Friday, 8 February 2008

İstanbul'a Parçalanıyorum, Gözlerim Kapalı...

Evden çıkıp yürüyorum. Çok sevdiğim Başvekil Caddesi’ndeyim. Kulağımda mp3 çalarımın kulaklığı. Tori Amos’un sesi kulağımda. Çok güzel, çok duru… İçime işliyor sanki.
 
Yürüyorum. Bakkallar, caddenin demirbaşı kebapçılar, marketler geçiyorum. Kısacık yolu, 3 dakikada yıllarca yürüyorum sanki. Kulak zarıma gelen her nota darbesi, zamanı bi kat daha yavaşlatıyor. Sokak genişliyor sanki, ötesini görebiliyorum. Ama genişleme değil bu. Müzik zamanı yavaşlatıyor ve beni moleküllerime ayırıyor adeta! Her şeyle bir oluyorum yavaş yavaş. Duvarın, ağacın, yolun, geçen arabanın içine karışıyorum.
 
Parçalarıma ayrılıyorum yavaş yavaş. 3 dakikalık yolu yıllarca yürüyorum! Adımlarım arasında mevsimler geçiyor benim için ama insanlar akıp gidiyor yanlarımdan…

Parçalarım benden uzaklaşıyor, parçalandıklarından daha da yavaş. Tek bir bilinç ve ayrılan parçalar değilim o an. Her parçam bilinçli. Her parçam uzaklaştıkça farklı şeylere karışıyor ve ben hepsini hissediyorum. Milyonlarca gözüm var ve her şeyi görüyorum sanki. Parçalarım uzaklaşıyor benden, çok yoğundan, az yoğuna doğru. Diffüzyon olayı gerçekmiş diyorum kendi kendime…
Her yöne uzaklaşıyorum kendimden. Büyüdükçe büyüyorum. Bir parçam yanımdan hızla geçen kıza doğru gidiyor. Kızın yanağına yapışıyorum, kızın hızıyla. Kızın da bir parçasıyım artık, kendimin de. Bütün olmaya ilk defa bu kadar yakınım belki de, parçalarıma ayrılmış bu halimle.
 
Başka biri geçiyor yanımdan. Orta yaşlı bir adam. Bıyıklı. Kemal adı. 2 gündür traş da olmamış. Beyazlar var sakalları arasında. Beresinin altından saçında da beyazlar olduğunu görüyorum. Çok yıpranmış gibi görünüyor adam, bitkin. Yakası açık bi mont giymiş. İçinde giydiği hırkanın altından kareli gömleği görünüyor, mavi beyaz. Bir parçam bıyıklarının arasına giriyor savrulup. Gözlerimin önünde hatıralar beliriyor. Araba tamircisinde küçük bir çocuk görüyorum, üstü başı yağ içinde. Sonra bir delikanlı, inşaatın önünde çimento karıyor, elleri su toplamış kürekten. Düğün, ev, çocuklar… Adamın nasırlı ellerine baktığını görüyorum geçmişinde. Boş ellerine bakıyor. Aklından para geçiyor. Boş ellerine bakıyor ve ağlıyor. İnşaatın arkasında, saat sabah 6…

Başka bir parçam daha şanslı. Güzel bir kadına doğru savruluyor. Tam dudağına yapışacakken derin bir nefes alıyor kız, havayla birlikte ciğerlerinde buluyorum kendimi. Dışarıdan güzel olan görüntü burada o kadar güzel değil. Simsiyah her yer, zift ve katran. O çamurun içine yapışıp kalıyorum. Hisleri geliyor zihnime. Daha orta okuldayken, kızlar tuvaletinde sigara uzatıyor bir kız bana, yani ona. İçine çekiyor, öksürdükçe öksürüyor. Ciğerler isyanda… Bırakmak istediğini hissediyorum. Daha da içine girip bakıyorum, her seferinde başka bir darbe yemişiz. Evlilik vaadiyle kandırıp giden birisinin yüzünü görüyorum. Karalanmış tükenmez kalemle ama gene de bir göz bana doğru bakıyor, yani ona…

Tüm caddeye yayıldım neredeyse. Milyonlarım, milyarlarım…


Küçük bir çocuğun dizindeki yaraya yapışıyorum. Tüm gücümle iyileştirmeye çalışıyorum orayı. Her kan hücresini, her trombositi kendime çağırıyorum. Çok uğraşma diyor bana çocuğun parçaları. "Birazdan gene düşecek…" Dizden yukarıya bakıyorum çocuğa doğru, başı yukarıda, kendinden uzun her şeye baka baka, güle güle gidiyor yolda. Çocuk önüne bakmadığı için düşüyor ama önüne bakmadığı için mutlu. Başı ağır gelmiyor ona, hep havada. Büyükler o yüzden düşmüyor, çünkü kafaları yerden hiç kalkmıyor…

İşte güzel bir kız! İrademi zorlayıp ona doğru yöneliyorum. Güzel giyinmiş, mini etekli, fönlü saçlarını savura savura gelen bi dilber. Dekoltesini hedefliyorum ve rüzgar da niyetimi anlamış gibi yardım ediyor bana. Yumuşacık vadiye, tüy gibi yapışıyorum. Mis gibi kokuyor her yer. Sim de sürmüş kız dekoltesine. Her yanım parlıyor. Sanki yıldızlar arasında yatıyorum. Düşüncelerin gelmesini bekliyorum. Gelmiyor. Ben gidip ulaşmaya çalışıyorum, ulaşamıyorum. Sonra anlıyorum, boş yukarısı. Tüm çaba dışarıya harcanmış yıllarca, içerisi boş. Kızın dudağının kenarındaki masum olmayan gülümseme, mutluluk belirtisi. Mutlu o halinden. Cehalet en büyük saadetmiş meğer…

Milyonlarca parçam, yüzlerce kişiye yapışıyor o yürümesi yıllarca süren 3 dakikalık yolda. Yaşlı nine ve dedelerin takma dişlerine, hip-hopçı gibi giyinmiş bi çocuğun jöleli saçına, liseli bi kızın ekoseli eteğine, simitçinin kulağına, alternatif bi gencin uzun sakalına, el ele tutuştuğu sevglisinin rimelli kirpiğine ve siyah ojelerine yapışıyorum. Hepsini hissediyorum, hepsiyle bütünleşiyorum. Parçalarıma ayrılırken hiç olmadığım kadar bütünüm…

Herkes için hissettiğim milyonlarca, milyarlarca duygu düşünce var. Çok azı ortak. En çok dikkatimi çeken, hepsi kendisini ayrı sanıyor. Diğerleriyle alakasız sanıyor. Tek başına varolduğunu, varolabileceğini düşünüyor. Sokakta etrafında geçenlerin kim olduğunu umursamıyor, ilgilenmiyor. Herkesin birbiriyle bağıntılı olduğundan habersiz her biri… O yüzden yalnız her biri aslında. Herkesin derdi yalnızlık ve belki hiçbiri farkında değil bunun tam olarak.

3 dakikalık yolda yıllarca yürüyorum. Mevsimler geçiyor zihnimden, diğer insanlarla bütünleşirken. Tori Amos’un sesi bölüyor beni parçalarıma, bütünleştirmek için. Sesi duru, pürüzsüz, parlak… Büyük bir rüzgar geliyor. Rüzgar da bilinçli en az benim kadar. Tanrısal bir görevle, uzaklardan gelmiş benim için sanki. Döne döne savuruyor beni. Her şeye, herkese yapışıyorum hızla. Zihinleri akıyor zihnime. Onlar da hissetmeye başlıyor yavaş yavaş kendilerindeki değişikliği. Dışarıdan gelen ama hiç de yabancı olmayan o farklı bilinci. Bütün olmanın ne demek olduğunu, hayatın küçük ama asla önemsiz olmayan parçaları olduklarını görmeye başlıyorlar. Benim zihnim beliriyor zihinlerinde. Rüzgar arttıkça güçleniyor bağlantımız. Onlar da benim duyduğum müziği duyuyorlar artık, onlar da yavaşlamaya, o hızla parçalanmaya başlıyorlar. Rüzgar fırtınaya dönüşüyor, dünyayı kaplamak üzere yükselen ve…  

Birden bire kesiliyor her şey! Rüzgar duruyor. Rüzgar yok!

Kendimi sokağın ortasında buluyorum. Kulağımda mp3 çalarımın kulaklığı. Ama ses yok. Kaybettiklerimin korkusuyla uzanıyorum alete, ekranı kapalı, şarjım bitmiş! Başımı silkeliyorum neler olduğunu idrak edebilmek ve kendime gelebilmek için. Müziğin eksikliği ve kafamda geçenlerin belirsizliğiyle kafamı kaldırıyorum yürümek üzere ve dona kalıyorum o an. Tüm cadde duruyor. İnsanlar duruyor. Hepsi bana bakıyor. Hepsi beni görüyor. Hepsi beni hissediyor… ama müzik ve rüzgar yok…

Milyonlarca parçaya ayrıldım ve ilk defa bütündüm bu kadar. İlk defa tamamdım…

07.02.2008 / 18:21 / perşembe / ev / bilgisayar
/ tori amos – way down
/ kupada su, bol bol su…

resim: fab

5 comments:

Anonymous said...

parçalanmak birilerini mutlu etmek için parçalanmak onu için yaşamak ve yaşadığının her cm özlemek var oluş nedenimiz olasa gerek istanbulu çok özle olur mu sevgili arkadaşım

mıstaçoğlu uğur said...

Bu yazıya yorum yapmak ve yaptığın yorumu buraya yazmak benim haddim olmadığı gibi senin yakın çevrende benim tanıdığım hiç kimsenin haddi olmasa gerek. Yani ortak tanıdıklarımız içinde böyle biri olmadığına göre bu yazının -işi yazı yazmak olan- başka biri -bi editör gibi- tarafından okunup yorumlanmasında senin geldiğin boyutu hep birlikte anlamak adına
gerekli olduğunu fakat o editörün bu sayfaya gelmesini beklemek yerine bu yazıyı o editöre götürmenin daha doğru olacağı inancını taşırken seni tebrik ve taktir ediyorum.

Uğur MISTAÇOĞLU

fab said...

ehuhehe. teşekkür ederim sayın mıstaçoğlu... =)

çok güzel şeyler söylüyorsunuz. az kaldı, ha şımardım, ha şımarıcam! =P

bu arada yukarıda bana iyi dileklerde bulunan isimsiz kimdir?..

Mert Özvatan said...

Harika bi yazı olmuş Fatihcim senin ağaç meyva vermeye başladı galiba :D yoksa bu yazılar hayra alamet değil :P

fab said...

eyvallah kardeşim! =) ağaç meyve veriyo demek... güzelmişş! =P

Related Posts with Thumbnails