Sunday, 2 September 2007

Abdullah “Cumhur” GÜL

İroni nedir arkadaşlar?

Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde bu söz için “1. Gülmece. 2. Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme.” deniyor.

Hemen Ekşi Sözlük’e bakıyorum sizin için. Orada da “kastonulan seyin aksini soylemekten ibaret bir cesit kinaye; insana alay gibi gelen tesaduf” şekline güzel bir yorum gözüme çarpıyor ilk sıralardan. (yazar: cle)

Gerçek hayatta nasıl bir şeydir ironi? Nasıl örneklenir? Mesela zamanında tüm memlekette tütün ve alkol içilmesini yasaklayan delikanlı Padişah 4. Murat’ın sirozdan ölmesi ironiktir. Arkadaşlarımla sürekli olarak kullandığımız şekliyle “şaka gibi”dir. Ölüm karanlık bir kavram olsa da bu haliyle neredeyse komiktir. İroni ya da Türkçe’de muadili olabilecek olan tezat kavramları bir çeşit kara mizah temsilcileridir. Hali hazırdaki tesadüf öyle bir hal almıştır ki “yok artık” dedirtir…

Peki şu son birkaç gündür elimizdeki en ironik olay nedir? Hatta buna ironi2 bile diyebiliriz. İroninin karesi. Duble ironi. Hatta triple belki?..

Tabii ki bu olay taze Sayın Cumhurbaşkanı’mız Abdullah GÜL’den başkasına ait değildir.

Yazının başlığı olan Abdullah “Cumhur” GÜL’ü ben tamamen “ironi” teşkil etmesi için yazmıştım. Sonra Sayın Reisicumhur’umuzun çocukluğundan itibaren geçmişini okurken öğrendim ki Abdullah GÜL’ün 2. adı gerçekten de “CUMHUR”. Hatta kendisi 29 Ekim 1950 tarihinde, bir Cumhuriyet Bayramı’nda doğmuş!.. Araştırmaya başlamadan önce yazıya ironi kavramıyla başlayacağımı biliyordum ama böyle bir silsile de beklemiyordum doğrusu. Tamamen kendi kendime uydurduğum “Cumhur” isminin Sayın Cumhurbaşkanı’mızın gerçek ismi oluşu ve kendisinin doğduğu tarih beni kaderin cilveleri üzerine derin düşüncelere itelemiştir.

Kendisinin geçmişi de beni oldukça şaşırtmıştır aslında. Okumak isteyenler şu linki kullanabilir:
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=27300

Ancak bu şaşırtıcı bilgiler haricinde benim bahsetmek istediğim başka bir ironi mevcuttur. Bu ironi öyle battal boy bir ironidir ki ülkenin kaderini elinde tutmaktadır. Bir çok şeye ışık tutarak hemen her yerin karanlıklar altında kaldığını göstermektedir.


Pek Sayın Cumhurbaşkanı’mız Abdullah “Cumhur” GÜL’ün 1995 yılında Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı iken İngiliz The Guardian gazetesinde Jonathan Rugman ile yaptığı röportajda “Cumhuriyet döneminin artık sonu geldi.” diyerek Cumhuriyet rejimine ne derece bağlı olduğunu açık açık dile getirmiştir. The Guardian gazetesinde yer alan haberde düşülen notta "Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı'nın Cumhuriyet'e karşı tavır koyan sözlerinin, hiç bir yanlış anlamaya neden olmayacak kadar net ve doğrudan olduğuna" dikkat çekilmiştir.

28 Kasım 1995 tarihinde POSTA gazetesinde ÜRPERTEN İTRAF başlığı ile manşetten verilen haberde Abdullah Gül "Türkiye'de Cumhuriyet'in sonu geldi. Kesinlikle laik sistemi değiştirmek istiyoruz." sözlerine de yer vermiştir.

İÜHA (İstanbul Üniversitesi Haber Ajansı) internet sitesinden edindiğim 02.05.2007 tarihli bir haberde o dönemde The Guardian gazetesinin Türkiye muhabiri olarak çalışan Jonathan RUGMAN Abdullah GÜL’ün inkar ettiği 27.Kasım.1995 tarihli röportajın arkasında durarak “Gül, ‘Laik devleti yıkacağız’ demedi, fakat inkar etse de, ‘cumhuriyet döneminin sonu gelmiştir’ ifadesini aynen kullandı.” demiştir.

Şimdi…

İroni neydi arkadaşlar?

Cumhuriyet hakkında bu şekilde düşünen bir şahsın “Cumhurbaşkanı” olması ironilerin şahıdır, babasıdır, kralıdır! Bu olay tam anlamıyla “şaka gibi” dir. Açıkçası “gülmekten ölesim” gelir. Tüm ülkeye yapılmış kocaman bir şakadır bu. Küçükken ensemize tokadı yapıştırıp “ensen açık kalmış” diyerek kahkahalarla gülen mahallenin daha büyük ağabeyleri gelmektedir gözümün önüne. Benden daha büyük olmayı hak etmemektedir ama maalesef öyle gözükmektedir.

Ve maalesef ki ben gerçekten ensemi açık bırakmışımdır. O tokadı hak etmişimdir. Ey güzel memleketim. Ensene okkalı bir ironi tokadı yemek istemiyorsan o enseyi kapamayı biraz olsun öğren olmaz mı?...

Şimdi; ironi neymiş arkadaşlar?..

02.09.2007 / 12:13 / pazar / ev / bilgisayar / franz ferdinand – matine

kaynaklar:
http://www.denizticaretgazetesi.com/index.php?haber=4828

http://www.flickr.com/photos/kanzuk/474431274/

http://www.istanbul.edu.tr/iuha/?page=template-news/detail&int_Id=833

Friday, 10 August 2007

Daha Çok Var...

Güzel memleketim ve güzel memleketimin güzide halkı her fırsatta ne kadar kıt akıllı ve sığ düşünceli insanlar olduğumuzu hatırlatmak için elinden geleni yapıyor.

Bilirsiniz, bizde kuaför ve berber kavramları vardır. Genel olarak kuaför bayanların, berber erkeklerin mekanıdır. Bu zaman içinde biraz da olsa değişti. Kendimden ve yaşadığım mahalleden biliyorum. Duvarları aynalı küçük bir dükkan, berber koltuğu, ustura, makas, tarak ve havludan oluşan eski mahalle berberleri uzun zaman önce yerlerini “erkek kuaförleri”ne bırakmaya başladı. Artık erkekler de bayanların ki kadar şık mekanlarda saçlarına şekil verdiriyor, stil kazandırıyor, yüz bakımı yaptırabiliyordu.

Ne var bunda? Hiç bişi. Ben de bundan belki 10 sene önce başlayan bu akıma kendimi bırakmıştım. Cilt bakımı yaptırmasam da şık ve temiz mekanlarda tıraş olmak çok daha keyifli. Ancak geçenlerde bu akımın daha da ilerlediğini ve henüz bizim buna hazır olmadığımızı gördüm.

Adını vermeyeceğim tabii ki. Bizim buraların en şık bayan kuaförlerinden biri. Bi süre önce mevcut mekanının küçük bir kısmını erkek kuaförüne çevirdi. Mekanların ayrı kapıları var ama içeriden de iki tarafa geçilebiliyor. Benim buraya ikinci gidişimdi.

Velhasılıkelam, kuaförlerden birinin işinin bitmesini bekliyordum. O arada iki tane adam geldi kuaföre. Biri sakal tıraşı olacak. Abi oturdu koltuğa. Yanındaki arkadaşı da bekleme kısmında oturdu benim gibi; küçücük bir yer zaten. Biraz sonra fark ettim ki mekanı ne kadar lüks de yapsan, erkek-kadın ayrı kavramını ortadan kaldırıp mekanı unisexe doğru da götürsen bizde işe yaramaz. Henüz hazır değiliz.

Erkekler bilir. Klasik erkek kuaförleri çoğunlukla geveze olur. Hatta dizilerde filmlerde de hep ona buna laf taşıyan karakter olarak da kullanılır erkek berberleri. Bi de bayılırlar bol keseden atmaya. (Hepsi böyledir demiyorum elbette. Tanıdığım harika insanlar da var bu işi yapan. Onları tenzih ediyorum.) E erkek kuaföründe konuşulan konular arasında birinciliğe oynayan iki konu vardır ve asla değişmez: Futbol ve kadınlar.

Ben orada beklerken muhabbet başladı. Henüz futbol sezonu açılmadığından olacak ki konu kadınlar üzerineydi. Önce yan taraftan işini bitirmiş çıkan bi bayan üzerine konuşmaya başladılar. “İşte bu da böyle bi hatun. Taş gibi. Geliyo sürekli. Vs vs.” Sonra bir diğerine sıçradı muhabbet. “Bi tanesi var. Şöyle dedi geçen gün. Hem çıkalım diyo. Eve çağırınca gelmiyo. Bıdı bıdı…”

Yani en nefret ettiğim erkek muhabbeti! Pek kulak vermedim ama ister istemez “Abi paran varsa her şey olur.”, “30 milyona ne istersen yaparlar.”, “100 liraya sabaha kadar.”, “Bununla eve gider gitmez maç başlar.” (Maç derken neyi kastettiğini biliyoruz.) gibi konuşmaları duymak zorunda kaldım.

Son noktayı da şu söz koydu: “Abi İstanbul’da ete para vermeyeceksin!”

Bu ne ya?!

Adam “et” diyo ya! Neymiş efendim? Erkek kuaförüymüş, şıkmış, modernmiş, metroseksüelmiş, unisexmiş!..

Daha bi arpa boyu yol gidememişiz. Ne unisexi?! Adam “et” diyo! Biz de diyoruz seçimler nasıl böyle oldu, ne olacak bu ülkenin hali, bıdı bıdı bıdı!

Nerden nereye bağladın diyeceksiniz ama bence pek bir fark yok. Her durumda “eğitim şart!”. Bu budur yani. Ne eksik, ne fazla. Bu zihniyette adamlar olduğu sürece nerede nasıl ilerleriz?

Toplum, temel taşları üzerinde yükselen bir piramittir ve temel taşları sağlam olmadan toplum yeterli yüksekliğe kavuşamaz. Kültürümüzde ev, sokak, mahalle, esnaf, komşu gibi çok önemli kavramlar var. Bu bahsettiğim olay her şeyin temelinde benim gözümde. Boşuna demezler “Esnaflık zor zanaat” diye. Bi bildikleri var…

Daha çok var yükseklere ulaşmamıza. Hala temel taşlarını oturtamamışız ki biz…

Not: Bu yazı sadece belirli bir olaya yönlendirilmiştir ve hakkıyla bu mesleği yapan herkes tarafımdan tenzih edilmiştir.

20:15 / 06.08.2007 / ev / bilgisayar

/ duman – sen ben

Wednesday, 8 August 2007

Zaman, hızlı, çok...

zaman çok hızlı geçiyor... fazla hızlı...


bizim bildiğimiz "1 dakika 60 saniyedir." anlayışından çok daha hızlı.

daha dün gibi hatırladığım 10 yıllık anılarım var.
10 yıl bu, boru değil! 5 yaşından sonraki kayda değer yaşantımın yarısı!

bir gün gözümüzü açtığımızda 60 yaşında ve bir yatakta yatıyor olacağız. dün gibi gelen 10 yıllık anılarımdan hareketle bunun 4,5-5 gün gibi bir sürede gerçekleşebileceğini söyleyebilirim...

bir gün gözümüzü açtığımızda 60 yaşında olacağız ve bir çok şey için çok geç olacak. dünyayı fethetmek için artık yeterli olmayan vücuduma rağmen bilge zihnim ve hala dün gibi olan anılarım beni o zaman tatmin edebilecek mi?

işte beni hayatta birşeyler yapmaya iten elimdeki en sağlam soru bu...

.
..
...
tatillere çıkmak...
yükseklerden denize atlamak...
çılgınca eğlenmek...
iş hayatında başarılı olmak...
ödüller almak...
aşkı bulmak...
aşkı kaybetmemek...
...
..
.

yoksa ebediyen genç kalabilsek kariyeri kim ne yapsın?..


23:30 / 08.08.2007 / çarşamba / ev / bilgisayar

Tuesday, 7 August 2007

Dolu Pazar


(04.03.2007 Tarihli MSN konuşmasından aynen alınmıştır...)

fab:
canıııııım

B5ER:
efendim

fab:
nabeeer?
fab:
ben bgn araba kulladım

B5ER:
ooo maşallah aferin sana
B5ER:
senden nbr bakim

fab:
ii walla
fab:
bomba bi gündü
fab:
bi kere makina yı izledim, okan bayülgen yani, 4,5 da yattım
fab:
sora 9 da kalktım
fab:
ablamlarla kahvaltıya gittim
fab:
kilyosa
fab:
sora orda biraz turladım arabayla
fab:
sora donu$te de kilyosda sarıyere, şakır şakır yagmurda, virajli mirajli yollarda araba kullandım

B5ER:
ya bu arada bizde çekimlerin yarısını kilyosda yaptık

fab:
kilyosdan sarıyere bak, boru deill
fab:
sora elçin e ugradik (ben oraya kdr surdum yani arabayi ve gaayet guzel parkettimm!)
fab:
elçin de serçinin kardeşi
fab:
serçin de kankam
fab:
ama şimdi canada da
fab:
elçin de biraz oturduk, kalktık, donduk bu tarafa
fab:
taksimde kızlar vardı bizim
fab:
oraya gittim
fab:
onlarla sinemaya girdim
fab:
umudunu kaybetme, will smith in filmi, süper

B5ER:
bomba bi gün geçirmişsin anlaşılan

fab:
mutlaka izle, ağladım sonunda

B5ER:
ne güzel

fab:
kızları da böylece görmüş oldum, sınıf arkadaşım onnar benim: banu, güzin, tuba
fab:
bi de dilek var ama o antalya ya geri döndü, dersane öğretmeni. ama sevgilisi hüseyin hala burda. o da arkadaşım ama iş bankasında çalışıo. aslında o da antalyadan gelme. askerden sora antalyaya yerleşcek, dilekle evlenip çok mutlu olcaklar, 8 senedir çıkıolar
fab:
sora ordan cıktım, biraz gec kalaraktan evde burcuyla buluştum

B5ER:
haha çok hoşsun senn yaa

fab:
burcu da benim eski sevgilim nilüferin en yakın arkadaşıydı. sora ben nilüferden ayrıldım, burcu bizim okula girdi o sene. ben 4. sınıf, o 1. sınıf olduydu. sora biz iş kurduk. bkz. www.reklamgiy.com
fab:
burcu kanka yani benim
fab:
zaten ReklamGiy i de deniz ben burcu serçin kurduk
fab:
bak bu canada daki serçin
fab:
heh
fab:
!

B5ER:
=)

fab:
burcuyla biz kanka yani, süper arkadaş!
fab:
o şimdi bi ajansta
fab:
zamanında biz ReklamGiy i kurunca tanıştık onnarla
fab:
daa yeni başlıyodu onlar ama şimdi aldı yürüdü tabi. burcu da uzun zamandır orda çalışıo. ReklamGiy i bırakıp oraya geçmişti. çok geliştirdi kendini, süper bi iş kadını olma yolunda. gençlik ajansı gibi bi yer orası, youth republic.
fab:
bana geldi işte, biraz dertleştif falan
fab:
sora benim işime yardım etti, böyle böyle yapcan dedi
fab:
bi fuar icin stand fikri tasarladık
fab:
bütçeyi falan gösterdi bana
fab:
mekanizmasını yaptık, nası olcak etcek falan
fab:
sora ben onu eve bıraktım
fab:
dönerken babaneme ugradım
fab:
öptüm bi, bişi istio musun die sordum
fab:
sıkıldıysan susiim?
fab:
sora cafeye gectim. annemler arkadaşlarıyla cafedeler, rıdvan abiyle nimet abla
fab:
çocuğu var gökay, ortanca o, bnm bebeklik arkadaşım, 8 sene aynı sırada oturduk ilk okulda ve orta okulda
fab:
şimdi evlencek işte o da
fab:
pek görüşemioz eskisi gibi
fab:
bi de kardeşi koray la abisi volkan var
fab:
bu babamla rıdvan abi de küsmüştü de yeni barıştılar, yılbaşında annemler çat kapı gidince
fab:
yaaa

Şu anda bir titreşim gönderdiniz.

fab:
susiim istiosan?..

B5ER:
dinliyorum

fab:
soracıma
fab:
ben babama ve anneme ve rıdvan abiyle nimet ablaya bugun araba kullandıımı anlattım
fab:
süper kullandım dedim, 10 numara 5 yıldız yani!
fab:
bi de güzel park ettim dedim!

B5ER:
=)

fab:
babama sölüorum çünkü bana arabayı vermio!
fab:
pek kıymetli arabası
fab:
sora da eve geldim
fab:
yagmur yagıo burda
fab:
bi de dun ay tutuldu
fab:
ben goldie yi gezdirirken izledim dun ak$am
fab:
booole tutuldu resmen
fab:
cok ilginc...
fab:
...bittii

22:50:27 – 23:02:44 / 04.03.2007 / Pazar / ev / MSN

Tuesday, 17 July 2007

Mozaik Net Cafe - Dünyaya Açılan Pencere

Bir dönemin sonu. Cafe Dönemi. Mıstaçoğlu Ailesi’nin Yükselme Devri. 8 Yıllık Mozaik Net Cafe macerası. Ailecek üstüne bindiğimiz bir alamet. Şükür bizi iyi yerlere götürdü. =)

Bir dönemin sonu; çünkü artık Mozaik Net Cafe yok. Yani hala mevcut ama içinde Mıstaçoğlu Ailesi yok. Mıstaçoğlu Ailesi’nin reisi Nihat Mıstaçoğlu yılların yorgunluğunu atmak istedi omzundan; Mozaik Net Cafe yeni sahiplerine devredildi böylece. 18 Nisan 2007 Çarşamba günü akşamı son kez kapadılar 8 yıllık cafelerini Nihat ve Fahriye Mıstaçoğlu. Yıllardır evi gibi olan bu 3 katlı, güzel mekandan kendi eşyalarını, en önemlisi de Goldie’lerini alıp evlerine geldiler. Cafenin demirbaşlarından Fatih beyler, ReklamGiy’in Eti tanıtımı vesilesiyle İzmir’den Ankara’ya gitmekteydiler. Açılışı için çok uğraşan Mesul Müdür, kapanışta orada olamadı. Kısmet…

1998

Sene 98. Bilgisayarla ilk defa tanışıyordum ben. Lise arkadaşım Murat’ın evindeki Windows 95 işletim sistemi yüklü, celeron işlemcili bilgisayarında FIFA 98 oynayarak müşerref olmuştum o teknoloji harikasıyla. Murat, Ümit, Kadir ve ben turnuvalar düzenliyorduk kendi aramızda. Her şey çok basitti ama ne çok eğlenirdik… (Solda Murat ve beni lise sondaki hallerimizle görmektesiniz.) Sonraları 4 kişiye 1 bilgisayar yetmemeye başlamıştı ki tam o sıralarda internet cafe furyası tüm İstanbul’da patlak verdi. Her semtte pıtır pıtır cafeler açılmaya başlamıştı. Bilgisayarla tanıştıktan kısa bir süre sonra adım başı açılan bu genelde dandik ve salaş olan mekanlarda oyun oynamaya gider olmuştuk. mIRC’te chat yapıyor, Quake II’de birbirimizi öldürüyor, yeni çıkan FIFA 99’da kozlarımızı paylaşıyorduk. Bu bahsettiğim pıtır pıtır açılan ancak kaliteden uzak olan internet cafelerin dışında güzel mekanlar da oluyordu nadiren. Bunlardan biri de Bakırköy’deki “Millenium İnternet Cafe”ydi. Hem şıktı, hem 17 inch Hyundai monitörleri vardı. (O monitörlerde 1 saat Quake II oynadıktan sonra sokakta her köşeden silahlı adamlar çıkacak sanırdınız. Beyniniz içerde ters dönerdi sanki. =) ) Hem de Bakırköy’deydi. O cafeye gitmek için Çapa ve Zeytinburnu’ndan kalkıp Bakırköy’e giderdik, siz düşünün. İşte Mozaik Net Cafe’nin temel prensiplerini oluşturmak için örnek alınan yer, orasıdır! “Millenium İnternet Cafe”

Bu arada sene 99 olmuştur bile. Lise sonun ilk yarısından ikinci yarısına geçilmiştir. Herkesi ÖSS telaşı sarmıştır, ben hariç. =) Bu yeni başlayan bilgisayar merakımı bir süre sonra babamla paylaştım. “Baba,” dedim, “hadi bilgisayar alalım!”. O da aldı. =) Esenler’deki işini yeni kapatmıştı. Yeni bir atılım peşindeydi. Önce bilgisayar aldı. Ailecek sadece fal bakabildiğimiz bilgisayarın önünde kuyruğa giriyorduk. =D

Bu arada ben de babama “Hadi biz de internet cafe açalım.” dedim. Gittiğim cafelerle konuşup biraz araştırma yapmıştım. Annemle ikisini alıp Bakırköy’e, Millenium’u göstermeye götürmüştüm. Babam 1 hafta geçmeden “Bir yer buldum.” diyerek geldi: Ereğli Mah. Günaydın Sok. No: 6/B Şehremini Fatih/İSTANBUL. İşte Mozaik Net Cafe’nin adresi!

Lise bitti. 99 senesi, mevsim artık yaz. 17 Ağustos’ ta İstanbul’u deprem vurdu. Çok şükür bizim bölge zarar görmedi. Deprem sebebiyle tedirgin geçen birkaç günden sonra yeni dükkanımıza giriştik. 3 katlı, eski bir tekstil atölyesiydi. Giriş katı, bodrum katı ve üstte asma katı vardı. O zamanlar cafe denebilecek bir hali yoktu. Çünkü içeride hiçbir şey yoktu! Muratlar’ın yardımıyla içeriden çuvallarca moloz çıkardık. Duvarlar, yerler, mutfak, tuvalet, her şey baştan yapıldı. Mevcut kas tellerimden bir kısmı mutlaka orada oluşmuştur. =P

Murat bilgisayar konusunda oldukça bilgiliydi. Malum, internet cafe sadece masa, sandalye, çay, kahveyle olmuyor. Murat’ın ve onun bir tanıdığının yardımıyla –sanırım Serkan adında bir bilgisayar programcısıydı– sistemi kurduk. Bilgisayarların konfigürasyonunu Murat’la ikimiz yaptık. İşin çoğunu yapan Murat’tı tabii ki, ben halen öğrenme kısmındaydım ama hızlı yol alıyordum. =) Yaptığımız konfigürasyonlar babamdan tekrar tekrar bütçe sebebiyle geri döndü. Sonunda 8 makinayı doğrultabildik. Kadıköy’deki Granit Bilgisayar’dan gecenin bir yarısı gidip aldığımızı hatırlıyorum bilgisayarları. Açılışa yetişmeye çalışıyorduk. İlk açılış girişimimiz 1 hafta ertelenmişti hatta, bilgisayarlar yetişmemişti. Nihai açılıştan önce Murat ve ben 48 saattir uyumuyorduk.

Açılış

16 Ekim 1999 Cumartesi. Mozaik Net Cafe sonunda kapılarını açtı. =) Eşin, dostun, esnafın katılımlarıyla gerçekleştirilen küçük bir kokteylle çalışma hayatına başlıyordu Mozaik Net Cafe. 8 bilgisayarla çıkılmıştı yola. 4 tane giriş katta, 4 tane üst katta bilgisayar vardı. Resmen bomboştu ortalık. Ana makinemiz bile yoktu o zamanlar. =) Açıldığımızda internetin saati 600.000 TL idi ve ilk günün hasılatı da 20.000.000 TL’ymiş annemden aldığım bilgiye göre. =)

Hey gidi günler! Bağlantıyı surecom adlı bir alet yapıyordu vs. 56 K dial up bağlantı vardı sadece. Bildiğin telefon hattı yani. =) Şimdi ilkel bir teknoloji gibi gelse de o zamanlar için iyi bir durumdaydık. Zaman içerisinde de sürekli ve sürekli yenilendi Mozaik Net Cafe. Asla geri kalınmadı teknolojiden.

Giriş ve üst kattaki 8 bilgisayarla başlanmıştı çalışmaya ve alt katın adı daha çok uzun süre anılmayacaktı cafe için. Önce boş yerleri doldurmak gerekiyordu. Açılıştaki 8 bilgisayarın iki tanesinin ses kartının bozuk olduğunu sabaha karşı fark edip Murat’la birlikte ilk vapurla karşıya geçmiştik. Vapurda daha fazla dayanamayarak sızıp, Haydarpaşa’ya uğrayan vapur Kadıköy’e devam etmek için iskeleden ayrılırken gözlerimizi açıp “Olum geldik geri dönüyoruz! Koş!” şeklinde yerimizden fırlamıştık. =D

Böyle başladı “Cafe Dönemi”. Cafe açıldığında ben ÖSS’ye hazırlık için dershaneye başlamıştım, Bakırköy FEM. Cafe telaşı başladığında İhsan Mermerci Lisesi’nden mezun oluyordum. ÖSS’yi o cafede kazandım. En önemli ilişkilerimi o cafe varken yaşadım. İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nü kazandım, okudum ve bitirdim. ReklamGiy’i kurduğumuzda da vardı cafe, devamında da. Hatta son döneminde, her zamankinden daha çok depo görevi gördü bizim için. Yıllarca sokaktaki çoğu dükkan değişti, bizimkisinin sadece rengi, masaları, bilgisayarları… 8 bilgisayarla başlayan Mozaik Net Cafe, 50 bilgisayarla gitti yeni sahiplerine. Cafe zamanında 3 tane ev değiştirdik, şimdi 3. deyiz. =) Aynı şekilde annem, babam ve ablam da çok değiştiler. Mesela ablam 6 tane iş değiştirdi. Giyim sektöründe, telekomünikasyonda, müzik sektöründe ve hukuk firmalarında hizmet verdi. Annemlerdeki en büyük fark resimlerde seçilebiliyor. =D (Hala gençler ama şimdi daha karizmatik görünüyorlar.) Cafe döneminde 1 seçim, 2 hükümet gördük. (2. seçim yolda.) Beşiktaş 1, Galatasaray 3, Fenerbahçe 4 kez şampiyon oldu. =) Galatasaray UEFA Kupası’nı ve UEFA Süper Kupa’yı müzesine götürdü. FIFA 2002 Dünya Kupası’nda Türkiye Dünya 3.sü oldu. Gene 2002’de 12 Dev Adam, Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda Yugoslavya’yla birlikte finale yükseldi ve Avrupa 2.si oldu. Ardından 2006’da Japonya’da düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Dünya 6.sı olduk!..

Mozaik Net Cafe’nin 7 yıl, 6 ay ve 2 günlük kısa gibi görünen tarihinde sayılamayacak olaylar oldu. Birer birey olarak baktığımızda yukarıdaki gibi bir çok toplumsal olay yaşandı. Mıstaçoğlu Ailesi açısından da hayat devam etti. Düğünler, doğumlar, cenazeler. Aileye eklenenler de oldu, aramızdan ayrılanlar da…

Cafe bünyesinde çalışan 40’tan fazla eleman geldi ve geçti. Mozaik Cafe’den bahsedip, emektar çalışanlarımızı anmamak büyük saygısızlık olur. Hele ki bir tanesi demirbaş oldu cafeye. Cafe’nin kapısından girip de adını bilmeyen çok az kişi vardır onun. Meşhur Kemal ACIOĞLU! (Solda Goldie'yle birlikte görülüyor kendileri.) Zaman içerisinde o da aileden biri gibi oldu. Tam başlangıcını bilemiyorum ama 5 yıl kadar hizmet verdi cafeye. Alt katta kendi prensliğini kurdu. Daha çocukken geldi yanımıza, sonra kocaman adam oldu. (Nedense Recep eniştemin bana yıllar önce söylediği bir söz geldi aklıma: “Koskoca adam oldun, hala adam olamadın Fatih!” demişti bana. Ne kadar derin bir sözdü. Hala düşünürüm gerçek anlamı nedir diye… =) ) Kemal bir çocuk olarak gelip, bir Network Mühendisi olarak ayrıldı cafeden. Harcadığı tüm emekler için kendisine teşekkür ediyoruz…

Cafenin ilk yıllarında beraber çalıştığımız Rasim ÇIRPIN da unutulmazlar arasında elbette. Bir tıp öğrencisi olarak gelmişti yanımıza. Şimdi kendisi bir doktor ve benim iyi bir arkadaşım.

Anılması gereken teknik elemanlar arasında hatırlayabildiğim şu isimleri de saymak gerek: Gökalp, Sinan, Azat ve Cem. (Anmak istemediklerimiz de var elbette.)

Teknik elemanlarımız dışında temizlik ve mutfakla ilgilenen bayan elemanlarımız vardı bir de. Hepsi ayrı birer hikaye konusu. =) Kısaca anmak gerekirse: Mehtap, Vahide, Nurten ve ilk bayan elemanımız Şeyda en önemlileri. Onların dışında Nihat beyin ilk gününde kovduğu ve başarılı olarak gördüğümüz 1 hafta kadar dayanabilenler veya Nihat bey kovamadan kaçıp gidenler… =)

Cafe hayatlarımızı değiştirdi. Birçok hayata dokunmamızısağladı. Her dönem belli sadık müşterilerimiz oldu. Bazıları arkadaşlığa terfi etti. Bizim cafeye kattığımız kadar, cafe de bize kattı. Bu süre zarfında yüz binlerce kişi girip çıktı kapımızdan. İçeriye girip çıkan hikayeleri, internette konuşulanların çeşitliliğini bir düşünsenize…

Mozaik Net Cafe artık kendi çevresinde bir marka. Benzerlerine ve taklitlerine örnek olan bir marka. O’nu yaratmak, buraya kadar getirmek için çok uğraştığımız bir marka.Belki de bizim çocuğumuzdu cafe ve şimdi kendi ayakları üstünde, yeni sahipleriyle yoluna devam ediyor.

Seni seviyoruz Mozaik Net Cafe;

Mıstaçoğlu Ailesi – Fatih MISTAÇOĞLU

07.07.2007 – 13:02 – ev - bilgisayar

Friday, 8 June 2007

Ekilme Zinciri

Bu nedir arkadaş?

Dışarı çıkmak üzere duşumu alıp, saçımı yapıp, cicilerimi giydikten sonra bir telefonla ekilmekten ve evde kalmaktan gına geldi! Maşallah son bir haftadır beni eken ekene. Yeni bir trend haline geldi! İnsanlar canları sıkılıp "Ne yapsak acaba?" diye aralarında konuşurken gruptan biri çıkıp "Hadi Fatih'i çağıralım, sonra da tam gelecekken ekelim. Müthiş zevkli oluyomuş!" diyorlar.

Hepsi geçen hafta başladı! Geçtiğimiz hafta sonu için dolu dolu planlarım olduğu için hafta içi pek biryere gitmemeye çalıştım. Zaten 22-26 Mayıs arasında Bilgi Üniversitesi Mayfest içinde Smirnoff için çalışıyordum ve 5. gün Parkorman'daki finalden sonra ayakta duracak halim bile yoktu ve haftayı evde yatarak geçirmek çok güzel olacaktı. "Zaten haftasonu bir sürü planım vardı!"

Öncelikle cumartesi günü Parkorman'daki festivale biricik arkadaşım Sevgi GÜR de gelmişti. Uzun zamandır görüşemiyorduk ve çok uzun zaman önce (ben askerden yeni dönmüştüm) Anadolu Yakası'ndaki yeni taşındığı, manzaralı evine beni yemek yemeye davet etmişti. Hazır biraraya gelmişken "Hadi şu sözünü de tut artık..." dedim ve "Önümüzdeki cumartesi sendeyim o zaman!" diyerek tarihi de kondurdum üzerine.

Evde dinlenerek geçirdiğim hafta boyunca pazar günü Melis'le adaya gitmeye, pazartesi günü de Didem'le sinemaya gitmeye (Galatasaray-Fenerbahçe maçında kazandığım iddianın ödülü olarak) karar verdik. Perşembe günü geldiğinde Sevgi'den bir mesaj geldi. Bir arkadaşının düğünü vesilesiyle cumartesi günü bir kına gecesi düzenlenecekmiş ve oraya katılması gerekiyormuş. Yemek işini pazar gününe alalım dedi. Benim de Melis'e sözüm vardı ada için. O yüzden pazar olamaz dedim. Ayrıca hafta içinde bir kaç kişiyi de cumartesi işim var diyerek reddetmiştim. Cuma günü kesin olarak belli oldu ki Sevgi'yle yemek işi yalan olmuştu. Sevgi gecenin bir yarısı attığı bir mesajla Cahide'ye gitmek zorunda olduğunu haber verdi.

Neyse haftaya yaparız derken pazar günü yapılacak ada gezisinin hayalini kurmaya başlamıştım ki cumartesiyi pazara bağlayan gece saat 02:00 sularında Melis'den bir mesaj geldi. (Melis zaten beni ekme konusunda bir uzman oldu!) Mesaj şöyle birşeydi: "cnm adaya pazartesi gidioruz. ltfn kizma." Nasıl kızma?! 6-7 saat sonra çıkıp gidicez, öyle plan yapmışız, nasıl kızma?! "ben gelmiorum!" yazdım gönderdim. Pazar günü adaya gitmek için plan yapmıştım ve gidecektim!

Gidemedim... Öncelikle yalnız başıma gidip asosyal bir şekilde güneşlenmek, denize girmek cazip gelmedi. Gidecek birilerini bulmaya çalıştım ama nasıl gitmeden 7 saat önce ekmek uygunsuzsa, insanları arayıp hadi gel adaya gidiyoruz demek de o kadar uygunsuzdu. (Gerçi Serçin'im kankam olsa koşa koşa, yüze yüze giderdik ama... Neyse...) Gidecek kimse bulunamadı! Burcu hanımlar Burc Beach'de Mehmetçik'e hizmet veriyorlardı. Bari tenis oynasaydım dedim, o da yalan oldu. Pazar günü rezil ötesi, tüm gün bilgisayar karşısında harcandı gitti. Resmen yalnızdım... Artık resmiyet kazanmıştı.

Hiç olmazsa pazartesi günü Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu filmine gidecektik Didem'le. Pazar akşama doğru Didem'e mesaj attım Kaçta gidiyoruz falan diye. Cevap geldi: "canim ben bu aksam yalovaya gidiyorum. ayin 9unda doncm. o zmn giderz." benzeri birşeyler diyordu. Yok artık! Eken ekene! İnsanlar birbirleriyle yarışıyor. Evde kamera falan mı var? The Truman Show gibi. Beni evde tutmaya çalışıyorlar? Şaka mı bu?!

Pazartesi sabah annemler Marmaris'ten döndü zaten. O gün de harcandı gitti evde. Allah'ım! Ev beni yuttu yutacak!

Salı günü de Pınar'la sözleştik çarşamba günü sinemaya gidelim diye. Ancak sözleşirken tamamen unutmuşum, benim çarşamba günü 15:00 de biricik dişçim Cansev'le randevum vardı! Pınar'ı aradım ulaşamadım. MSN'e yazdım ve her nedense kendisine ulaşıp sinemayı iptal ettiğime ikna oldum. Ulaşamamışım! Ben de çarşamba günü Pınar'ı ekmek suretiyle gene sinemaya gidemedim! Bir bağlamda kendi kendimi bile ekmeyi başardım...

Bu arada gene çarşamba günü Burcu'cuğum beni aradı ve gel görüşelim dedi. Dişçi var dedim. Dişçi'den sonra ara dedi. Aradım. Yarım saate çıkıyorum dedi. Evde haber bekliyorum dedim. O haber bir türlü gelmedi! 1,5 saat sonra Bubu aradı. "Oldu mu yarım saat?" dedim. Her zamanki gibi kahkahayı bastı ve "Canım görev çağırıyor. Bana karşı yolları gözüktü."diyerek Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hizmet vermek üzere gitti. Ben gene üstüm başım ve saçımla evde kalakalmıştım...

Gün perşembe! Yani bugün. Bugün Burcu'nun işleri bitiyordu ve geçen haftadan beri planladığımız üzere eski ve mevcut ReklamGiy ileri gelenleri olarak buluşacaktık. Katılımcılar: Deniz, Bubu, Nilüfer ve ben. 17:00 gibi Deniz'i aradım, eve geçiyordu. "Eve git, beni ara, Taksim'de buluşuyoruz." dedim. Her zamanki gibi randevumuzu hatırlamıyordu. Bubu'yu aradım. "Ofisten geç çıkacağım ama çıkar çıkmaz gelirim." dedi. Nilüfer'i aradım, meşgule verdi, bir daha da arama gereği duymadı. Ben gene duşa girdim, giyindim yemek yedim. MSN'in başına geri geldiğimde Deniz "Ben çok yorgunum, çıkmayacağım evden." falan yazmıştı. "Neyse Nilüfer de cevap vermedi zaten. Bubu'mla buluşup birer bira içeriz. O benim bitanem." falan diye düşündüm. Baktım saat artık 20:00'ı gösteriyor. Bubu'yu ben dürteyim dedim. Bubu beni geri arayıp ofisten bir türlü çıkamadığını söyledi. Gene ben, güzel pantolonum, mavi gömleğim ve emektar kıravatımla evde kalmıştım...

Bu artık böyle süremezdi. Bu ekilme silsilesinin sona ermesi gerekiyordu! Kaderin çarklarına çomak sokulmalıydı! "Sinemaya gidiyorum!" dedim, "Gerekirse tek başıma!". Bir kaç arkadaşı daha aradım ama son dakika olduğu için gelemediler. Saat 22:00'de uygun bir seans vardı. Çıktım evden! Daha apartmandan çıkamadan Yunus aradı: "Gel beni al!" Kapıdan çıkmam bile ekilme silsilesini sekteye uğratmıştı. Hemen davet gelmişti...

Gidip Yunus'u evden aldım. Gidip birer Ice Mocha içtik. Sinemaya gitmedim belki ama evden kaçmayı başarmıştım. Bundan sonra herşey çok güzel olacaktı. Zinciri kırmıştım artık!

Sevgili arkadaşlarım. Lütfen beni ekmeyiniz. Bu sizin için son uyarıdır.


Hepinize sevgiler, saygılar, öpücükler...

Biricik dostunuz;
fab

=)

02:25 / 08.06.2007 / cuma / ev / bilgisayar
/ anathema - a dying wish

EKLEME: Bu arada sistemi kırma çabası işe yaradı. "Ben gidiyorum!" diyerek kapıdan çıktığım anda Yunus aradı dediğim gibi. Cuma günü Pınar beni sinemaya davet etti ve inanamayacaksınız ama gittik! Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu. =) Cumartesi günü arkadaşımın düğününe gittik. Halam beni bırakmadı, o gece onlara misafirliğe gittim, pazartesi eve döndüm. Salı günü de biricik Bubu'mla buluştuk, konuştuk, konuştuk... Bazen bazı şeyler yolunda gitmez. Bunlar çok basit konular, dert edilecek şeyler değil. Bu da eğlencelik bir yazı zaten. Gene de ilginç bi tesadüf oldu. "Kaderin tekerine çomak sokalım!" diyerek dışarı attım kendimi, zincir böylece bozuldu. =)

Bu akşam da Marmaris'e gidiyorum... =)

Saygılar, sevgiler;
fab

19:30 / 13.06.2007 / çarşamba / ev / bilgisayar

Thursday, 31 May 2007

Paylaşamadığım Porno Yıldızlarını Sizinle Paylaşıyorum!


EVET! AÇIKLIYORUM!

Size buradan en sevdiğim porno yıldızlarını açıklıyorum!


Ben bunu neden yapıyorum? =) Tam bilmiyorum ama birden bire bunu yapmak için inanılmaz bir istek duydum içimde. Gece saat 01:00 civarı Goldie'yi (köpeğim) gezdirirken aklıma geldi. Şimdi döndüm ve bilgisayarımın başına oturdum. İşte açıklıyorum ama önce biraz konuşalım.

Öncelikle porno sektöründe hizmet veren tüm arkadaşlara ayrı bir minnettarlık duyduğumu belirtmek isterim. Gençliğin gelişimi için böylesi zor bir sektörde "ter döküyorlar". Kabul edelim, hepimizin üzerlerinde alın terleri var. Onlar için kocaman bir alkış istiyorum. Cihan'ın (arkadaşım) dediği gibi "EMEĞE SAYGI!" =)


İkinci olarak, pornografi önemli bir kavram. Direkt cinsellik olarak da bahsedebiliriz ancak buradaki asıl tema ekran önündeki cinsellik. Bu ana haber bültenlerindeki, gazetelerin web sitelerindeki açık saçık durumlara iyi gözle bakıyorum sanmayın. Çıplaklığı sömürenlerden en az sizin kadar nefret ediyorum. Ancak pornografide öyle bir durum yok. Çıkıp çatır çatır konuyu işliyorlar ve bitiyor. Sömürü yok. Hep vericiler; veriyorlar... Üstelik de bunu yalnızken izliyoruz. TV'den burnumuza sokulması, babam karşı koltukta otururken filmdeki sevişme sahnesiyle karşı karşıya kalmamız ortamda elle tutulur bir gerginlik yaratıyor. "İzlesem miii? İzlemesem miii?.. Yok abi bu sahne kaçmaz!" =D


Yani odada resmen bir fil var ve biz onu görmezden geliyoruz. Herkesde bu böyle. Tuvalet tabusuna benziyor. Herkes yapıyor ama yapmıyormuş gibi davranıyor.

Bütün bunların yanında, cinsellik hayatımızın bir parçası! Olmadığını iddia eden varsa yazının sonuna not bıraksın. Öyle! Farkında değil misiniz hayatlarımız bunun etrafında dönüyor. Elimizde değil. Doğmak, büyümek, üremek ve ölmek zorundayız. Bu 4 seçenek arasında hangi dolambaçlı yolu izlediğiniz sizin seçiminiz ancak bunları atlama şansınız yok. Belki üremeyi atlayabilirsiniz ama bence atlamamaya çalışın, en zevklisi o sonuçta... =)


Cinsellik hayatımızın bir parçası ve biz hayatımıza dair şeyleri ebeveynlerimizden, arkadaşlarımızdan, okuldan, kitaplardan, televizyondan ve artık çoğunlukla internetten öğreniyoruz. Ama öğreniyoruz. Bir şekilde hayatımızla ilgili herşeyi öğreniyoruz. Ya o noktaya varmadan önce bilgi sahibi oluyor, oraya vardığımızda afallamıyoruz, ya da o noktaya vardığımızda öğreniyoruz. =) Emeklemeyi, yürümeyi, okumayı, mesleklerimizi, becerilerimizi üstüne giderek öğreniyoruz. Yukarıda saydığım 4 temel hayat aşamasından biri olarak cinsellik %25'lik hisseyi elinde tutuyor ve bu hayatımızın bir döneminde %80 - %90'lara kadar vuruyor. Peki biz gerekli bilgiyi nasıl alacağız? Ebeveynler o konuşmayı yapmamak için
köşe bucak kaçınır. Okul müfredatlarında cinsellik yeni yeni anılır oldu. Kitapta anlatılanlar gerçekle bağdaşmaktan çok biyoloji kitabının en zor kısmından yapılan alıntılar gibi... (Bu arada öyle bi kitap hiç görmedim de tahmin yürütüyorum.)

Burada devreye emektar porno sektörü giriyor. =) Herşeyi tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Siz bir öğrencinin saatlerce ders dinlediğini-izlediğini gördünüz mü hiç? Çocuk bu dersi gözünü kırpmadan izliyor. Genleri ona diyorki: "Vakti geldiğinde en büyük sınavı bu konudan olacaksın! Gerisi yalan! Gözünü dört aç!"

İşin aslı, öyle. Hepimiz kariyer istiyoruz, para istiyoruz, güzel olmak, yakışıklı
olmak istiyoruz. Neden? Çünkü topluluk içinde yaşıyoruz ve medeniyiz. Hayvanlar bu işleri çok daha kolay hallediyor. Fakat biz bu topluluk içinde elde etmek istediğimiz karşı cins için savaşacaksak, bunu statümüzle, çekiciliğimizle, tercihen her ikisini birleştirerek yapmak zorundayız. Yani? Kariyer-para birer amaç değil araç. Sahip olmak istediğimiz kişilere sahip olmakda bize yardımcı oluyor. Ve kabul edelim, bu sahip olmak istediğimiz insanlara nasıl sahip olmak istediğimizi hepimiz biliyoruz. Evde temizlik falan yaptırmak istemiyoruz, onlara "sahip olmak" istiyoruz! =) (Utanma bee! Bundan daha doğal bişi var mı?!)

Porno sektörünün, dünyadaki en büyük 3 sektörden 1'i olduğunu duymuştum biryerlerde. Kapsamlı bir araştırma yapmadım açıkçası, aslını bilemiyorum ama
can-ı gönülden inanıyorum. =)

Porno Yıldızları bize ihtiyacımız olan tüm bilgileri ve hayalgücümüzü geliştirebilecek teknikleri incelikleriyle öğretiyorlar. Erkekler için de, kadınlar için de konuya ilişkin "irili-ufaklı" örnekler sunuyorlar. En önemlisi, okuldaki her ders için çok önemli olan "uygulamalı teknik" le, görsel ve farklı açılardan konuyu "ele alıyorlar". =D

Yalnız benim de kabul etmem lazım, literatürdeki bazı öğretiler fazla abartılı, cesaretlendirici ya da şevk kırıcı olabilir. Gene kabul ediyorum ki bazı kaynakların başına "DİKKAT! BİRAZDAN GÖRECEĞİNİZ HAREKETLERİ LÜTFEN EVDE VEYA BİR UZMAN GÖZETİMİNDE OLMADAN DENEMEYİNİZ!" şeklinde uyarılar konulması gerekiyor olabilir. Ancak inanıyorum ki sağlam bir psikoloji bunları kolaylıkla kendi teknesinde yoğurup, içinde olması gerektiği şekle getirebilir. =)


Porno dünyasının emektarlarına böyle bir kompliman yaptıktan sonra favori yıldızlarımı açıklıyorum.

Önden bayanlar:

Jenna Jameson (Meşhur Vivid'in patroniçesi)
Tera Patrick
Gina Wild (Porno sektörünün beşiği Almanya'nın sarışın güzeli)

Sylvia Saint
Aria Giovanni
Miko Lee (Asya'nın en sevilen "yüzü")
Sophie Evans
Devon
Monica Sweetheart

Elbette bu sektör sadece kadınlarla dönmüyor. Emektar aktör arkadaşlarımızı da anmadan olmaz:

Rocco Siffredi (Bu sektöre rekorlarıyla adını yazdırmış, yıllarını vermiş, emektar aktör...)

Lexington Steele (Etnik kesimin, etkili temsilcisi. Afro amerikalıların baş tacı.)
Ron Jeremy
Peter North (Nam-ı diğer fıskiye... O bir Cum Shot efsanesi!)

İşte böyle arkadaşlar. Elbette burada adı anılamayacak kadar çok aktör ve aktristin emeği var bu sektörde. Hepsine buradan saygılarımızı gönderiyoruz. Dileyen yorumlara "AAAA ABİ BUNU NASIL UNUTTUN YAW!!!" diyerek istediği isimleri bırakabilir. =)



Porno iyidir arkadaşlar! Gün ışığına çıkmadığı, elden ayağa düşmediği, herkesin eline tutuşturulmadığı sürece iyidir. Halkın yararınadır.

Ohh bee! Söyledim gitti!.. =D

02:24 / 31.05.2007 / perşembe / ev / bilgisayar
Related Posts with Thumbnails