Saturday, 31 January 2009

Kediyle Porsuk

Geçen gün düşündüm. Arabayla Katrin'i evine bıraktıktan hemen sonra, Katrin'in evine varmadan hemen önce gördüğümüz porsuk ve kedi hakkında. (Yani bizim tahminimiz öyle oldukları yönünde. Arabanın ışıklarıyla karşılaşır karşılaşmaz farklı yönlere kaçıştılar. Gizli bir şeyler çeviriyorlarmış gibi bir halleri vardı. Porsuk hemen çalılıklara dalarken, kedi yolu geçip evlerin olduğu tarafa koştu. Bize aralarında gizli bir ilişki varmış gibi geldi. Yaramaz ev kedisi!..)

Ne düşündüm? Arabayla eve dönerken dedim ki “bir kedi dışarı çıkıp başka yaratıklarla, mesela bir rakunla, bir tilkiyle, bir tavşanla, bir sansarla, hali hazırda sevgilisi olan porsukla yada şanssızsa bir köpekle karşılaşabilir." Böyle bir olasılık mevcut. Kendi zeka düzeyinden başka yaratıklar. (Niye düşünüyorsun arkadaşım sen böyle şeyler?!) Hayvanların kendi cinsleriyle ve diğer canlılarla anlaşabildiğinin kanıtlandığını varsayarsak, çok renkli bir hayatları var. Çeşit çeşit yaratık! Amasya'nın bardağı, biri olmasa biri daha! Köpeklerin kedilere, baykuşların ve kedilerin farelere olduğu şekilde olumsuz sonuçları da var elbette ama ormanda koca bir savaş varmış gibi de değil hani. Bazen biri diğerini yese de gül gibi geçinip gidiyorlar. Darılmaca, gücenmece yok. Anlıyorlar gibi birbirilerini.

- Ya bizim oğlan sizin kayınçoyu yemiş geçen. Gençlik işte! Kusura bakmayın n'olur!

- Ya yok birader olur mu öyle şey? Hayırlısı neyse o olur. Doğanın kanunu böyle. Genç çocuk, yiyecek tabi! Benim kayınço da biraz hızlı koşaydı. Öyle bütün gün ye, ye, ye, sonra kıçını kaldıramazsın işte böyle!

E şimdi bu açıdan bakarsan, tamam, “insan akıl sahibi hayvan” falan ama çok yalnız olmuyor muyuz onlara oranla? Hep insan, hep insan! Ne güzel olurdu yolda değişik canlılar görsek, akl-ı selim sahibi canlılar, barda biraları tokuştursak falan... Renk gelirdi hayatımıza! Ne bileyim, hafızası dillere destan filler kütüphaneci falan olaydı mesela. Üst raflara ulaşması da kolay. Hortumla hooop elinde kitap!

Seks konusunda insan-insan eşleşmesi mükemmel. O konu meclisten dışarı. 2-3 sivri zeka çıkıp da “lafı 'hayvanlı seks serbest bırakılsın'a mı getiriyosun? Ehi ehi!” deyip de densizlenmesin diye değineyim dedim. Bizim zeka düzeyimizde başka canlıların olmasının ne kadar güzel olabileceğini söylüyorum sadece. (Aksi de söz konusu tabii.) Hep demez miyiz “hayvanları anlayabilsek kim bilir neler anlatacaklar!” diye? Hepsinin değişik, yer yer garip ama bazı yönlerde çok faydalı özellikleri var! Depremi bile hissediyorlar arkadaşım!! Tsunami gelecek, ortada hayvan kalmamış! Baharı anlayıp kış uykusundan kalkıyor mesela. Biz sabah saati kurduğumuz halde okula geç kalıyoruz! Biz pusulayla yön bulma, güneşle yön bulma, yıldızlarla yön bulma, yok ağacın yosun tutan tarafıyla yön bulma derken balinalar koca okyanusta yollarını hiç kaybetmeden göç ediyorlar. Daha neler, neler...

İlginç bir nokta da, insan, intihar eğilimi gösterebilen tek hayvan! Bu tek başına oturup düşünmeye yetecek kadar ağır bence...

Her canlı kendi bakış açısına sahip. Biz sadece insanların bakış açısından görebiliyoruz olayları. Çok zenginleştirmez miydi böyle bir seçenek bizi? Hani filmlerde kurtlar tarafından büyütülen çocuk çok mert, cengaver falan oluyor mesela. Bir fark yaratıyor demek ki? Belki o yüzden de içine ediyoruz dünyanın? Görebildiğimiz tek bakış açısı bu ve insan bakış açısı kim ne derse desin bencildir! Hep alır, hep ister! Belki ineğin bakış açısını alabilsek, konuşabilse bize inek, diyecek ki “Az kullan şu elektriği hayvan evladı seni!” (Cümlenin geliş itibariyle devrik oluşu ve inek arkadaşın bizi “hayvan evladı” diye çağırışı da pek bi ironik oldu...) Hani göreceğiz belki o zaman nerede yanlış yapıyoruz. Medeniyet diyoruz, tek dişi kalmış canavar diyoruz, kimsenin canavar falan süklediği yok! Akl-ı selim sahibi tek canlı biz, savaşan biz, birbirini öldüren biz, dünyaya ve diğer canlıların hakkına tecavüz eden gene biz! E sükeyim öyle aklı da selimi de ben!

Uzaylılar da bi acayip. Yüzlerce film yaptık adamlara, resmen kollarımızı açtık bekliyoruz, insan bi gelir “Merhaba dünyalı, biz dostuz.” der! (“insan” bi gelir?.. Hımmm....)

E n'oldu şimdi? İnsan zeki (şaibeli) ve yalnız. Yalnızlığından, kederinden, hüznünden bilinçsizce evini kırıp döküyor! Bir kütüphaneci filimiz olsa, bu böyle olmaz idi!

Son bir düşünce de evrim hakkında. Biz de temel içgüdülerimizden beynimizin durdurulamaz büyüyüşü sebebiyle sıyrılıp medeniyet kurmuş bir hayvan ırkıyız. Tek olmamız kabul edilemez bence. Diğer canlıların da zaman içinde kafayı sıyırıp (iyi yönde) zeka sahibi olmaları icap eder. Bence kesin eder! Peki neredeler? Çağlar önce akıllanmışız (!) biz. Diğerleri nerede? Belki de, insan ırkı yüzüne diğer canlılar gelişemiyor o yönde. Biz akıllandığımızda (!) dünya “dört dönüm bostan, yan gel osman” şeklindeydi. Kimse bir dur demedi. Şimdi? Diğer canlıların önünde biz varız. Her yerde insan var! Akıllı da birşey bulursak hemen alıp laboratuara sokuyoruz. Belki o hayvan doğada kalsa, doğal seleksiyon yapacak, genlerini çocuklarına aktaracak, gen havuzunda yerleri artacak, ırkı daha akıllı hale gelecek... Her boka parmağımızı sokuyoruz şimdi, kabul edelim. Dünya babamızın yan bahçesi ya...

Belki de bu sebeple rastlayamıyoruz kendimizden başkasına. Belki kendimizi çok zeki sanarken aslında sadece onları anlayamadığımız gerçeğini de göz ardı ediyoruz. İnsan insana yeter belki ama gül gibi geçinip gidemiyoruz da...

Yalnızız biz. Kırıyoruz, döküyoruz. İçip, içip sapıtıyoruz! İnsan dediğin çok yalnız. Kütüphaneci filimiz bile yok abi! Bir uzaylı görüp de “Dost musun birader?” diye sorabilmişliğimiz de yok.

Belki kulaklarımız var ama duyamadığımız milyonlarca ses var.

O kediye de helal olsun! Kır zincirlerini! Al o porsuğu da eve götür. De ki bu benim sevgilim! Seviyoruz birbirimizi! Karşı çıkarsanız çeker giderim! De bunları! Böyle mal gibi kalsınlar...

Mal gibiyiz zaten...

illüstrasyon: fab

30.01.2009 / friday / 15:00 / kucak üstü / oda / mayfield

winamp / shoutcast radio / the buzz

Thursday, 22 January 2009

good morning!

photographer: fab
location: mayfield / east sussex / england
special thanks: moon & clouds
21.01.09 / 07:05

Tuesday, 20 January 2009

rubix

photographer: fab
illustration: fab
decor: fab
unsolved cube: fab
laptop: fab
beer bottle: beck's
drank by: fab
room: fab
desk: fab

Thursday, 15 January 2009

KINGO DISCO


fablamaca kingo disco izliyor!!



Eğer izlemediyseniz, disko kralı'nın 13 aralık tarihli, 90'ları konu alan bölümünü izleyin! İzleyin! Ben çok uzun zamandır bir televizyon programından böylesine zevk almadım!! 90'lar!

Okan'ın da programın başında söylediği gibi "aslında reddettiğimiz, yakın geçmişimiz!" Kıyafetler, şarkılar, siyasiler, savaşlar... İnanılmaz!

Hakan Peker, Yonca Evcimik, Tayfun Duygulu, Barbaros Hayrettin, Rüya Ersavcı, Burak Kut, Harun Kolçak aynı masada! Yuh!

Eğer "Bizimkiler" dizisiyle büyümüş çocuklardansanız, tandından yinmiyo!

Ha eğer zaten her hafta izliyorsanız, "Bu ne diyor yahu?" falan diyorsanız da... eyvallah!

Disko Kingo 90'lar:
http://www.canlidizi.com/Disko-Krali_333_9.html

Friday, 28 November 2008

Ekonomik mi Kriz?

Yüksek müsadenizle, benim bir kaç sorum olacak.

Konu şu ekonomik kriz. Dilerseniz önce ben anladığım kadarını açıklamaya çalışayım. Yanlış, eksik ve ardından belirteceğim anlamadığım kısımlarda lütfen müdahale edin, düzeltin, doldurun falan...

Küresel bir ekonomik krizin eşiğindeyiz. Yada içindeyiz. Az önce kapısından girmiş de olabiliriz. Belki de ısrarla kapısını çalıyoruz. Anlaşılamayan noktalardan biri. Biri girdik der, biri giriyoruz der, biri çıkış gözükmüyor der, biri ekonomik kriz 2 sene önce başladı der... Ekonomik krizin neresindeyiz? Soruyu Einstein'ın “Görecelik Teorisi” ne uygun olarak değiştirecek olursam: “Kriz bizim neremizde?” Görecelik Teorisi der ki “Olgular sabit ve değişmez bir varlığa sahip değildir. Bulundukları konum ve durum değerlerini değiştirebilir. Varlıklar birbirlerine göre farklı konum ve durumlarda da yer alıyor olabilirler...” O zaman krizin ne olduğu kadar, neremizde olduğu da önemli bir soru.

Krizin sebebinin kapitalist sistem olduğu söyleniyor. Deniyor ki, paraya dayalı sistemleriyle dünyayı yöneten baba ülkeler, ortada gerçekten var olan (diyelim ki 50 trilyon dolar) paranın gene göreceli varlığına göre (zira para da bizim yarattığımız bir olgu değil midir ki?) aslında ortada olmayan bir değeri işleme soktukları için biz küresel bir krize sürükleniyoruz (yada sürüklendik).

Yani? Diyelimki dünyadaki toplam iş gücü ve bu iş gücünün parasal değeri 100.000 LiraGerçek. Somut. (mesela). Hepimiz bir araya gelsek, kıçımızı sıksak, çalışsak, çalışsak, daha fazla para çıkaramıyoruz. Bu 100.000 Lira bankalarda, şirketlerde, bizim cebimizde, bakkal amcanın çekmecesinde yada dedemizin yastığının altında dolaşımda.

Sorun “muasır medeniyetler seviyesi”nde baş gösteriyor. Bu çok gelişmiş abiler, çok gelişmiş bankacılık sistemleriyle ortada olmayan bir para üzerinden de işlem yapıyorlar. (NE SAÇMA Dİ Mİ?!) Mesela sen bir ev alacaksın. Evin değeri 50 Lira. (Neye göre, kime göre?) Banka diyor ki sen al bu evi, ben sana koltuk çıkarım. Hatta öyle bile demiyor. Ben senin için alırım, sen ufak ufak bana ödersin diyor. (Zaten bi bokluk çıkacağı ahan da tam bu noktada aşikar!) Her sene 2 lira ödersin, 25 seneye senin olur.

"Aaa süper?! Alırım o zaman ben bunu!"

Banka bunu niye yapıyor? Banka evi senin için alıyor, sen parayı bankaya ödüyorsun. Yani banka sana kredi vermiş oluyor. Bankanın elinde gerçek bir para yok ama banka sana verdiği krediyi tahvile çevirip piyasaya sokuyor. Tahvil ne ki? Tahvil bir çeşit borç senedi. Piyasaya diyor ki ben bu şahısdan 25 sene içinde 50 Lira alacağım. Henüz almadım ama alacağım. Sen canını sıkma, burada para varmış gibi davran. Ben sana alınca öderim. Bu işlem bir kaç banka ve kuruluş tarafından tekrarlanıyor. Yani banka, senin ona olan borcunu, yatırım şirketlerine satıyor. (Adamlar parayı bırakmış, borç satıyor!) Peki yatırım şirketi keriz mi? Neden borç satın alıyor? Banka'nın kısa vadede para yapması gerekiyor. Yatırım şirketiyse bankaya para verip, uzun vadede faiz elde ediyor. Bu tahvil, yani borcuna müteallik kağıt parçası, gelecekte para olacağını vaad eden bir finansal değer. Yatırım şirketi de bu tahvillerle daha büyük para babaları olan fonlardan para çekiyorlar. Bankalar kendi aralarında bu borçları elden ele değiştirerek ortada olmayan bir parayı dolaşımda tutuyorlar.

Karıştı değil mi? Özetliyorum. 50 Lira'lık ev. 25 sene vade. Her sene 2 lira. Ekonomik olarak bu bir değer (elbette göreceli). Banka bunu para vaad eden bir kağıt olarak piyasaya sokup piyasadan para alıyor. Para nereden geliyor? Sistemi kuran büyük yatırım şirketlerinin açtığı fonlardan. Bu baştaki 50 Lira'lık evin kredisine ilişkin tahvil, piyasada belki 60 Lira getiri yapıyor. (Bankanın tahvili sattığı yatırım şirketi faiz alıyor. ) Bu kağıdı alıp başkasına satan bir banka 70 Lira alıyor. Bu işlem tekrarlana tekrarlana 150 Lira'lık bir borca dönüşüyor. İnanılmaz değil mi? Resmen yoktan var ediyorsun. (Maddenin Korunumu Kanunu'nun canı cehenneme!)

Sistem işliyor gibi. Peki kriz nasıl oluştu? Bir kaç sene önce Birleşmiş Milletler'de, insanlar menkul almayı bıraktı. Menkul kıymetler piyasasında durgunluk yaşanınca insanların ödeyeceği kredilerin faizleri arttı:

- Şimdi her sene 4 Lira ödemek zorundasın.

- İyi de ben senede sadece 3 Lira kazanıyorum.

- O zaman evi alamazsın.

- Al başına çal evi!

Ödenemeyen krediler sonucunda, senin evle kalakalan banka parası olmadığı için tahvil karşılığı temenni ettiği parayı geri ödeyemez. Bankanın tek şansı elinde kalan evi satmak. E zaten sorun piyasanın durgun olması. Banka 50 Lira'lık evi belki 30 Lira'ya satabilecek. 20 Lira evden, 10 Lira da ödemesi gereken faizden zararda! Senin banka borcunu ödeyemeyince, bir sonraki de ödeyemez. Zincirleme bir reaksiyon sonucu, senin 50 Lira'lık “eski” evin için piyasada 150 Lira'lık bir borç oluşur. Banka batar! Verdiği borçları geri alamayan fonlar da batar.

Ekonomik sistemin merkezinde olan bankalar birer birer batmaya başlayınca piyasada bir güvensizlik baş gösterir. Bankalar kendi aralarında yaptıkları borç değiş tokuşunu yapmayı bırakır, çünkü her an o banka da batabilir. Bu durgunluk sistemde dolaşan paraya da yansır. Bankadan aldığın ve düzenli olarak ödediğin küçük işletmen birden ödeyemeyeceği kadar faiz ödemek zorunda kalır yada belki bankan tamamen batmıştır. Bu sebeple işçi çıkarırsın. İnsanlar işsiz, parasız kalır. Sistemin en altındaki bireyler para harcamayınca, sisteme para girmez. Gerginlik artar. Sen ben tasarruf yapalım der, alımı keseriz. Gerginlik büyür. İçinden çıkılmaz bir hal alır...

Dünya olarak toplam 100.000 Lira'lık iş gücü hacmimiz vardı ya? Dünya olarak kendi kendimize 300.000 Lira'lık borç yapmış olduk böylece. 100.000 Lira'dan daha fazlasını elde etmen imkan dahilinde değil. Al sana ekonomik kriz! (Olmayan parayla oynarsan, olmayan parayı geri ödeyemezsin elbette...)

Benim ekonomik krizden anladığım bu. Lütfen yanlışlarımı düzeltiniz...

Gelelim anlamadığım, anlayamadığım kısma. Para, finans dünyası, ekonomi... Bunların hepsi insan ürünü. Biz yarattık. Saman verip yumurta almak zordu, kolaylaştırdık, para kullandık. Zeki abilerimiz olayı biraz karmaşıklaştırdı zaman içinde ama banka, kredi kartı falan güzel şeyler tabi. Uzman olmasam da, temel bir mantık çerçevesinde gördüğüm şu ki, insan oğlu kendi eliyle yarattığı devasa bir matematik probleminin elinde kıvranıyor. Kendi yarattığımız sistem bizi aşmış gitmiş durumda. Önünü alamıyoruz, insanlar sefil oluyor... Komik değil mi? Gülünç!

Benim inandığım, bu sistemi gerçekten yöneten insanlar var. Hiç bir iş gücü üretmiyorlar. Para alıp, para satıyor ve kamyonla para yapıyorlar. Para zaten bir şeyler satın almak için yarattığımız bir olgu değil mi? Somut şeyler için soyut bir araç. Para alıp, para satmak? Kendilerine göre yarattıkları sistemi kendileri için bir güzel kullanıyorlar. Olan da senin benim gibi paradan anlamayan, “Ne morgıcı yaa?” diye saf saf bakınan tiplere oluyor.

Diğer bir anlamadığım nokta, 100.000 Lira'lık hacminle nasıl 300.000 Lira'lık harcayan bir sistemi kullanıma sokarsın? Yani biliyorum olay benim anlatabildiğimden çok daha karmaşık, ekonomi okumak lazım anlamak için ama sistem senin, benim için. Benim de biraz anlayabilmem lazım di mi? Bana bu açıdan “bir yerlerde çökeceği aşikar” bir sistem olarak görünüyor. Adamlar risk yönetiyor. Yönetemeyince kriz oluyor. Sonra “kriz yönetimi” başlıyor. (O da saçma sapan bir söz zaten. Kriz nasıl yönetilir? Madem yönetebiliyordun, niye kriz oldu?) Yok ben ikna olmadım henüz...

Bana göre, insanoğlunun bu kadar “alım” a yöneltilmemesi gerek. Zayıfız abi biz! Yüzüğe de karşı koyamamışız zaten zamanında (neyse ki Frodo yok etti). Ver krediyi harcayayım, ver kartı harcayayım. Ne alıyoruz biz bu kadar? Bu da olayın diğer bölümü: REKLAM!.. Öyle bir sektör ki reklam, büyük şirketlerin en etkili silahı. Seni beni öyle bir yönlendiriyor ki! Zaten müziğini çalan eski meski bir “em pe üç”ün var. Ne diye “AY POD” alıyorsun? Ne gerek? Ama olmaz. Reklamlar diyor ki şimdi bu moda. Alıyorsun, çünkü herkes alıyor. Almazsan eziksin, eski modasın. 2 ay sonra yeni modeli geliyor! Uuuu beybiii! Bunu kesin alman lazım! Bitmiyor, bitmiyor...

Demiyorum ki hükümetler bizi tamamen yönetsin. Gene de biraz daha gözetebilirler. Arkamızı kollayabilirler. Borçlarımızı ödemesinler ama borca girmenin pantolon giymek kadar kolay olduğu bir sisteme de “he” demesinler. Biz harcadıkça büyük babalara, büyük abilere yarıyor. Biz kendimizi bilmezsek kimse bilemez ama en azından ortada dursunlar. Hadi bizim tarafımızda zaten değiller, o abilerin tarafında da durmasınlar... Önüne gelen kredi alıyor, önüne gelen kredi kartı alıyor. Yeni bir dünya bu. Ben daha bir kaç sene önce kullanmaya başladım kredi kartı, banka hesabı. Ben somut paraya inanırım kardeşim. Elimde varsa harcarım. Yoksa kırar kıçımı otururum! Ama reklamdaki banka ne diyor? Tatile gidecek paran mı yok? Dert ettiğin şeye bak! Gel, biz seni göndeririz! (Çakaaaal!) Sen de gidersin tabi tatile, insanız, zayıfız, zaaflarımız var. Hep boşluğumuza çalışıyorlar!

Bu sistemin somut şeylere dayalı olması lazım. “Maddenin Korunumu Kanunu”nu temel alan bir ekonomik sistem istiyorum! Fizik kurallarına uysun, beni metafizik durumlara gark etmesin istiyorum. Kendi yarattığımız kağıt parçacıkları tarafından kul köle olmayalım istiyorum! O kağıt parçacıklarının adına ithafen ortada olmayan kağıt parçacıkları üzerinden yürüyen sistemler olmasın, kafa karıştırmasın istiyorum. 3 kağıt oynatan bir adamın önünde salak salak deneyip paramı kaybediyormuş gibi hissediyorum sadece... Okuyup dinleyip anlamaya çalıştıkça o 3 kağıt, 5 oluyor, 7 oluyor...

Ha günlerce araştırıp, kitaplar bitirip yazmıyorum bu yazıyı. Normal, paradan anlamayan bir insan olarak yazıyorum. Bu kadar enformasyon manyağı bir çağda da, bu kadar gündemin göbeğinde olan bir olgunun araştırılmaya gerek olmaması gerektiğini de düşünüyorum. Üstümüze tonlarca bilgi yağarken zaten alıyor olmalıyız alacağımızı. Alamıyorsak o da ayrı bir sorun zaten, üstüne konuşulması gereken...

Budur benim gördüğüm, çabalayıp görebildiğim.

Yardımcı olursanız, düzeltirseniz, beni berhüdar eylersiniz...

Saygılar;

fab

Thursday, 9 October 2008

İngiltere Günlükleri:

20 Günde Devr-i Britanya

York'tan 'kuzeye', Edinburgh'a doğru giderken Mor ve Ötesi'ni açtım.

Rastgele modunda “güneye giderken” şarkısı çıktı ilk.

“Yolda, güneş yükseliyordu,

Güneyeeee giderken!”

Benimse otobüsümün üstünde, kurumayan yağmur damlaları...

(10.08.2008 / 14:47 / pazar / edinbra otobüsü)

BÖLÜM III: EDİNBRA

10.Ağustos.Pazar (164. Gün)

Yaklaşık 6 saatlik otobüs yolculuğunun ardından Edinburgh sana kollarını açsın. (“Edinbra” okunur...) Princes Street'e çıktığın anda ilk gördüğün şey, “Scott Monument” in harika endamı olsun; dayanamayarak fotoğraf makinana sarıl!.. (“pırinsıs sitriğt” ve “sıkot monümınt” okunur...)

...Bu gece kalacağın hostel, “65 Cockburn Street” adresindeki “Edinburgh Backpackers” olsun. (“sikstifayf koğbın sitriğt” okunur...) 1 numerölü odanın M isimli güzide yatağı sana aittir...

High Street (“hay sitriğt” okunur...) saatler 17:30'a gelirken rengarenk ve cıvıl cıvıldır. Edinburgh festivalle çalkalanmaktadır ve burası festivalin merkezidir. Ağustos ayı boyunca bir sürü festivalin olageldiği Edinburgh Festivali, dünyanın en büyük festivallerinden de biri olsun. Bunlar arasında “Fringe” olarak anılanı, komedi şovlara ve canlı performanslara ev sahipliği yapan en bi zevklisi olsun festivallerin.

...Harika sesi ve gitarıyla zenci bir abi, kutusuna para atınca sana baloncuk yapan deniz kızı abla, yabani bir adam kılığında heykel gibi duran bir başka abi, elinden geleni yapan bir jonglör ve James! İzlediğin şovlar arasında “The Tartan Trickster – James James”in farklı bir yeri olsun.

Kalabalığı toplamak için 1,5 m'lik bir balon yutsun önce James!

Ardından küçük topları yok edip geri getiren, şapkasından tavşan değil, kavun çıkaran ve şakalarıyla kesinlikle çok komik bu illüzyonist şovunu yapsın sen hayran hayran izler ve kameraya alırken. (http://thetartantrickster.com/)


...Saat 20:55'de, hostelinin hemen yanındaki Southern Cross Cafe'de %15 indirimli “Haggis”ini yemek üzere hazır bulun. Haggis, İskoçya'nın meşhur, bol etli ve yağlı bir yemeği olsun. Afiyetle yensin! (“hegis” okunur...)

Haggis'in ardından üstümüze bir ağırlık çöksün. Yorgun bünye odaya çıksın, uzanılan yatakta uykuya dalınsın. (21:30) Uyandığımızda gün bitmiş olsun.

Gece yarısı uyanıp, “çıkıp bir dolaşayım” diyerek çantanı alır çıkarsın dışarı. “Acaba İstiklal Caddesi'nin bir benzerini bulur muyum?” düşüncesiyle gece yarısı keşfe çıkarsın. Daha önce gördüklerine nazaran bu saatte daha bir hareketlidir Edinburgh ama İstiklal Caddesi ve Taksim? Yok hala çok uzaktırlar bundan...

Yarım saat kadar gezinir, acıktığını farkeder, bir “take away”ciden “cheesy chips” alırsın. (Bu ikisi, kısıtlı bütçeyle hayatta kalabilmek için çok önemli kaynaklar oldukları için İngilizce terimleri kullan. Yoksa bildiğin patates kızartması üzerine peynir... Bu arada “teyk evey” ve “çiğzi çips” okunur...) Hostele döner, ortak odada film seyredenlerle yemeğini yer, sonra da yatağına gidersin.

Edinburgh hikayesi burada bitmez. Yarın Highlands'in derinliklerinde keşfe çıkacağımız turla sabah erkenden şehirden ayrılınacaktır ancak Edinburgh hikayesi burada bitmez...

yazan-yöneten: fab (Ağustos-Ekim 2008)
Related Posts with Thumbnails