Saturday, 10 November 2007

Hey Sen! Bana İçindeki Çocuktan Bahset!


Siz bakmayın benim öyle caka sata sata yürüdüğüme, ukala ukala gülümsememe, dimdik duruşuma. Bir de benim içimdeki ezik, büzük, mahzun, sevgiye muhtaç ama bir o kadar da sevilesi çocuğu görseniz…

Zaten olay içindeki o ezik karakterin elinden tutup, onunla birlikte dimdik yürüyebilmekte!

Kimin içinde yok ki ezik, zarar görmüş parçalar?

"Benim hiçbir ezikliğim yok!" diyen adamın alnını karışlarım!

Yemeyin bizi…

25.10.2007 / Perşembe / 13:46 / tramvay / not defteri

resim 1: fab

resim 2: fab

Wednesday, 7 November 2007

Batıya Açılan Kapı


(TOK TOK TOKK!)

r: Açın lan kapıyı!

….......

r: ?!!! Açsanıza ulan!

….......

a: Abi gene aynı şeyi yapıyolar.

r: Farkındayım!

(ÇAAT!)

a: Abi niye vuruyosun ama, ben mi yaptım sanki mna koyim, ben dedim sanki açmayın kapıyı diye! Bu kadar kişinin önünde ayıp olmuyo mu ama? Napiim yani? Ben de sana mı vura…

(ÇAAT!)

a: Tamam sustum abi…

r: Kime vurayım lan? Kime vurayım?! Kapıyı açınca onlara mı vurayım?! Bi daa hiç almasınlar içeri! Zaten eşikten bi geçebilsek…

yazar: Geçicen de n’olcak?

r: O ne be?! Kim konuştu?

a: Abi?

y: Benim, ben. Bu “masal” ın sahibi. İstesem içeri sokarım sizi ama ne bekliyorsun çok merak ettim.

r: Ne demek “istesem içeri sokarım” ? Kimsin lan sen? Ben giremiyorum, sen nası sokcan? Göstersene lan kendini! Ses var, görüntü yok!

y: Ben de sizi göremiyorum. Eşitiz yani. Masal bu, resimli çocuk kitabı değil. Ama ben sizin birinizi fırça bıyıklı ve hafif dökük, kumral saçlı; diğerinizi eblek suratlı, çukur çeneli, bıyıklı ve kır saçlı olarak hayal ediyorum.

r: Ben de seni… Ben de seni şöyle… Ben niye hayal edemiyorum lan?!

y: Çünkü benim tipimin bu masalla alakası yok. Ben istemezsem sen hayal edemezsin. Beğenmiyorsan “ananı da al git!”

r: Ananı!..

a: Abi ayıp oluyo ama!

y: Konumuza dönelim. Gireceksin de ne olacak o kapıdan? Ne bekliyorsun?

r: Ne bileyim? Tam bilmiyorum aslında. Epeydir buraya girmeye kasıyorum. Neden istediğimi bile bilmiyorum hatırlamıyorum artık.

y: Ben sana söyleyeyim. İçeride bi bok yok! “Ortak Pazar” vaatleri var ama işin aslı onlar “ortak”, siz “pazar” olacaksınız. Ortak para birimi olacak ama kültürümüzden bir parça daha kaybolacak. Sakatatımıza, kokorecimize, işkembemize bile karışmak istiyorlar. Sizce neden? Bunlar kültürümüzün parçaları. Bizi var eden kavramlar. Kendi başına yeterince güçlü değilken büyük bir topluluğun parçası olmak neyle sonuçlanır? Onlar kendileri için bir şey planladıklarında sizin kendi kaderinizi belirleyememenizle! Yediğin kokorece karışan adamlar, kendi başına ekonomik atılımlar yapmana izin verecek mi sanıyorsun? Üstelik de bu adamlar, yıllar yılı senin atalarının altında ezilmiş, topraklarında gözü olduğunu açık açık söylemekten çekinmeyen adamlar. Onların evinin inşa edildiği topraklar 200 yıl önce sizindi. Onlar kim ki sana şunu yap, bunu yap diyor? Nasıl oluyor da kriterleri onlar belirliyor? Sahip olduklarını söyledikleri kültür ve medeniyet zaten orada mıydı yoksa doğudan mı geldi uzun zaman önce? Yoksa sömürgeleştirdikleri doğu ülkelerinden mi aldılar medeniyeti?.. (Çok mu açık ettik acaba konuyu? E simgesel anlatım da bi yere kadar!..)

r: Sen nereden biliyorsun?

y: Sence?

r: Yazar sensin…

a: Abi kimle konuşuyosun? Abi beni korkutuyosun!

r: Dur be yavrum! (Yazara) O neden duymuyor seni?

y: O’nun beni duymasına gerek yok. Nasıl olsa düşündükleri, senin ona ne düşünmesini söylediğinle sınırlı. İleride de “küçük” bi iş verirsin hükümette; hepsi bu. Sen önemlisin burada ve senin yapmaya çalıştıkların.

a: Abi açmıycaklar galiba kapıyı? Gitsek mi? Kızılkayalar’dan ıslak hamburger ısmarlarım sana. Ya da Şampiyon’dan kokoreç? Ne dersin?

r: Ne bok yemeye çağırıp çağırıp açmıyolar ulan bu kapıyı? Mına koduklarım yaa!

a: Bilmiyorum abi. Daşşak geçiyo bizimle bezemenkler!

r: Höyyttt!

a: Pardon abi…

y: Niye illa bu ev? Koskoca bi mahalle var arkada. Tamam, doğu yakasındakilerin hiçbiri bu evin sahipleri kadar zengin değil ama bu mu derdiniz? Nedir bu batıdaki eve girme çabası? Ön kapınız onların eve bakıyor diye mi? Koskocaman bir arka bahçeniz var. Niye orada biraz daha fazla vakit geçirmiyorsunuz? Batı yakasındaki evin, havuz başındaki bikinili kızlı partileri mi çekiyo sizi bu kadar? Barbekü partilerini, piknikte mangal yapmaya tercih mi ediyorsunuz? Siz de kendi partinizi verin. Belli ki o evdekiler sizi partilerinde istemiyorlar. Toplayın doğu yakasını, kocaman bi parti verin. Belki parti o kadar güzel olur ki, gelip onlar sizin kapınızı çalar bu sefer? O zaman da siz delikten bakıp gülersiniz. Ne dersin?

r: Olur mu canım hiç öyle şey?

y: O girmeye çalıştığın ev oraya dikilmeden yüzyıllar önce vardı sizin evleriniz diyorum. Şimdi adam oldu ibneler! Siz de bunu yiyorsunuz…

r: Evet aslında… Düşününce…

y: Hadi Recep. Eve gidin. Bi düşünün bunları…

r: Düşünmeliyim sanırım. Yürü Abdullah! Gidiyoruz! Abdullah? APOO?!

a: Hah? Yettim hacı!

r: Oğlum ben sana, bana hacı falan demiceksin demedim mi? Zaten millet laf çıkarmaya yer arıyo!

a: Sorry abi. Bi omuz daha atsamıydım kapıya?

r: Yürü dedim apo. Gidip Şampiyon’dan yarım ekmek kokoreç yiyelim. Belki işkembe de içeriz sonra. Belki nerede olduğumuzu hatırlamamıza yardımcı olur…

a: OLLEY! =) Abi kimle konuşuyodun sen?..

08.02.2005 / Salı / 01:32 / ev / defter

düzenleme: 04.11.2007 / Cumatesi / 01:34 / ev / bilgisayar

/ Movie Max / Ölüm Çıkmazı

resim 1: fab

resim 2: fab

Wednesday, 31 October 2007

Akla Düşen Düşünceler No: 20071031


  • Yeşil çay, zayıflat bizi!
  • Biz zenginleri çekip, fakirlere veriyoruz. (Stüdyo Robin Hood)
  • Otobanda 240 bas, gönder. Cezan cebine gelsin!
  • Kenetlenmiş dudaklar,
  • Hava geçmez aradan.
  • Sana vermeyecek kız yok,
  • Sen haber ver paradan!
  • (Mert'ten...)
  • Kadir Gecesi dualarda “Happy Hours” varmış. (Mert’ten… Hepimiz çarpılacağız senin yüzünden!)
  • Düşünüyorum, öyleyse susun!
  • Düşünüyorum, öyleyse sen de düşün!
  • Düşünüyorum, OLEY!
  • Düşünüyorum, yoruyor...
  • Düşünüyorum, öyle ya da böyle!..
  • Düşünüyorum, öyleyken böyle…
  • Olmak ya da olmamak.
  • Olmak ya da olmak!
  • Olmak ya da olabilir…
  • Olmak gümüşse, olmamak altındır?
  • Olsam da olur, olmasam da.
  • Olsa da koyim, olmasa da koyim!..
  • Bazı eski sevgililerime bakıyorum da… Aşkın gözü hakikaten kör! =P
  • PKK sorunu sizce de temizlemeye üşendiğiniz için pislendikçe pislenen, gittikçe berbat bir hal alan, rezil bir tuvalete benzemiyor mu? Şimdi kimse kolları sıvayıp işe girişmek istemiyor…
  • Ben Boğaz’dan ya da Haliç’ten geçerken elimdeki kitabı ya da dergiyi indirip manzaraya bakıyorum bol bol. İçime çekiyorum manzarayı. Ne kadar sık geçersem geçeyim bu hiç değişmiyor. İstanbul’uma saygısızlıkmış gibi geliyor aksi takdirde…
  • Bir de ben aldığım dergilerin (Uykusuz’la Penguen alıyorum zaten sadece.) her köşesini okuyorum. Beğenmediğim köşeleri bile okuyorum. (Mesela Kahvaltı Vakti – Engin Günaydın. Şimdi ben buradan kimsenin ismini verip de vay efendim… aa vermişiz…) Adama saygısızlık gibi geliyor yoksa. (Engin abiye yani… Saygılar abi.) Bir de ileride ben de köşe sahibi olursam, bu adiler benim köşemi dışlar, okumazlarsa korkusu da var. Ondan tabi biraz da…
  • Oğlum Trend Show’da Uykusuz’un imza sırasına girdim. (Sıra sonlandıktan sonra rica ettiğim için dayanamayıp beni sıraya alan o abiye çok teşekkür ediyorum. Süper bi insansın sen!) Neyse, ilk sırada Uğur GÜRSOY! Dedim “Bana bir Fırat çizer misiniz?” (Bir şey rica ederken de sesim nasıl ince çıkıyor, gıcık oluyorum bazen!) Tamam anlamında başını salladı. Kafayı çizdi yusyuvarlak ama kaş göz birbirine girdi. (Tabi keçeli kalem, saman kağıdı dergi durumları falan, anlıyoruz. ) O kafayı bıraktı öyle, yanına yenisini çizdi. Biraz sıçtı yani güzelim imzalı 1. sayının içine ama bana bir ışık yaktı resmen: Hata yaptı oğlum herif! Hani hep deriz ya? “Çat çat çiziyolar oğlum, süper herifler!” diye. Adam basbaya hata yaptı işte. İmzayı da kapaktaki karakterin gözüne attı falan böyle. Senin benim gibi insan yani bunlar. (Zaten biliyorduk da…) Dergi hayallerime yeni bir boyut geldi. Umut doğdu resmen içime. =) Umut Sarıkaya! =D

  • Yalnız bu her pencerede 2’şer 3’er gördüğüm Türk Bayrakları beni nasıl büyük bir umut ve gururla dolduruyor, nasıl motive ediyor anlatamam. Batıya doğru dönüp “TOPUNUZ GELİN ÜLEEYNNN!” diye bağırasım geliyor. Üstelik de Cumhuriyet Bayramı’nı geçeli 2 gün oldu. İyi Bayramlar herkese…
  • Son olarak, hani böyle bir yazı aslında kendi içinde özgün oluyor ama yazın şekli olarak bir başkasının kullandığı yazı tipini andırıyor ya? Hani böyle okuduğumuz abilerimizinkiler gibi oluyor ya ama biz bunu zaten bilerek, kendimizi geliştirmek için yapıyoruz. İşte bu beni çok hüzünlendiriyor. =) Alpay ERDEM’e de buradan “sevgilerimle efendim.” =))

31.10.2007 / Çarşamba / 20:08 / ev / bilgisayar
/ Smashing Pumpkins – Tear

resim 1: fab
resim 2: fab’in imzalı 1 nolu Uykusuz dergisi’nden

vestel - adaletsizliğin türkçesi

Yer: Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı
Konsept: Trend Show '08
Tarih: 25-28 Ekim 2007

Ne oldu orada? Vestel kocaman bir stand açtı. Hikayemiz de orada geçiyor zaten...

Vestel'de para bol tabi, parayı bastırıp kondurmuşlar koskoca standı. Helal olsun, gözümüz yok. Aksine, çok da takdir etmiştik yeni diz üstü ve masa üstü bilgisayarlarını tanıtma şekillerini. "Türkiye'nin En Hızlı Oyun Bilgisayarı" diyor ve oyunlarını oynatıyorlar, hatta bir de oyun turnuvaları düzenleyerek ödüller dağıtıyorlardı. En azından bize öyle söylediler...

25 Ekim Perşembe. 18:00 gibi fuara geldim. Kuzenim Baran'ı buldum. 5 bin kişinin arasında alt katta karşılaştık. "Vestel standına çıkıyorum, turnuvaya girdim, final oynayacağım." dedi. "Hadi ya? Ne turnuvası?" diye sordum hemen. "FIFA'08." diye geldi yanıt. "Yapma ya?" dedim! "Ben de katılayım hemen." dedim, çıktık üst kata. Standa vardık. Baran'ın maçı ayarlandı. O arada sorduk, bugün kayıt olmak için biraz geç kalınmış tabii. Cuma da ben gelemiyorum. Ama cumartesi ve pazar günleri de elemeler yapılacak ve sonunda bu 4 günün finalistleri pazar gününün sonunda karşılaşarak kazananı belirleyeceklerdi. Ödül ise bir Vestel diz üstü bilgisayar!

Baran kazandı maçını 4-1. Pazar günü için finalde artık.

Sene 1998. Lise'deyim o zamanlar. Henüz hiç bilgisayar görmemişim hayatımda. Lise arkadaşım Murat'ın Zeytinburnu'ndaki evinde gördüm ilk defa, Windows '95 işletim sistemli, Tomato anakartlı, Celeron 400 işlemcili o televizyona benzeyen aleti. 4 arkadaşız. "Maç yapacağız." dediler. "Nerede?" dedim. "Bunda işte!" dediler. Bayağı bayağı o 37 ekran televizyon büyüklüğündeki, bir zamanlar beyaz ama şimdi sarımtrak gözüken ekranı gösteriyorlar. "Nasıl?" dedim gayri ihtiyari. Benden bir kaç sene önde olan arkadaşlarım biraz güldü, sonra gösterdiler "nasıl" olduğunu. Sene 98 ama FIFA'98 henüz çıkmamış. FIFA'97 oynanıyor hala. Güzeldi o oyunun grafikleri falan. Golden sonra "D" ye basarsan taraftar davul çalıyor, tek bilgisayarda biri klavyede oynarken diğeri fareyle oynayabiliyor vs. Çılgınlar gibi oynuyoruz. Okuldan çıkar çıkmaz Murat'lara gidiyoruz, akşama kadar o 14 inç ekranın karşısında turnuvalar düzenliyoruz. O zamanlar mütemadiyen yeniliyorum tabii. Ardından FIFA'98 geldi. FIFA'98'de de başaramadım adımı finale yazdıranlar arasına girmeyi. 99 olduğunda ve etrafı internet kafeler sarmaya başladığında çoklu oyuncu seçeneğinin müptelası olduk. (Multiplayer derler genelde.) 2 bilgisayarla tek bir maç yapabiliyorduk. Herkesin bir klavyesi vardı; şartlar eşitti.

Çok geçmeden bizim internet kafemiz "Mozaik Net Cafe" açıldı 99'un 16 Ekim'inde. Sonunda benim de bilgisayarım vardı.

Ve FIFA'99 geldi! EA Sports'un ürettiği FIFA serisinin şahı! Ben de oyuncuların şahı oldum o oyunla birlikte. Yenilmez Ümit'i, sessiz ama derinden giden Kadir'i, her daim ukala Murat'ı sıraya diziyordum artık. FIFA macerası başlayalı 2 sene olmuştu sadece...

Ardından niceleri geldi. Pek tutmadığımız FIFA'00, Hakan ŞÜKÜR'ün alevli şutlar attığı World Cup 2002, oynamaya doyamadığımız FIFA'05 ve ilk başta alışamasak da kendimizi çok kaptırdığımız FIFA'07'nin üst versiyonu, FIFA'08 geldi! Bir kaç gün önce Baran'ın bilgisayarında talim etmiştik hatta ilk. "Zorlaştırmışlar olum bunu!" demiştik...

Yeni gibi görünüyorduk belki FIFA'08 için ama aslında bi çoklarından çok daha eskiydik. 11 senedir bu oyunu oynuyormuşuz, hiç farketmedik. İddialıyız da. Ve birileri şimdi çıkıp diyordu ki, "En iyiye diz üstü bilgisayar!". Bu kaçırılmaz bir fırsattı.

27 Ekim 2007 Cumartesi. 16:30'da gidebildim fuara. "Az önce bitti kayıtlar." dediler çok üzülmüş gibi görünerek. "Peki ya yarın?" diye sordum. "Elbette." dedi hostes kızlardan kumral saçlı olanı: "Yarın 16:00'ya kadar kayıt yaptırabilirsiniz turnuvaya."

"Yani yarın 16:00'ya kadar girebilirim değil mi?" diyerek tekrar ettim ardından.

"Evet 16:00'ya kadar." dedi o da.

"Peki teşekkür ederim o zaman." diyerek uzaklaştım.

27 Ekim gecesi, yani 28 Ekim gününün ilk saatlerinde Baran'ın bilgisayarında antreman yaptık FIFA'08 oynayarak. 8 maçtan 4'ünü o aldı, 4'ünü ben. Finalde karşılaşmaya hazırdık!

28 Ekim Pazar. Fuarın son günü. Bir gece önceki halı saha maçının üzerine kaslarımız halen gergin. Heyecandan dolayı sinirler de. Bugün gidip turnuvaya katılacağım. Finalde Baran'la karşılaşırsam? Olsun, iyi olan kazansın. % 70 o alır heralde. Hiç olmazsa bizden biri kazanmış olur...

28 Ekim Pazar günü Kıtalararası Avrasya Maratonu koşulacakmış. Trafik felç tabi. Baran tüm olacaklardan habersiz mesaj atmış bana öğlen "Evden geç çıkma. Yolları kapatmışlar." diye.

Bana 16:00 dediler ama ben erken çıkayım biraz diyerek 14:00 gibi çıktım evden. "Tramvayla Kabataş'a gider, oradan da Harbiye'ye çıkarsın." dedi eniştem. "Dur ben de geliyorum. İşe gideceğim zaten." dedi ve çıktık. Tramvay Sirkeci'ye kadar çalışıyormuş meğer. "Demek ki Eminönü Köprüsü kapalı." diye düşündük. Halbuse araç trafiği açık ancak tramvay gitmiyor? Şaşılacak şey! Doğal olarak araç trafiği de kilit. Sonunda çaresiz bir taksiye bindik. Elbette ki dünyadaki tüm iyilik ve kötülükleri bilen bilge bir taksiciydi ve bizi zıvanadan çıkarmayı başardı "Trafiği çekemiyorsan gideceksin buradan, Anadolu'ya yerleşeceksin.", "Ne biliyorsun Erdoğan'ın para çaldığını? Koynunda mı yattın?" ve "Deniz BAYKAL dinsiz herifin teki. Elimi sıktı Hatay'da memleketteyken. Ordan biliyorum." yorumlarıyla... (Sanırım bu adam da vestel'in tuttuğu bir adamdı!)

Saat 15:30. Vestel Standındayım. Standdaki kızlar ve bir adam "Üzgünüz, kapandı kayıtlar." diyor. "Öyle birşey yok!" dedim anında.

"Bana dün 16:00 dendi. Saat 15:30 ve hiç kolay olmayan yollardan buraya geldim. Yetiştim! Beni turnuvaya almak zorundasınız!"


Çeşitli cevaplar geldi konu hakkında bilgisiz ve duyarsız çalışanlardan.

"Biz mi 16:00 dedik?"
"Yok biz dememişizdir öyle."
"Zaten 2'de bitiyo ki."
"Şu an yapılabilecek birşey yok."
"12'de gelseydiniz. Bakın bu insanlar 12'de gelmiş buraya."

Sonuncusu beni zıvanadan çıkarttı tabi! "Sana mı soracağım ulan kaçta geleceğimi?!" dememi engelleyen tek şey karşımda bir bayan oluşuydu. "Bana 16:00 dendi, 15:30'da geldim. Benim de işlerim var, kaçta geleceğime ben karar veririm." dedim zorlukla.

Ardından baktım ki bu cahil cühela gruptan düzgün bir yanıt alamayacağım, "Yetkili kişi kim? Onunla görüşmek istiyorum ben!" dedim. Mikrofon elinde sunumları yapan bir kişi gösterdiler. Gittim yanına. Biriyle konuşurken elindeki finalistler listesinin en tepesinde Baran AŞIKHASANOĞLU yazdığını gördüm. Sonra bana döndü kendisi. Anlattım durumu. Hiç olmazsa adam gibi bir adam vardı karşımda. Durum için özür diledi. Gün sonunda büyük final olduğu için programı öne aldıklarından, yapılabilecek bir şey olmadığından falan bahsetti. "Özür sayılmaz ama sana bir Kabus 22 oyunu hediye edelim." dedi. Bana bir Kabus 22 hediye ettiler. İlk Türk bilgisayar oyunu mu ne...

Yapılabilecek bir şey, şikayet edilecek merci yoktu. Belli ki "madem güzelim, beyine ne gerek var?" diye düşünen hostes kız bana yanlış saat söylemişti son gün için. Ya da aralarında bir iletişimsizlik olmuştu. Ya da hostes kız o kadar sıkılmıştı ki o gün, beni başından savmak için bir saat uyduruvermişti...

Sinirime hakim olmaya çalışarak alt kata indim. Haksızlığa tahammülüm yoktu ama hakkımı arayamıyordum!

Gripin konserinden bile tat alamadım. Coca Cola'nın 360 derece sahasında yapılan maçları izledim. Basıp gidecektim ama en azından Baran finaldeydi. Ona destek olmalıydım.

Baranlar geldi. Anlattım olayı. O da inanamadı. "Neyse boşver." dedim. "Artık bu turnuvayı kazanman farz oldu!"

Saat 17:10.

"Senin final kaçta?"

"18:00'de. 50 dakika var." diye cevap verdi Baran heyecanlı heyecanlı. "Dur bi gidip sorayım." dedi ardından.

Baran ve Işıl standa gittiler ama bir türlü gelmediler. Uzaktan benim konuştuğum adamla konuştuklarını gördüm. "N'oluyo lan?" diyerek meşhur vestel standına seyirttim. Baran sinirden kızarmış, adamla tartışıyordu. Finaller yapılmıştı!

Nasıl yani ya? Nasıl yapılabilir ki finaller? Kazanacak adam burada işte!

Final saatinde orada olmadığı için elemişlerdi Baran'ı. Ben de dahil oldum tartışmaya. Nasıl olabilirdi ki böyle birşey? Baran perşembe günü finalist olduğunu ve kendisine pazar günü 18:00'de burada olmasını söylediklerini anlatmaya çalışıyordu. Adam ısrarla "Ben cumadan beri buradayım ve sürekli, tekrar tekrar 1 diye anons yaptım" diyordu. Araya vestelde yetkili bir adam girdi, takım elbiseli, "Sorun nedir?" diyerek. Yetkili olmasının herşeyi çözeceği yanılgısına düşmüş bu arkadaş "Finaller bitti arkadaşlar, yapılabilecek birşey yok. Şimdi ödül töreni var. Bittikten sonra konuşuruz isterseniz." diyerek konuyu kapatmaya çalıştı.

Gözümüz kapalı kazanabileceğimiz diz üstü, göz göre göre gidiyordu elimizden.

Baran'ın sağından bizim gibi genç bir işgüzar da konuya dahil oldu. "Abi bi hata olmuş ama yapılabilecek bir şey yok bu saatten sonra, zorlama istersen, boşver." gibi birşeyler zırvaladı ama Baran ağzının payını verdikten sonra geri çekildi.

Ödüllerin verileceği söylendiğinde "Gidelim hadi, ne duruyoruz burada?" dedik. Tam standdan ayrılırken "Kazananı görmek istiyorum." dedim. Baran, ben, Işıl bekledik. Sahneye çağırılan çocuk kimdi bilin bakalım. Az önceki işgüzar! Ödülü de kimden aldı biliyor musunuz? Yetkili olmasının herşeyi çözeceği yanılgısına düşmüş olan pazarlama müdürü sıfatlı kişiden.

Gözümüz kapalı kazanabileceğimiz diz üstü, göz göre göre gitti elimizden!

Ve biz hiçbir şey yapamadık. Kimseye derdimizi anlatamadık. Bu yapılanları kimseye şikayet edemedik. "Vestel gibi büyük bir firma..." diye başladığımız cümlelerin sonunu getiremedik. Cümle "Böyle adi ve etik değerlerden yoksun bir firma..." ya döndü.

Son tartışmamız sırasında araya giren "pazarlama müdürü" saatle ilgili yapılan kavga üzerine, "Saat değişiklikleri internet sitesinde var arkadaşlar. Oradan bakabilirdiniz." demişti. Geldim ve baktım. İşte sitedeki saatler:


http://www.vestel.com.tr/trendshow08/

Ben hemen söyleyeyim. Bahsettiği sitede pazar günü için 18:00-18:30'a kadar elemeler diyor. 19:00-19:30 8 finalist diyor.

Biz mi yanlış yere bakıyoruz bilmiyorum ama ne yaptıklarından da habersiz bunlar. Yapılan turnuva FIFA'08 turnuvası ama fuarın internet sitesinde FIFA'07 turnuvası deniyor. Ben gidiyorum, saat 16:00 deniyor, site bunu doğruluyor, geç kaldınız deniyor. Baran'a pazar 18:00'de deniyor, pazar 17:00'de gidiyoruz, geç kaldığınız için elendiniz deniyor. Hadi ben oyuna bile giremedim ama Baran finalistler arasına adını 4-1'lik skorla yazdırmıştı. İddia ediyorum o ödülü de kazanacaktı.

Yani organizasyonun her noktasında "böylesine büyük bir firma için" yapılmayacak hatalar, özensizlikler, kendilerine yakışmayan hareketlerde bulunan çalışanlar, bir sorununu dile getirmeye çalışan müşterilerin sesini bastırmaya çalışan, etik değerlerden yoksun "yetkililer" vardı.

vestel için verdikleri bilgisayarların maddi bir zararı olmayabilir. Zaten fuar içerisinde 50 bin gence kendini gösterme fırsatını bulmuşlar. Birkaç diz üstü bilgisayar nedir ki? Fakat bizim için durum daha farklı. O bilgisayar bize pekala çok büyük katkıda bulunabilirdi. 2.000 YTL çok şeyde fark yaratabilirdi. Ve bize bunu hakederek kazanabileceğimiz bir ortam sunulduğunu düşünmüştük. Ancak vestel bunu göremedi. Karşısındakiyle empati kuramadı. Potansiyel müşterilerinin ne anlatmak istediğiyle ilgilenmedi.

"En iyiye ödül!" dedi; en iyiyi bulmaya çalışmadı bile. Gel gör ki biz de burada kendilerini kınamaktan başka bir şey yapamıyoruz.

Üstelik iddia ediyoruz: Seçtiğiniz finalisti ikimiz de yenebiliriz!

Bizce firmanın büyüklüğünü kapitali belirlemez. Satış ağı belirlemez. Teknolojisi belirlemez. Satış yaptığı kişilere bakış açısı belirler. Küçüklerle küçük, büyüklerle büyük olamadıktan sonra, her oyun ağır gelir bünyeye...

Teşekkürler;
Fatih MISTAÇOĞLU

NOT: Bu arada yazının başında vestel için yeni bir logo var gördüğünüz gibi. Normal logoda harfleri büyük yazılmıştı. Böylesinin daha uygun olacağını düşünerek küçük harflerle yeni bir logo hazırladım. Mesajı da verilen esas mesaj olarak değiştirdim. Bu logoyu kullanmak isterlerse telif hakları için benimle bağlantıya geçebilirler...

31 Ekim 2007 / Çarşamba / ev / bilgisayar
/ Steve Miller Band - Serenade

resim 1: fab
resim 2: fab

Tuesday, 30 October 2007

Uzak Kapının Bulanık Bekçisi

Rüya ve gerçek hayat, aynı manzaranın farklı odaklarla çekilmiş iki farklı kopyasından başka birşey değiller aslında.

Rüya, fotoğrafın odağı çok derinlere ayarlanmış kopyası; hayat ise manzarada yakınlarda görülen ve rahatlıkla seçilebilen nesnelere odaklanmış hali. Biz genellikle gündelik hayatımıza odaklıyoruz kendimizi ve yakındaki nesnelerle alakalıyız daha çok ancak bir fotoğrafın anlam kazanabilmesi için, arka fondaki derinlik hissi, olmazsa olmaz bir ihtiyaç. Kendimizi adapte ettiğimiz gündelik hayatımızda rüyalar, resmin arkasında kalan bulanık bir bölge sadece. Ama manzara çok derin ve engin. biz seçemesek de çok çok büyük mekanları fotoğraflıyoruz aslında. Bu nedenledir ki bilinçli düşünebildiğimiz uyanık saatlerde rüyalar bize çok bulanık, puslu ve abzürt gelir. Bunun sebebi gün içerisinde odağı derinlere kaydıramamamız ve netleştirilemeyen bir görüntü için bilinçaltının anlayabileceğimizden çok çok daha geniş ve karmaşık olmasıdır.

Uykuya dalmadan önce bu iki odak arasında gider geliriz. Bazen tam uyuyacakken geri döneriz ve çok çok kısa bir an için, odak yeniden gündelik hayata dönmeden önce birşeyler görür, duyar, hissederiz. Gündelik hayata ait olmayan bu odaktan bir an için gördüğümüz görüntüler beynimize kazınır ancak anlamlandırılamaz; çünkü biz çoktan odağımızı normal hayata döndürmüşüzdür. O görüntüler ve nesneler arasındaki bağlantılar gündelik odağımızla bakıldığında bulanık ve anlamsızdır. Beynimiz bize göre o an anlamsız bağlantılar kurar ancak aslında onlar bilinç altımızın ve belki de biraz sonra uykuya daldığımızda göreceğimiz rüyanın materyalleridir.

Uykudan aniden uyandırıldığımızda da odak birden bire değiştiği için gördüğümüz rüyaları çoğunlukla hatırlayamayız. Kendiliğinden uyandığınızda gördüğünüz rüyaları hatırlama olasılığınız çok daha yüksektir. Bir kameranın objektifinden çok uzakları odakladığınızı ve yavaş yavaş odağı yakınlara çektiğinizi düşünün. Tamamen geri geldiğinizde baktığınız nokta bulanık olsa da, tam orada ne olduğunu biliyor olursunuz...

Eğer bu odağı bilinçli olarak kullanabilseydik, beynimizin kapasitesini çok çok yukarılara taşıyabilirdik. Beynimizin çok küçük bir kısmını kullanabilmemizin sebebi bu farklı odaklar bence. Bilinçli olarak bakabildiğimiz kısım çok küçük. Beyin bilinç altında ve gündelik hayatta farklı kodlama sistemleri kullanıyor ve bizim sadece bunun çok küçük bir kısmı olan gündelik hayatı okuyabilecek anahtarımız var.

Rüyalar hayal gücünün, bilinç altının ve beynimizin asla ulaşamadığımız sınırlarının kapısında duran bekçiler. Bazen kapının anahtar deliğinden bakmamıza izin veriyor sadece.


Bizimse tek ihtiyacımız küçük bir anahtar...

25.10.2007 / Perşembe / 11:55 / ev / bilgisayar

resim 1: desEXign@deviantart (UgurYıldız)

resim 2: judith@deviantart

resim 3: Ruvsk@deviantart (Paulo Macedo), bt_v@deviantart, super_sheep@deviantart, düzenleme: fab

Wednesday, 26 September 2007

Tor Ku = Kol Pa

"Türkiye'nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sıralamasında 54. sırada yer alan, Konya Şeker, Torku ile çikolata pazarına adım attı."

Yeni çikolataları "Torku" ile çikolata dünyasına yeni bir soluk getirdiler. (Göyaa...) Reklama göre "Dünyalılar gerçek çikolatayı işte böyle keşfetti." deniyor. İddialı bir reklam. Buyrun buradan izleyin reklamı öncelikle izlemediyseniz:



Şimdi "gerçek çikolata" gibi iddialı bir söz kullanıyorsan, orjinal olduğunu, benzersiz olduğunu göstermelisin değil mi? "Gerçek" herkesin ağzında olan ama aslında her ağza sığmayacak kadar büyük bir kelimedir.

Şimdi ben çikolatayı henüz denemedim. Zaten çikolata piyasasıyla da "yiyici" olmak dışında bir alakam yok. Elbet deneriz. Benim derdim reklamla.

Şimdi "gerçek" diyecek kadar cesursan, bunu öncelikle reklamda göstereceksin. Ben önce reklamı görüyorum ve çikolatan dünyanın en iyisi de olsa tadını oradan alamıyorum. E ben şimdi gerçeklik, orjinallik beklerken ne görüyorum? Göya 2 tane uzaylı karakter "yaratılmış" reklam için. Hayır efendim, hiç de yaratılmamış. Ülkemizde hep yapıldığı şekliyle "yaratmak" kısmı es geçilmiş ve "burada hazırı var" denilmiş. Yurtdışından ithal edilmiş. Hatta ithal, legal bir kelime. Basbaya araklanmış işte.

Nereden mi araklanmış? Buyrun buradan:



Bu Moby'nin "In This World" adlı parçasının klibi. Hazır böyle karşınıza çıkmışken dinleyin, izleyin. Benim çok sevdiğim parçalardandır ve ilk çıktığında klibine de bayılmıştım. O küçük uzaylıların, biz dünyalılarla iletişim kurmaya çalışması ve animasyonda bu kadar başarıyla verilebilen duygular. Harika bir iş.

Sonra ne oluyor? Bizim türkler "HURRAAA!" diyerek içine ediyorlar. İki videoyu da izlediyseniz aynen araklanmış fikir. KOLPA! Yaratıklar, ellerindeki tabelalar, animasyonların eklendiği çekimler... Sadece bizimkilerin yaratıkları, orjinallerinin yanında pek bi sevimsiz ve kahverengi.

Ben kızıyorum böyle şeylere! Üretsenize arkadaşım! Kafayı çalıştırsanıza! Nedir bu araklama durumu yani? Fikirleri bile yurtdışından getirtiyoruz.Hiç sıkamıyoruz g.tümüzü!.. Ne gönlü zengin, ne menem bi ırkmışız biz yahu?!

Durum budur. Eminim Moby'i tanıyan seven herkes bunu anında farketmiştir de ben bir reklam yazarı aday adayı olarak blogumda bahsetmezsem iki gözüm açık giderim dedim kendi kendime. (Kendi kendime ne garip şeyler diyorum ben ya?)

Öyle işte. Paylaştım bitti.

Şimdi Moby'i tekrar izleyebilirsiniz.

Saygılarımla;
fab

26.09.2007 / 00:52 / Çarşamba / Ev / Bilgisayar / Kanal D

Monday, 17 September 2007

Dünyanın En Güzel Düğünü

31.08.2007 Cuma günü İstanbul/Tarabya’da gerçekleşti. Mıstaçoğlu ve Baykul Aileleri'nin çocukları Esra ve Başbuğ kendi ailelerini kurdular. Bu mutlu günü de birlikte olabildikleri tüm sevenleriyle kutladılar…

Ben, ben olalı böyle güzel düğün, böyle güzel çift görmedim!

Oldum olası düğünleri sevmedim. Küçükken düğünlerde koşuşturup yakalamaca oynadığımız yıllar geride kaldığından beri gittiğim düğünlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. “Üstüne üstlük bu sefer ev sahibiyiz, hepten sıçtık!..” demiştim içimden. Öyle fena yanılmışım ki…


Esra ve Başbuğ harika bir yemekli düğün organize etmişler meğer. Mekan, Tarabya’da TED Spor Kulübü. Açık havada, ferah ferah bir bahçe. Tarih 31 Ağustos, günlerden Cuma.

Yukarıda gördüğünüz düğün davetiyesini de bizzat ben tasarladım bu şirin çift için. =)

Ben? Ben hastayım. Hesap ettik, en son 7 sene önce, üniversiteye girdiğim yıl bu kadar fena hasta olmuşum. “Hastayım.” diyebilecek kadar yani. Babam ve annem pek kabul etmese de sık sık hastalanmayan bu bünye Bodrum tatilinin son 3 gününde okkalı bir virüse yenik düştü. Üstelik de 1 hafta sonra düğün var!

7 yılın acısını çıkarmaya gelmiş yetkili virüs heyeti Bodrum’daki tüm ehlileştirme çalışmalarına rağmen kontrol altına alınamadı. 3 günlük çaba sonuç vermediği gibi İstanbul’a yapılan otobüs yolculuğu tuz biber oldu. İstanbul’a adım attığımda artık nefes alamaz durumdaydım. Doğruca doktora gidildi. Üst solunum yolları enfeksiyonu. Bademcikler şiş, boğaz boydan boya yara vs vs. Yutkunamıyorum diye gittiğim doktor bana başparmağım kadar bir antibiyotik verdi. “Doktor, ben bunu yutabilsem burada ne işim var?” Bunun yanında arkadaşlık etmesi için 3-5 ilaç daha.

Artık düğüne 3 gün var. Ben yemek yiyemiyor, terlemekten kurtulamıyor, yerinden kalkmayı başaramıyor iken hazırlıklar tüm hızıyla sürüyordu. İşin acı yanı, Fatih’in bir takım elbiseye ihtiyacı vardı. Daha önce hiç böyle bir ihtiyaç olmamıştı…

Canım ablam İstanbul’a geldiğim Salı günü arayıp seni alışverişe götüreyim dedi ama bünyeden izin çıkmadı. Anca Perşembe günü alınabildi takım elbise, resimde görülüyor yer yer. İlk gittiğimiz yerden alıp çıksak da hiç fena olmadı sanki. Esra hanımın düğününde şık olmayacağım da nerede olacağım?..

Günlerden Cuma olmuştur bile. Bir şekilde o sabah daha bir düzgün uyandım. Düğüne kadar da dinlenirsem bu akşamı sorunsuz götürürüm dedim.

Klasik hazırlıklar:

Gelin ve yaverleri kuaförde saatler harcar, saçları bozdurup bozdurup tekrar yaptırırken biz de kendimizce hazırlandık erkekler olarak. Traş olundu, gömlekler ütülendi vs. Ve saatler 17:00’ı gösterirken evde herkes hazırlanma telaşı içerisindeydi. Geline gelinliği giydirildi, bayanlar hazırlandı, erkekler takım elbiselerini üstlerine geçirdi. Saat 17:30. Ve işte damat da gelin arabasıyla gelmişti. Gitmeye hazırız!

Yola çıkıldı. 18:30 da düğün sahipleri olarak mekanda yerlerimizi almıştık. O sırada mevcut bulunanlar gelin ve damatla fotoğraf çekildiler. Ardından kendilerini profesyonel fotoğrafçıların ellerine bıraktık. Zaten davetliler de gelmeye başlamışlardı. Hava kararmaya yüz tutarken düğün havası iyice belirginleşiyordu…

Saat 20:00 civarı gelin ve damat konukların arasına giriş yaptı. Girişlerine harika bir müzik ve tüm konukların ellerindeki parıl parıl maytaplar eşlik etti. Tüm konuklar şık ve gösterişliydi ve çiftin girişini ayakta bekliyorlardı. Görülmeye değer büyülü bir manzaraydı... =)

Gelin bembeyaz gelinliğiyle, damat şık takım elbisesiyle maytaplar kadar göz kamaştırıyordu. Alkışlarla birlikte çift açılış dansını yaptı. Açılış dansının ardından 20 küsür masanın hepsini tek tek gezmek üzere uzun bir maratona çıktılar. Tüm konuklarla öpüştüler, fotoğraf çektirdiler.

Bu masa gezme faslı nihayet bittiğinde düğünün asıl güzel kısmına gelmiştik: Oynamak! =)

Ancak ben 2-3 saatlik koşuşturma sonrasında masada zor oturuyordum. Yerimden kalkacak halim bile yoktu ve “Acaba düğün 12’de biter mi?” diye planlar yapmaktaydım. Birkaç lokma yemek yeme girişimim başarısızlıkla sonuçlanmıştı bile.

Sonra üstüme bir güç geldi! Dedim ki, “Oradaki dünya güzeli gelin benim ablam! Burada böyle oturmam yakışık almaz!” Tabii bu gaza gelme durumunu ablamın Amerika’dan getirttiği ağrı kesici-ateş düşürücü ilaçla da desteklemem gerekti ama sonunda ayağa kalkmayı başarmıştım. Ufak ufak oynamaya başladıktan sonra fark ettim ki, oynarken acı daha az hissediliyor. Tahmin edeceğiniz üzere, gece boyunca çok az yerime oturdum. =)

Hayatımda bu kadar çok eğlendiğim bir gece hatırlamıyorum diyebilirim. Bizim gençler masasıyla tozuttukça tozuttuk ortalığı. Zaman zaman piste dağılıp bu enerjimizi diğer büyüklerle de paylaştık. Artık öyle bir eğlenme moduna girmiştik ki ne çaldığının bile bir önemi yoktu.

Bu sırada oynak gelin ve damadımız da boş durmadı tabii ki. Gece boyunca onlar da hiç oturmadan oynadı ve bu harika düğünün tadını sonuna kadar çıkardılar. Birbirlerine ne kadar yakıştıklarını, ne kadar mutlu olduklarını herkese gösterdiler.

Saatlerce dans edip yorgunluk bedenlerimizde kendini gösterdiğinde saatler gece yarısını çoktan geçiyordu. Düğün 01:00’da sona erecekti. Son misafirler de ayrıldıktan sonra düğün sahipleri olarak mekandan çıkmamız 01:30’u buldu.

Gelin, damat, anne, baba, kardeş, konuklar… Herkes mutlu ayrıldı geceden. Bu düğünün ilklerinden biri de, hiç kavga çıkmamış olmasıydı. İçip içip birbirine giren birkaç konuk neredeyse adetten sayılmasına rağmen bu düğünde hiçbir negatif olay yaşanmadı.

Bu güzel düğün, “Dünyanın En Güzel Düğünü”, umarım bu harika çiftin önlerindeki ortak yaşamlarının küçük bir provası olur. Hayatlarındaki her şey bu kadar düzgün, bu kadar şık, bu kadar kaliteli ve bu kadar keyif verici olur.

Allah onları bir yastıkta kocatsın. =)

İkinizi de çok seviyorum.

Kardeş ve kayınço;

fab

03:00 / 14.09.2007 / bilgisayar / ev

resim 1: fab (davetiye)

resim 2: dijital makinamız =)

resim 3: semra

resim 4: fab

resim 5: büşra

resim 6: büşra

resim 7: semra / değişiklikler: özo

Related Posts with Thumbnails