anlamanın imkanı yok. Yani 1 anlam için 2 kelime öğrenmek zorundasınız. Türkçe'de “çocuk” kelimesini biliyorsan, birden fazlası için “lar” ekini eklemen yeterli. Bana zekice gözüküyor buradan... “Mouse-mice / fare-fareler”. Bazıları da çoğul olsa da aynı: “Sheep-sheep (koyun), fish-fish (balık)” örneklerinde olduğu gibi. Bir koyundan da bahsetseniz, sürüden de bahsetseniz “sheep” diyorsunuz. Doğal olarak “sheeps” demek istiyorsunuz. Diyemiyorsunuz. Siniriniz bozuluyor. Yorum sizin...

Son olarak bir büyük problem de kendiliğinden çoğul olan ve sizin çoğul yapmak istediğiniz zaman hata yaptığınız durumlar. Aslında onlar “uncountable” yani “sayılamayan” objeler. Örneğin “information, homework, bread, furniture, equipment, hair, food, water, money, work...” Kafa karıştırmaya bire bir!

Bazı noktalarda mantık söz konusu, kabul etmek gerek. Mesela “water” (su) sayılamayan objeler içerisinde çünkü sıvı. Bardak veya şişe olarak sayabilirsin ama sıvı olarak sayamazsın. “Bread” (ekmek), “cheese” (peynir) gibi örnekler benzer. Kabul ettik hadi...

Peki ya diğerleri? “Furniture (mobilya), information (bilgi), homework (ev ödevi), equipment (ekipman), hair (saç), money (para)”?..

Bunlar benim zaman içerisinde gözlemlediğim durumlar. Çok daha fazlası da vardır. Aynı şekilde Türkçe'de de bir sürü kafa karıştırıcı kural var. Bunların da bilincinde olarak yazıyorum bunları.

Bu küçük gözlemi, biraz da eğlenmek amacıyla birkaç “thong twister” la kapatalım diyorum. Bunlar az biraz “İngilizce'nin sıçtığı” noktalar. Bakalım ne hızda tekrarlayabiliyorsunuz bu tekerlemeleri. (Al bak, gene aynı şey oldu! “Tongue twister” olacak o. “thong twister” ne yahu? “tanga” demek “thong”!)

"Three Sweedish switched witches watch three Swiss Swatch watch switches. Which Sweedish switched witch watch which Swiss Swatch watch switch?"

"She sells seashells on the seashore. The seashells that she sells are seashells I'm sure."

“Can you can a can as a canner can can a can?”

Bu sonuncusunu Türkçe olarak yazarsam şöyle bir durum ortaya çıkıyor: “Ken yu ken e ken ez e kenır ken ken e ken?” Mükemmel! Bunları ararken tüm dünya ülkelerinden tekerlemeler bulunduran bir sayfa buldum. İlk sayfada ülkelerin isimleri ve kaç adet tekerleme bulunduğunu gösteriyor. İlginç bir istatistik. Bir kaç örnek vereceğim: Arnavutluk 15, Hollanda 118, İngilizce 410, Almanca 307, Japonca 31, Kürtçe 1, İsveççe 35, Türkçe 34... Bu kafa ve dil karıştıran tekerlemelerin çokluğu, bir dilin ne kadar çok gariplik ve tutarsızlık sergilediğine bir kanıttır bana göre. Sadece bir varsayım...

Gene de bir “Şemsipaşa Pasajı'nda sesi büzüşesiceler.” in yerini hangisi tutabilir? Peki ya “Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?..”

Son olarak bunları da o sayfada görünce hatırladım. Buyrun:

“Siz Çekoslovakyalılaştırabildiklerimizden misiniz, yoksa Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?”

“Bir berber, bir berbere, bre berber, gel beraber bir berber dükkanı açalış demiş.”

“Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortada su şişesi.”

Daha fazlası için: http://www.uebersetzung.at/twister/tr.htm

Tahammülünüz için teşekkürler...

26.03.2009 / perşembe / 15:30 / oda / kucak üstü /mayfield

Sunday, 22 February 2009

fab foto çekiyor...

Fotoğrafa ve fotoğrafçılığa gönül vermiş herkes! Merhaba! (Hep böyle giriş yapanların ne sorunu olduğunu düşünmüşümdür. Ne acaipmiş yav?.. Eblek gibim, gerzek gibim bişi...)

Şimdi şöyle bir şey var, ben seviyorum çok çekmek fotoğraf falan. Dedim ki bunları da bu dünya çapında ün yapmış blog sayfamda paylaşayım, ne çıkar yani? Hem belki benim her biri belli bir kültür ve eğitim düzeyinin üzerinde, entellektüel, kültürlü okuyucularım lütfeder ve resimlerim hakkında profesyonel manada yorumlar yaparak bana destek olmak isterler. Di mi??

Öyle 2-3 fotoğraf, her hafta, iki haftada bir... Tamam? Süper!

Resimlere geçmeden önce bir durum daha var bahsi geçmesi ehemmiyet arz eden. Fotopya! Nedir Fotopya? Kendi deyişleriyle "Yeni Nesil Fotoğraf Paylaşım Sitesi". Nedir bunu diğerlerinden ayıran? Tamam, fotoğraf paylaşım sitesi yeni bir olay değil. Site oldukça yeni. Uygulamalarda sorun bile çıkıyor halen ancak bu bir internet sitesini mükemmelleştirmenin tek yolu. Sorun çıktıkça düzeltiyorsun, çıkmayana kadar. Bu işler böyle. Çok kalabalık değil henüz içerisi. Kaliteli insanlar var içeride. Sitenin kurucularından biri de benim arkadaşım aynı zamanda, Akın MISIRLIOĞLU. (Akın naber?!)

Sitede resimleriniz profesyonelce puan ve yorum görüyor. Bu doğrultuda günün fotoğrafı, haftanın fotoğrafı, ayın fotoğrafı gibi seçilimler de yapılıyor. Sitenin tüm yazılımı üyelere diğer üyelerin fotoğraflarını oylamalarını sağlayacak şekilde dizayn edilmiş. Böylece sizin fotğrafınız da kısa sürede oy alıyor. Ayrıca bir güzel nokta da her gün yalnızca 2 fotoğraf yükleme hakkınız var. İlk başta "Sana ne lan?! Kaç tane yüklersem yüklerim!" diyesiniz gelse de bir süre sonra bunun faydasını anlıyorsunuz. Her fotoğrafçı elinde olanın en iyisini koyuyor ortaya. Çünkü her gün 2 fotoğraf şansı var yalnızca. Eteğinde ne varsa dökmek yerine mükemmeli arıyor. Böylece site harika portfolyolarla dolu bir yer haline dönüyor...

Ayrıca konulu yarışmalar oluyor. Site aynı zamanda Fotopya-Mag ve PhotoPlus Fotoğraf, Dijital Baskı ve Görüntüleme Sistemleri Fuarı'yla da alakalı, içli dışlı. Fuarla bağlantılı, İstanbul konulu, ödüllü bir fotoğraf yarışması da yapılıyor. Katılım tarihinin bitmesine çok az kaldı. Birincilik ödülü 5000 YTL! Bir bakın derim: PhotoPlus 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması. Bütün bunlar ilginizi çektiyse işte buyrun sitenin adresi: http://www.fotopya.com.tr/

Beni de orada "Fatih MISTAÇOĞLU / fab" şeklinde bulmak şiddetle olası...

İşte sizler için seçtiklerim sevgili okurlarım. (Ne eblek, ne yavşak bir tarzdır bu yahu?!)


Ocak 2009, Externstein, Detmold, Almanya...


Aralık 2008, Düsseldorf, Germany...

"Uçmuyorum" dedi "bugün!"
"UÇ-MU-YO-RUM! Bu siste, bu soğukta uçmuyorum.
Ben de yürüyeceğim bugün. Onlar gibi. İnsanlar gibi!
Herşeyin en iyisine onlar sahip. Uçmuyorum işte!"

Ve yürüyerek uzaklaştı diğerlerinden.
Neydi şimdi bu? Neyin inkarıydı? Kuşsun işte sen!
Elbette uçacaksın. Ne kadar gidebilirsin göreceğiz...



Nisan 2008, Utrecht, Hollanda...

"Sanki aralarında küçük bir tartışma geçmiş gibiyse de, bana çok uzun süredir arkadaşlarmış ve hep öyle kalacaklarmış gibi geldi..."

Bu haftalık bu kadar yeter sanırım. Daha fazlası için Fotopya'daki portfolyomu ziyaret edebilirsiniz: TIKLA!

Haydi selametle;
fab

Friday, 6 February 2009

Chinese New Year in London

01.02.2009 / pazar günü, Londra'da Çin'in Yeni Yıl kutlamaları vardı. Bildiğiniz gibi Çinliler'in ayrı bir takvimi var ve her sene bir hayvanla temsil ediliyor vs. Bu sene "Ox Year", yani "Öküz Yılı".

Biz de gittik, kutladık onlarla beraber. O nasıl kalabalık?! Çinliler sadece Çin'de kalabalık değil, her yerde kalabalık!

Velhasıl-ı kelam, güzel oldu. Meşhur maytaplarını, havai fişeklerini, ejderha danslarını ve yemeklerini gördük. Ben yetinmeyip bir de video derledim, görmek istersiniz diye.

Yediğim-içtiğim benim, alın gezdiğim-gördüğüm de burada!



background music: Dancing Music of the Yao Tribe
shot by: fab
arranged by: fab
directed by: fab
presented by: fablamaca


03-06.02.2009 / salı-perşembe / 02:00 /oda / kucak üstü

Saturday, 31 January 2009

Kediyle Porsuk

Geçen gün düşündüm. Arabayla Katrin'i evine bıraktıktan hemen sonra, Katrin'in evine varmadan hemen önce gördüğümüz porsuk ve kedi hakkında. (Yani bizim tahminimiz öyle oldukları yönünde. Arabanın ışıklarıyla karşılaşır karşılaşmaz farklı yönlere kaçıştılar. Gizli bir şeyler çeviriyorlarmış gibi bir halleri vardı. Porsuk hemen çalılıklara dalarken, kedi yolu geçip evlerin olduğu tarafa koştu. Bize aralarında gizli bir ilişki varmış gibi geldi. Yaramaz ev kedisi!..)

Ne düşündüm? Arabayla eve dönerken dedim ki “bir kedi dışarı çıkıp başka yaratıklarla, mesela bir rakunla, bir tilkiyle, bir tavşanla, bir sansarla, hali hazırda sevgilisi olan porsukla yada şanssızsa bir köpekle karşılaşabilir." Böyle bir olasılık mevcut. Kendi zeka düzeyinden başka yaratıklar. (Niye düşünüyorsun arkadaşım sen böyle şeyler?!) Hayvanların kendi cinsleriyle ve diğer canlılarla anlaşabildiğinin kanıtlandığını varsayarsak, çok renkli bir hayatları var. Çeşit çeşit yaratık! Amasya'nın bardağı, biri olmasa biri daha! Köpeklerin kedilere, baykuşların ve kedilerin farelere olduğu şekilde olumsuz sonuçları da var elbette ama ormanda koca bir savaş varmış gibi de değil hani. Bazen biri diğerini yese de gül gibi geçinip gidiyorlar. Darılmaca, gücenmece yok. Anlıyorlar gibi birbirilerini.

- Ya bizim oğlan sizin kayınçoyu yemiş geçen. Gençlik işte! Kusura bakmayın n'olur!

- Ya yok birader olur mu öyle şey? Hayırlısı neyse o olur. Doğanın kanunu böyle. Genç çocuk, yiyecek tabi! Benim kayınço da biraz hızlı koşaydı. Öyle bütün gün ye, ye, ye, sonra kıçını kaldıramazsın işte böyle!

E şimdi bu açıdan bakarsan, tamam, “insan akıl sahibi hayvan” falan ama çok yalnız olmuyor muyuz onlara oranla? Hep insan, hep insan! Ne güzel olurdu yolda değişik canlılar görsek, akl-ı selim sahibi canlılar, barda biraları tokuştursak falan... Renk gelirdi hayatımıza! Ne bileyim, hafızası dillere destan filler kütüphaneci falan olaydı mesela. Üst raflara ulaşması da kolay. Hortumla hooop elinde kitap!

Seks konusunda insan-insan eşleşmesi mükemmel. O konu meclisten dışarı. 2-3 sivri zeka çıkıp da “lafı 'hayvanlı seks serbest bırakılsın'a mı getiriyosun? Ehi ehi!” deyip de densizlenmesin diye değineyim dedim. Bizim zeka düzeyimizde başka canlıların olmasının ne kadar güzel olabileceğini söylüyorum sadece. (Aksi de söz konusu tabii.) Hep demez miyiz “hayvanları anlayabilsek kim bilir neler anlatacaklar!” diye? Hepsinin değişik, yer yer garip ama bazı yönlerde çok faydalı özellikleri var! Depremi bile hissediyorlar arkadaşım!! Tsunami gelecek, ortada hayvan kalmamış! Baharı anlayıp kış uykusundan kalkıyor mesela. Biz sabah saati kurduğumuz halde okula geç kalıyoruz! Biz pusulayla yön bulma, güneşle yön bulma, yıldızlarla yön bulma, yok ağacın yosun tutan tarafıyla yön bulma derken balinalar koca okyanusta yollarını hiç kaybetmeden göç ediyorlar. Daha neler, neler...

İlginç bir nokta da, insan, intihar eğilimi gösterebilen tek hayvan! Bu tek başına oturup düşünmeye yetecek kadar ağır bence...

Her canlı kendi bakış açısına sahip. Biz sadece insanların bakış açısından görebiliyoruz olayları. Çok zenginleştirmez miydi böyle bir seçenek bizi? Hani filmlerde kurtlar tarafından büyütülen çocuk çok mert, cengaver falan oluyor mesela. Bir fark yaratıyor demek ki? Belki o yüzden de içine ediyoruz dünyanın? Görebildiğimiz tek bakış açısı bu ve insan bakış açısı kim ne derse desin bencildir! Hep alır, hep ister! Belki ineğin bakış açısını alabilsek, konuşabilse bize inek, diyecek ki “Az kullan şu elektriği hayvan evladı seni!” (Cümlenin geliş itibariyle devrik oluşu ve inek arkadaşın bizi “hayvan evladı” diye çağırışı da pek bi ironik oldu...) Hani göreceğiz belki o zaman nerede yanlış yapıyoruz. Medeniyet diyoruz, tek dişi kalmış canavar diyoruz, kimsenin canavar falan süklediği yok! Akl-ı selim sahibi tek canlı biz, savaşan biz, birbirini öldüren biz, dünyaya ve diğer canlıların hakkına tecavüz eden gene biz! E sükeyim öyle aklı da selimi de ben!

Uzaylılar da bi acayip. Yüzlerce film yaptık adamlara, resmen kollarımızı açtık bekliyoruz, insan bi gelir “Merhaba dünyalı, biz dostuz.” der! (“insan” bi gelir?.. Hımmm....)

E n'oldu şimdi? İnsan zeki (şaibeli) ve yalnız. Yalnızlığından, kederinden, hüznünden bilinçsizce evini kırıp döküyor! Bir kütüphaneci filimiz olsa, bu böyle olmaz idi!

Son bir düşünce de evrim hakkında. Biz de temel içgüdülerimizden beynimizin durdurulamaz büyüyüşü sebebiyle sıyrılıp medeniyet kurmuş bir hayvan ırkıyız. Tek olmamız kabul edilemez bence. Diğer canlıların da zaman içinde kafayı sıyırıp (iyi yönde) zeka sahibi olmaları icap eder. Bence kesin eder! Peki neredeler? Çağlar önce akıllanmışız (!) biz. Diğerleri nerede? Belki de, insan ırkı yüzüne diğer canlılar gelişemiyor o yönde. Biz akıllandığımızda (!) dünya “dört dönüm bostan, yan gel osman” şeklindeydi. Kimse bir dur demedi. Şimdi? Diğer canlıların önünde biz varız. Her yerde insan var! Akıllı da birşey bulursak hemen alıp laboratuara sokuyoruz. Belki o hayvan doğada kalsa, doğal seleksiyon yapacak, genlerini çocuklarına aktaracak, gen havuzunda yerleri artacak, ırkı daha akıllı hale gelecek... Her boka parmağımızı sokuyoruz şimdi, kabul edelim. Dünya babamızın yan bahçesi ya...

Belki de bu sebeple rastlayamıyoruz kendimizden başkasına. Belki kendimizi çok zeki sanarken aslında sadece onları anlayamadığımız gerçeğini de göz ardı ediyoruz. İnsan insana yeter belki ama gül gibi geçinip gidemiyoruz da...

Yalnızız biz. Kırıyoruz, döküyoruz. İçip, içip sapıtıyoruz! İnsan dediğin çok yalnız. Kütüphaneci filimiz bile yok abi! Bir uzaylı görüp de “Dost musun birader?” diye sorabilmişliğimiz de yok.

Belki kulaklarımız var ama duyamadığımız milyonlarca ses var.

O kediye de helal olsun! Kır zincirlerini! Al o porsuğu da eve götür. De ki bu benim sevgilim! Seviyoruz birbirimizi! Karşı çıkarsanız çeker giderim! De bunları! Böyle mal gibi kalsınlar...

Mal gibiyiz zaten...

illüstrasyon: fab

30.01.2009 / friday / 15:00 / kucak üstü / oda / mayfield

winamp / shoutcast radio / the buzz

Thursday, 22 January 2009

good morning!

photographer: fab
location: mayfield / east sussex / england
special thanks: moon & clouds
21.01.09 / 07:05

Tuesday, 20 January 2009

rubix

photographer: fab
illustration: fab
decor: fab
unsolved cube: fab
laptop: fab
beer bottle: beck's
drank by: fab
room: fab
desk: fab

Thursday, 15 January 2009

KINGO DISCO


fablamaca kingo disco izliyor!!



Eğer izlemediyseniz, disko kralı'nın 13 aralık tarihli, 90'ları konu alan bölümünü izleyin! İzleyin! Ben çok uzun zamandır bir televizyon programından böylesine zevk almadım!! 90'lar!

Okan'ın da programın başında söylediği gibi "aslında reddettiğimiz, yakın geçmişimiz!" Kıyafetler, şarkılar, siyasiler, savaşlar... İnanılmaz!

Hakan Peker, Yonca Evcimik, Tayfun Duygulu, Barbaros Hayrettin, Rüya Ersavcı, Burak Kut, Harun Kolçak aynı masada! Yuh!

Eğer "Bizimkiler" dizisiyle büyümüş çocuklardansanız, tandından yinmiyo!

Ha eğer zaten her hafta izliyorsanız, "Bu ne diyor yahu?" falan diyorsanız da... eyvallah!

Disko Kingo 90'lar:
http://www.canlidizi.com/Disko-Krali_333_9.html
Related Posts with Thumbnails